Demokratik Mücadelede Devrimci Tarz

Tüm devrimci, ilerici, demokrat, vatansever güçler, meydanları linççilere mi bırakacağız, yoksa o meydanlarda kendi mücadelemizi mi sürdüreceğiz?
Bakın Türkiye tablosuna. Bu tabloda "açılım"lar bir yama gibi gibi durmaktadır. Bu tablodaki "demokratikleşme" yasaları ve paketlerinin, F Tipi hapishanelerin hücrelerine konulan naylon çiçeklerden bir farkı yoktur. Bu tabloda, barışa, diyaloga yer yoktur. Bu tabloda çelişkiler ve çatışmalar var. Keskinleşmiş ve her an keskinleşmeye hazır çelişkiler, hemen tüm sınıf ve katmanlar arasında sürekli bir mücadele vardır.
Türkiye, adeta kaynayan bir ülke durumundadır. Tekel işçileri Ankara'da, itfaiyeciler İstanbul'da direnişte, eczacılar, emekliler iktidarda çatışma halinde. Oligarşinin kendi iç çatışması Seferberlik Tetkik Kurulu'ndaki aramayla sürüyor. Edirne'de, Erzincan'da doğrudan polisin planlayıp kışkırttığı linç saldırıları, Selendi'de, Kazanlı'da belli şovenist kışkırtma ve birikimlerin üzerinde geliştirilen şovenist saldırılar yaşanıyor. Bir şehrin girişinde, devrimciler, yine ilk olacak bir direniş gerçekleştiriyorlar. Kürt halkının ulusal mücadelesi her şeye rağmen sürüyor ve oligarşi Kürt halk güçlerine karşı tutuklama terörünü sürdürüyor. Egemen sınıfların tüm halkın dikkatlerini düzen içi siyasete çekmeye çalışmasına karşın, Halk Cephesi anti-emperyalist kampanyasıyla halkın gündemine başka bir gerçeği taşıyor...
Bugün varolan mücadeleler, çelişkiler, elbette sınıflar savaşının çok ileri aşamalarına tekabül eden çelişki ve çatışmalar değildir. Fakat ülkemiz açısından daha önemli ve karakteristik olan, birincisi; bu çelişki ve çatışma halinin sürekliliğidir. İkincisi; bu durumun 12 Eylüller'e, 1990'ların infazlarına, kaybetmelerine, 2000'lerin 19 Aralıklarına, F Tiplerine rağmen olmasıdır.
Bir: Oligarşi, bugüne kadar başvurduğu sayısız yönteme ve politikaya karşın devrimcileri bastırmayı ve sindirmeyi başaramamıştır; oligarşiyle halkın öncüleri arasındaki saldırı, kuşatma, direniş, sürmektedir. İki: Oligarşi, örgütsüzleştirme ve sendikaları, diğer kitle örgütlerini düzene yedekleme konusunda önemli mesafeler katetmiş olmasına karşın, onları mutlak anlamda iktidara tabi kılamamakta, politikalarına, Türk-İş gibi gerici bir sendika, kâh 1 Mayıslar'ın, kâh Tekel işçileri direnişi gibi bir direnişin içinde olabilmekte, Kamu-Sen gibi devletçi bir sendikacılık, hak alma mücadelesine girmek zorunda kalmaktadır. Çünkü, düzenin tüm sübaplarına rağmen oligarşiyle geniş halk kitlelerinin çelişkileri şiddetlenerek sürmektedir. Üç: Oligarşi içi çelişkiler, sürmektedir.
Çelişkilerin böyle yoğun ve çatışmanın sürekli olduğu bir ülkede, hiçbir hedefe kolay ulaşılamaz. "Abartılmış beklentiler ve hayal kırıklıkları" kısır döngüsünün temel nedenlerinden biri bu ülke gerçeğinin görülmeyişidir. Ülkemizde, 12 Eylül 1980'den bu yana hemen tüm haklar, dişe diş mücadelelerle kazanıldı, bedeller ödendi. Memur sendikalarının kurulmasından devrimci yayınların çıkarılabilmesine, mahallelerde dernetler, kültür merkezleri kurabilmekten, gösteri yapma hakkına kadar, her biri için büyük mücadeleler verildi. Bugün reformizm başta olmak üzere, bir çok kesim bunları unutmuştur adeta, sanki bunlar, her zaman vardı ve her zaman da mutlaka olacakmış gibi düşünmektedirler. Öyle değildir. Karşısında bir direniş bulmadığında, en temel, en sıradan basın açıklaması hakkını bile bu düzen rafa kaldırmaktan çekinmeyecektir. Ülkemiz gerçeğinin herkese söylediği gerçek şudur ki, eğer bugün ülkemizde demokratik haklar kullanılabiliyorsa, bunu en fazla, bu alanda bedeller ödeyen devrimcilerin direnişlerine borçluyuz.
Edirne'ye sokulmayan Halk Cepheliler, demokratik mücadelenin nasıl yürütülmesi gerektiğine dair yeni bir örnek sundular halka ve devrimcilere.
Linç saldırılarında ve linçlere paralel olarak polis dayatmalarında, devrimcilerin demokratik mücadelesini tamamen yok etmeye yönelik bir oyun söz konusudur. Linç oluyor, polis linççileri uzaklaştırmak yerine devrimcileri araçlara bindirip oradan "bir daha dönmemek üzere" uzaklaştırıyor. Oraya tekrar dönüp dönmemek, işte o noktada devrimci demokratik mücadelenin geleceğini belirleyen bir tavırdır. Biz her seferinde linç saldırılarına maruz kaldığımız yere döndük. Bu bir meydansa da, bir mahkeme önüyse de, orada, meşru hakkımızı kullanmakta ısrarlı olduk. Trabzon'da böyle oldu, Sakarya'da böyle oldu, Erzurum'da böyle oldu, Edirne'de böyle oldu...
Türkiye solu ise ne yazık ki, bu konuda olumsuz bir pratik sergilemeye devam ediyor. Trabzon hatırlanacaktır; hiçbir siyasi hareket, TAYAD'lılarla orada tekrar meydana çıkma tavrını göstermedi, binalarını kapattılar. Trabzon'daki varolan güçlerinin bu tavrının yanısıra, tüm sola, demokratik kitle örgütlerine yaptığımız çağrılar da karşılık bulmadı. Kimileri, Trabzon'a sadece "kendilerinin bu olaylarla ilgilerinin olmadığını" anlatmak için geldiler. Tek başımıza da kalsak, linç edilmek istendiğimiz yerde yine söyleyeceğimizi söyledik.
Edirne'de 35 demokratik kitle örgütü bir araya gelip bizim karşımıza çıkıyor ve "gelmeyin, hakkınızı kullanmayın" diyor; oysa, "gelin, hep birlikte bu hakkı kullanalım" demeleri gerekiyor. Demokratik mücadele öyle olamaz. Demokratik mücadele, Edirne'yi linçlere rağmen terketmeyen pratiktir. Edirne girişinde polis terörüne rağmen, polis barikatının karşısına kendi barikatını kuran pratiktir. Linçlere teslim olmak, demokratik mücadeleden, demokratik kitle örgütü olmaktan vazgeçmektir.
Solun Trabzon'daki, Edirne'deki tavrının, herkes tarafından tekrarlandığını düşünün; sonuç, solun İstanbul, Ankara, İzmir gibi bir kaç şehire ve o birkaç şehirde de kendi parti, dernek binalarına hapsolması olurdu. Halk Cephesi'nin linçler karşısındaki geri adım atmayan, militan tavrı, işte bunun önündeki engel olmuştur bugüne kadar.
Demokratik mücadele, solun belli bir kesiminin anladığı gibi, uzlaşmalar, diyaloglar temelinde gelişen bir mücadele değil, tam tersine uzlaşmazlıkla, çatışmayla, militanlıkla şekillenen bir mücadeledir. Polis, bu alanı sürekli en dar sınırlara hapsetmeye çalışır. Bu noktadaki politikaları her zaman çok nettir. Her fırsatı, karşısındaki güçlerin her zayıflığını değerlendirir bu noktada. Sadece yürüyüş hakkı açısından bakın, kaldırımdan yürümeyi dayatır, slogansız yürümeyi dayatır, geniş kortej oluşturmamayı dayatır, pankartları açmamayı dayatır, belli güzergahlara çıkmamayı dayatır... Eğer bugün işçiler, memurlar, gecekondulular bu dayatmaları aşıp yürüyorsa, bu, haklılık ve meşruluk temelinde bu hak kazanıldığı içindir. Kazanmış olmak da yetmez, polis her an o dayatmaları yeniden önümüze çıkarmaya hazırdır, kazanılmış hakkı korumak da militanca davranmakla mümkündür.
Bu bir yürüyüş olur, bir dergi satışı olur, bir imza kampanyası olur, bir grev çadırı açmak olur, sendikal örgütlenme yapmak olur. Hepsinde sorunun özü aynıdır.
Edirne'de yaşananların özeti, bu anlamda demokratik mücadele açısından bir belge niteliğindedir. "ABD Defol" kampanyası yürüten üç öğrenci tutuklanıyor. Birinci adım; yürütülen kampanyanın meşruluğu temelinde tutuklamalara itirazdır. Bu yapılıyor. Tutuklamaları protesto için Edirne'de bir açıklama yapılıyor ve tutuklananların bıraktığı yerden imza kampanyası sürdürülüyor. Polisin planlamasıyla, bu sahiplenmeye karşı bir linç saldırısı gerçekleştiriliyor. Halk Cepheliler, kendilerine göre sayıca kalabalık olan linç güruhu karşısında da dağılmıyor, sloganlarını ve meşruluklarını haykırmaya devam ediyorlar.
Şimdi tutuklamaları protestonun yanına linç terörünü püskürtmek de eklenmiştir. Bir hafta sonra, bunlar için Edirne'de bir açıklama yapmaya gidiliyor. Bu kez, daha şehre sokulmadan polis saldırısına ve faşistlerin linç girişimine maruz kalıyorlar. Şimdi, tutuklamaları protesto etmenin, linç terörünü püskürtmenin yanına, demokratik hakkını kullanmak için sivil faşistlere ve polis barikatlarına karşı direnme görevi eklenmiştir. Edirne'ye giden otoyollarda kurulan barikatlar, orada günlere yayılan oturma eylemi, işte bunun sonucudur. Yüzlerce insan, bir şehrin girişinde, polis coplarına, linç güruhunun tehditlerine, soğuğa, hatta barınacak bir yer olmamasına rağmen, günler süren bir direniş başlatıyorlar.
Burada görülmesi gereken bir başka yan şudur ki; bütün bu eylem ve direniş biçimleri, "kararlarla" olmuyor. Tıpkı Abdi İpekçi direnişinin işin başında "biz burada üç yıl oturacağız" diye bir karar sonucu yaratılmadığı gibi... Bu direnişleri doğuran, devrimci hareketin onyıllardan bu yana kökleşen direniş geleneğidir. Çok basit, çok sadedir; baskı varsa, direniş de olacaktır. Şekli, süresi, koşullara göre değişik, ama aslolan direnmektir. Halk Cephelilerin oligarşinin baskısı, terörü, yasakları karşısında haklılık ve meşruluklarını savunmaktaki tereddütsüzlüğüdür. Böyle olmak zorundayız. Aksi, demokratik mevzilerden sökülüp atılmaktır.
Bu tablo ülkemizdeki çelişkilerin ne kadar keskin olduğunun, ekonomik demokratik mücadelenin bile neden bu kadar sert geçtiğini de izah ediyor.
Edirne'de basın toplantısı yapma ve imza toplama hakkını kullanmak isteyen devrimcilere bir saldırı oluyor. Selendi'de Çingenelere bir saldırı oluyor. Devletin Edirne'de yapması gereken basın toplantısı ve imza toplamanın güvenliğini almaktır. Selendi'de yapması gereken, saldırganları durdurup Çingene halkımızın güvenliğini almaktır. Ama oligarşik devlet ne yapıyor? Tersine bir "çözüm!" üretip, devrimcilere şehre sokmuyor, Çingeneleri de şehirden – bir daha dönmemek üzere– sürgün ediyor.
Bu dayatmaya boyun eğmenin tek bir anlamı vardır. Polis terörüne boyun eğmek ve meydanları linççilere terketmek. Bu oyunu bozmalı, bu politikayı püskürtmeliyiz. Tüm devrimci, ilerici, demokrat, vatansever güçler, meydanları linççilere mi bırakacağız, yoksa o meydanlarda kendi mücadelemizi mi sürdüreceğiz? Meydanlara şovenizmin ulumaları mı hakim olacak, halka gerçekleri söyleyen bizim sesimiz mi? Linç karşısındaki tavrıyla herkes kendi cephesinden bu soruya cevap vermiş olacaktır.
***
Demokratik mücadele, solun belli bir kesiminin anladığı gibi, uzlaşmalar, diyaloglar temelinde gelişen bir mücadele değil, tam tersine uzlaşmazlıkla, çatışmayla, militanlıkla şekillenen bir mücadeledir.
Tüm devrimci, ilerici, demokrat, vatansever güçler, meydanları linççilere mi bırakacağız, yoksa o meydanlarda kendi mücadelemizi mi sürdüreceğiz? Meydanlara şovenizmin ulumaları mı hakim olacak, halka gerçekleri söyleyen bizim sesimiz mi? Linç karşısındaki tavrıyla herkes kendi cephesinden bu soruya cevap vermiş olacaktır.
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]