Devrim İçin DEVRİMCİ OKUL
Kitleleri kazanmak,
beyinlerde sürdürülen
sürekli bir ideolojik savaştır
Devrimci Okul'un öğrencileri, hepinize merhaba. Bu haftaki dersimiz, herkesi kazanmak!
Devrim kitlelerin eseriyse, bu demektir ki, devrimci faaliyetin ana konusu kitleleri kazanmak olacaktır. Peki hangi kitleleri? Bu soruya şu cevabı veriyoruz: Bir avuç sömürücü, bir avuç hain dışında tüm halkı kazanabiliriz. Bağımsız Türkiye Konseri, 1 Mayıs 2011, devrimcilere bunu bir kez daha göstermiş, bu konuda devrimcilerin kendine güvenini büyütmüştür. Bu güvenin altını doldurduğumuz ölçüde, daha büyük iddialarda bulunabilir ve onları gerçekleştirebiliriz.
Sınıflar savaşı, sadece silahların konuştuğu bir savaş biçiminde sürmüyor. Sınıf savaşları, iki uzlaşmaz sınıf arasında sürekli ve her alanda, biri teslim oluncaya ve hatta yok oluncaya kadar sürer. Ülkemizde de oligarşi ile halk arasındaki savaşın belirleyici özelliği de budur.
Düzen bir yandan baskı altında tuttuğu kitleleri, diğer yandan çok çeşitli yöntemlerle çürütmeye, yozlaştırmaya, edilgenleştirmeye, pasifleştirmeye çalışıyor.
Biz, halka dayatılan bu zayıflıkları, çarpıklıkları, devrimin gücüne dönüştürebiliriz. Çünkü, düzenin kitleleri devrimden koparmak için başvurduğu her yöntem, aynı zamanda kitlelerin devrimci olma nedenidir.
Kitleleri devrimden uzak tutmak için faşist teröre başvurur düzen; fakat bu faşist terör aynı zamanda devrimden yana saf tutma nedenidir. Düzen, kitleleri devrimcileştirmemek için yozlaşmayı yayar; oysa yozlaşma kitlelerin devrimci olması için bir başka nedendir. Düzen kitleleri güçsüzleştirmek için örgütsüzlüğü dayatır; örgütlenme hakkının, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü hakkının yok edilmesi de bir başka devrimci olma nedenidir.
Devrimci kitle çalışması da bu anlamıyla, oligarşinin kitleleri devrimden ve devrimcilerden uzak tutmak için başvurduğu yöntemleri tersine çevirme mücadelesidir.
–Yozlaştırmak, kitleleri devrimden koparmaktır
Oligarşinin "ömrünü" uzatmak için faşist terörün yanısıra başvurduğu yöntemlerden biri, çürütme, yozlaştırmadır. Yozlaştırmada amaç, halkın devrimci mücadelesinin önüne geçmek, halkı umutsuzlaştırmak, geleceksizleştirmektir.
Klasik benzetmeyle söylersek, balık için su ne ise, devrimciler için de halk odur. Gerillanın suda balık olması esprisi buradan gelir. Suyu kurutmak yani halkı yok etmek ise, hiçbir faşist iktidar için mümkün değildir. Bu nedenle özellikle 12 Eylül 1980 faşist cuntasından itibaren sistemli bir biçimde, "suyu kirletme" politikası sürdürüldü. 30 yıldır gelip geçen bütün iktidarlar bu politikayı değişik boyut ve biçimlerde ama kesintisiz bir şekilde uyguladılar.
Yozlaştırma saldırısının bir yanı, uyuşturucuyu, fuhuşu, kumarı, çeteciliği yaygınlaştırmak iken, diğer yanı, halkın devrimle bütünleşebilecek geleneklerini, değerlerini tahrip etme saldırısıdır. AKP iktidarı da bu saldırıyı sürdürmektedir. Ancak geleneklere, değerlere saygılı görünümü nedeniyle, yozlaştırmadaki rolünü gizleyebilmektedir.
Oligarşi, halkın dayanışmacı, komşuluk, akrabalık ilişkileri içinde sürdürdüğü paylaşımcı imece kültürü yerine, bencil, bireyci, yoz, emperyalist kültürü geçirmek istiyor. Bananeci kültürü yaydığı ölçüde toplumdaki onur, namus kavramı zayıflatılır, onursuzlaşan insanlar, adaletsizlikler karşısında da hareketsizleşir, duyarsızlaşırlar. Vatan, vatanın emperyalistlere peşkeş çekilmesi hiçbir şey onları ilgilendirmez olur...
Halkların değerlerine, geleneklerine yönelik saldırının bir diğer yanı, halkın düşünce tarzını değiştirmektir. Mesela, "Avrupalılaşmalıyız" diyerek, "AB üyeliği refahtır, özgürlüktür!" diyerek, halk, kendisini sömüren emperyalistleri ister hale getirilir. Mesela, halkların bir arada, kardeşçe yaşayacağı bir sistem mümkün değilmiş gibi düşündürtülür. "Türk'ün Türk'ten başka dostu yok" türü çarpıklıklar beyinlere yerleştirilir... Bu yönlendirmeler, şartlandırmalar, çarpıtmalar kitleleri devrimcilikten uzaklaştırır.
–İdeolojik saldırıların amacı da aynıdır
Oligarşinin ideolojik saldırıları, istisnai, zaman zaman görülen bir olgu değildir. Kapsamlı, ayrıntılı, kesintisizdir. İdeolojik saldırıların bir parçası olarak yine kesintisiz bir psikolojik savaş sürdürülmektedir. Amaç nasıl ve ne araçla olursa olsun halkın devrime katılmasını önlemektir.
Mesela, demokratik talepli, meşru bir öğrenci eyleminin ardından burjuva basın tarafından söz birliği etmişçesine bu "öğrencileri hareket ettiren odaklar"dan, "kışkırtıcılar"dan bahsedilmektedir. Ya da bir dergi bürosuna yönelik baskını meşrulaştırmak için dergi bürosu "hücre evi" olarak ilan edilmektedir. Bunu da yine, devrimcilerin lüks evlerde yaşadıkları, yurtdışından beslendikleri, kanlı eylemlere hazırlandıkları gibi klasik psikolojik savaş yöntemleri tamamlamaktadır.
Psikolojik ve ideolojik savaşla; halkın ve önderlerinin moralini bozmak, halkın devrimcilere güvenini sarsmak, direnme dinamiklerini zayıflatmak amaçlanır. İdeolojik mücadelede asıl amaç, düzenin kendi doğrularını kitlelere kabul ettirmektir.
Devrimcilere güvenleri sarsılan kitleler de, düzenin doğrularını benimseyen kitleler de devrimden uzaklaşırlar. O halde biz onları yeniden ve tekrar nasıl devrime kazanacağız?
Oligarşinin ideolojik mücadelesi, temelde yalana ve büyük çarpıtmalara dayanır. Örneğin "herkes çalışarak ve fırsatları değerlendirerek ekonomik ve sosyal kurtuluşunu sağlayabilir." der burjuvazi. Gerçek tersidir. 200 yıldan fazladır dünyaya egemen olan, burjuvazinin sistemiydi. Geçen 200 yıl içinde halklara yaşattıkları savaşlar, acılar bir yana bırakılsa bile bugün, dünyada küçük bir azınlık hariç, milyonlarca insanın yaşadığı sefalet ortadadır. Ancak yine de oligarşi kendi düzeniyle ilgili "herkes çalışıp refaha erişebilir" yalanını pervasızca sürdürebiliyor.
Oligarşi kitleleri kendi yalanlarına inandırmak istiyor. Sosyal refah, adalet, eşitlik, özgürlük açısından halka verebileceği hiçbir şey yokken, kitlelerde düzenden beklentileri diri tutmak istiyor. Çünkü biliyor ki, ancak bu beklentileri canlı tutabildiği ölçüde kitleleri devrimden uzak tutabilecektir.
–Halkı, halk olmaktan çıkarmanın yöntemleri
Yoksulluk ve adaletsizlik isyan doğurmazsa, halkı yozlaştırır. Egemenler, yozlaşmayı planlayarak adım adım bu boyutlara getirdiler. Yozlaşmanın bir yanı baskılardır. Sınırsız terördür. Halkı sindirmedir. Halkın adaletsizlik ve sömürüye karşı sustuğu her gün, devrimin büyümediği her gün yozlaşma büyüyor demektir.
Yozlaşmanın daha yaygın ve daha gözle görüneni, halk saflarında uyuşturucu ve alkol kullanımını, fuhuşu, hırsızlığı, fırsatçılığı, resmi ve gayri resmi kumarı yaygınlaştırmaktır.
Örneğin, 18. yüzyılda Büyük Britanya İmparatorluğu, Çin'i sömürgeleştirmenin yollarını arar. Çin'in bazı bölgeleri işgal edilmiş, devlet işbirlikçileştirilmiştir. Yalnız, binlerce kilometre ötedeki bir ülke... Nüfusu yüz milyonlar olan bir ülkeyi işgal etmek ve sömürüyü süreklileştirmek devasa bir ordu ve hatta ordular gerektirir. Çözüm, halkın uyuşturucuya alıştırılmasıyla bulunur. Kısa süre içinde Çin nüfusunun dörtte biri uyuşturucu kullanıcısı yapılır.
Emperyalistlerin gittikleri her yere götürdükleri şey yozlaştırmadır. Uyuşturucu, fuhuş ve hırsızlık son tahlilde bir halkı halk olmaktan çıkarır. Onursuzlaştırır. Böyle bir yığını sömürmek, yönetmek oligarşi açısından son derece kolaydır. Ve tersinden olarak böyle bir yığını devrimcileştirmek, devrime kazanmak da bir o kadar zordur.
Okulda, sokakta, televizyonda, gazetede, internet sitelerinde, her türlü basın yayın aracıyla, sömürücü egemen sınıflar, bu araçlarla halkı istedikleri gibi şekillendirmek isterler. Bu ideolojik şekillendirmenin 90'lardan sonraki belirleyici niteliği kozmopolitizmdir, karışık, kendine yabancı bir kültürdür.
–Terör demagojisi kitleleri devrimden koparmak içindir
Terör ve terörizm demagojisi de bu kültürün önemli bir parçasıdır. Sistem kendi meşruluğunu orada bulmakta ve devrimcilere karşı saldırılar da, yine aynı kavramlarla meşrulaştırılmaktadır. Bu iki kavram, kitlelerin devrimden ve devrimcilerden uzak tutulmasının en önemli araçlarından biri haline gelmiştir.
Düzen güçlerinden birine polisin veya mahkemelerin hukuk dışı bir saldırısına karşı, düzen güçleri, hep bir ağızdan "onlar terörist mi?" diye bağırmaktadırlar.
Dolayısıyla bu itirazda, demokratik bir yanın dışında, devrimcilere karşı her türlü saldırıyı meşrulaştırma vardır. Onlara her şey yapılabilir demektir. Burjuva akıl hocaları, bu düşünüş biçimini, on yıllardır kitlelere yaymaktadırlar. Kuşkusuz belli sonuçlar da almışlardır. Bir işçinin, köylünün, işsizin kendisine saldırıldığında "biz terörist miyiz?" diye tepki göstermesi, bu demagojinin ne kadar yayıldığının ve kitlelere benimsetildiğinin çıplak örneğidir.
"Biz terörist miyiz?" Bu soruyu soran, böyle düşünmesi sağlanan kitleler de doğal olarak devrimci olmayı, hiç düşünmeyeceklerdir.
Sosyalizm, vatanseverlik her gün, saldırı altındadır. Halkın tüm değerleri; birlik, dayanışma duyguları, sevgi, bağlılık, vefa duyguları... saldırı altındadır.
Bu saldırı sonuca ulaşırsa, kitlelerin olumlu değerleri yok edilir, yerine çarpık çurpuk bireyci düşünceler doldurulur. Duygular ve düşünceler kapitalizmin bataklığı haline getirilir. Bu noktaya getirilmiş insanın hayata, geleceğe, kendine, halkına inancı kalmaz. Özlemleri, kişiliği, beyni kirletilmiştir.
Umut, aklının ucundan geçmez artık. Herkese ve her şeye karşı güvensizleşmiştir. Düzenin çarpıklıkları kişiliğini kaza yapan bir araca çevirmiştir. Her yanı yamuk yumuk, delik deşiktir. Kişiliği bunalımlarla şekillenir.
Bu hale getirilmiş kitleleri, halk kesimlerini devrime kazanmak gerçekten zordur. Büyük bir emek ve irade gerektirir.
Ama başta da belirttiğimiz gibi, tam da burada sayılan nedenler (fuhuş, uyuşturucu,
vb.) halkın devrimcileşmesi için de en önemli nedenlerdir. Sömürücü egemenlerin onlarca yıldır sürdürdükleri bu muhtevadaki saldırılarına rağmen devrim ve devrimciler bitmemektedir. Yok olmamaktadır. Tersine neredeyse sürekli büyümektedir. Neden?
Çünkü savaşta belirleyici olan haklılıktır. Oligarşi haksız bir savaş vermektedir.
Egemenlerin zulmü, başarısı, uyuşturan, sindiren tüm yöntemleri, halkların özlemlerinin gerçekleşmesini ancak geciktirebilir. Hiçbir zaman durduramaz. Çünkü halkların adalet, özgürlük ve ekmek talepleri haklıdır.
–Kitleleri devrime kazanmak, mevzi mevzi kazanılabilecek bir savaştır
Peki, bir savaşın kazanılması için haklılık yeterli midir? Haklılık, en büyük güçtür ama yetmez. Kendiliğinden gelişen ve doğru önderliği olmayan halk isyanları er ya da geç yollarından saptırılır.
Devrimcinin görevi, haklılığı güce dönüştürüp, düşmanı yenmektir. Yenilmez güç, haklılığına inanan örgütlü halktır. Temel olarak, bir avuç işbirlikçi, katil, işkenceci dışında herkes örgütlenebilir.
Her insan, bir anlamda bir savaş alanıdır. İdeolojik mücadele alanıdır. Yukarıda özetlediğimiz baskılar ve saldırıların yaşandığı bir ortamdan geliyor insanlarımız. Onlarca çeşit çarpıklıkla birlikte yaşıyorlar. İlgileri, özlemleri, korkuları, umutları kendi gerçeklerine, halkımıza yabancı...
İdeolojik çarpıklıklardan kurtulmak kolay değildir. Sürekli bir savaş gerektirir. En şiddetli ve kanlı savaşlar iç savaşlardır denir. Bunu ideolojik mücadeleye de uyarlayabiliriz. İnsanın kendi içinde yaşadığı savaş, en şiddetli savaştır. Böyle bir "iç savaş" yaşamadan düzenin etkisinden kurtulmak mümkün değildir. Bu savaş kaçınılmazdır, süreklidir, yenileştiricidir, devrimcileştiricidir.
İnsanların doğruyu görmesi, birçok sebepten dolayı zordur. Cesareti yoktur bazen, bazen yöntem bilmez, bazen ne istediğini bilmez.. Bir insanın kendi içinde yaşadığı "iç savaş" da haklıyla haksızın, mazlumla zalimin savaşıdır. O insanın içinde süren savaş, devasa sınıflar savaşının bir devamından başka bir şey değildir. Bir yerde mevzi savaşıdır bu.
Küçük gibi görünen bu mevzi savaşı, sınıf savaşının kaderini belirleyecek savaştır. Hasan Sabbah diyor ki, "Her insanı, ikna etmek için çaba gösteriniz. Hiçbir insandan vazgeçmeyiniz. Unutmayın, belki de terazinin lehimize ağır basmasını sağlayacak kişi odur."
Evet, her insanımıza savaşın gidişini lehimize çevirecek kişi gözüyle bakmalıyız. Böyle bakmazsak haklılığımızı güce dönüştüremeyiz.
Hiçbir insanımızı düşmana teslim etmeyeceğiz. Cesaretsizse cesaret vermek bizim görevimiz. Morali bozulmuşsa, inançsızlaşmaya başlamışsa inancını tazelemek, moral vermek, yeniden eğitmek bizim görevimizdir.
–Haklılığımıza inanıyorsak, düzenden çekemeyeceğimiz insan yoktur
İnsanlara yaklaşımda on yıllara uzanan birikime sahibiz. Birikim sonucunda şekillenen ilkelerimiz var. Diğer yandan ilkeli olmak mekanik olmak anlamına gelmez. Düşünmeden, şabloncu yaklaşmak anlamına gelmez. Hatta ilkeli olmak ile mekaniklik ve şablonculuk birbirini reddeder.
Bir savaşçı savaşacağı alanı ne kadar iyi tanırsa zafer kazanma şansı o kadar fazladır. O halde kazanmak istediğimiz insanımızı iyi tanıyacağız. Onun yaşantısına girecek, zayıf ve güçlü yanlarını tanıyıp "iç savaş"ında buna göre yol göstereceğiz. Savaş ezberlerle kazanılamaz. İnsanımızı tanımalıyız.
Düzen öyle çarpık bilinçler yaratıyor ki, insanların özlemlerini yok ediyor. Özlemeyi, hedef koymayı ve bunlar için mücadeleyi öğreteceğiz. Değersizlik hayatın her alanında yaygın... Emek vermeyi, emek verdiği şeye değer vermeği öğreteceğiz. Umut etmeyi öğreteceğiz.
Bir insan hakkında önyargılı olma hakkımız yoktur. Önyargı, "iç savaş"ta teslimiyettir.
Kimi zaman "bundan adam olmaz" denir. Bu düşünce kimi zaman daha dolaylıdır, çünkü önyargının teslimiyet olduğu bilinir. "Çok uğraştık olmadı" denilip işin içinden çıkılır.
Önyargı kendini beğenmektir, popülizmdir. Biz "adam olduysak" herkes "adam olabilir" diye düşünmeliyiz. Ustalarımızın, şehitlerimizin bize harcadıkları emeğin hakkını vermektir insan dönüştürmek. Bize ne emekler harcandı, ne hatalar yaptık, nasıl sabırlı ve yol açıcı yaklaşıldı. Bu emektir. Bu emeğe borcumuzu biz de emek harcayarak, sonuç alarak ödemeliyiz.
–Kazanacağımızı bilmek kadar, kitleleri de buna inandırmak önemlidir
Devrimciler açısından ideolojik mücadele, yanlışların yerine doğruları koymaktır. Çarpıklıkların yerine bilimselliği koymaktır. Umutsuzluğu umuda çevirmek, güçsüzlüğü güç yapmaktır. İdeolojik mücadele düzen insanından yeni insanı yaratmaktır.
Burjuvazi, ideolojik saldırılarını nasıl her alanda, kesintisiz ve sürekli yapıyorsa devrimciler de bu saldırılara sürekli cevap vermek, saldırmak, mevziler kazanmak zorundadırlar. Hayat nasıl boşluk tanımıyorsa, ideolojik mücadele de boşluk tanımaz.
Denilebilir ki, proleterya ideolojisine dayanmayan ve sürekli ideolojik mücadele vermeyen bir siyasi örgütün zafer şansı yoktur.
Her türden oportünizm, reformizm ve revizyonizm ideolojik mücadeleyi bir yük olarak görür. İdeolojik mücadelenin gerekliliği üzerine tonlarca söz eder ama bu mücadeleyi gerektiği gibi vermez. Dolayısıyla burjuvazinin ideolojisinden sürekli etkilenir. Hep yeni keşiflerde bulunur. Dünyanın değiştiğinden, değişmek gerektiğinden, şablonlarla bakmamak gerektiğinden bahseder. Bunlardan bahsettiler mi, bilinmeli ki burjuvazinin bir özelliğini devrime yamamak istiyorlar.
Oportünizm ve reformizm oligarşiye karşı net bir siyasi tavır almayarak ideolojik alanda da kendini zayıf düşürür. Gittikçe halka, devrimci ideolojiye yabancılaşır. Oligarşinin ideolojik saldırıları karşısında güçsüzleşir. Sahip olduğu çarpıklıklar burjuva ideolojisine kapıları açar.
İdeolojik mücadele, yalın kılıç savaşılan kanlı çatışmalar aralarında kılıcı bileylemek gibidir. İdeolojik bakış açısı, sürekli yenilenmeme köreltir. Kılıçlar bileylenmeden savaşın hakkını vermek de zordur.
Görülüyor ki, mücadelenin genel düzeyi ne olursa olsun, ideolojik savaş şiddetinden bir şey kaybetmiyor. Tam tersine, mücadelenin nisbeten gerilediği koşullarda, ideolojik mücadele daha büyük bir önem kazanıyor.
Zafer önce beyinde kazanılır. Geleceği, kurtuluşu neredeyse elle tutulur gibi kafamızda somutlamalıyız. Aynı somutluk ve netliği, kitlelere de yansıtmalıyız. Halkımızın kafasında gelecek ne kadar somutlanırsa onları örgütleyip devrime kazandırmak da o kadar mümkün hale gelir.
Kimseye "öbür dünyada cennet" vaat etmiyoruz. Birlik olursak, emek, sabır ve mücadeleyle "bu dünyada bir cennet" kurabiliriz diyoruz. İşte bunu kendimizin ve halkımızın düşüncelerinde somutladıkça, yanlışların yerine doğruyu koydukça yenilmez bir güç olur; iktidarı alabilecek bir güç olma noktasına ulaşırız.
Sevgili arkadaşlar, burada dersimizi noktalıyoruz. Haftaya görüşmek üzere hoşçakalın.
*
Düzenin kitleleri devrimden koparmak için başvurduğu her yöntem, aynı zamanda kitlelerin devrimci olma nedenidir.
Devrimci kitle çalışması, oligarşinin kitleleri devrimden ve devrimcilerden uzak tutmak için başvurduğu yöntemleri tersine çevirme mücadelesidir.
*
Zafer önce beyinde kazanılır. Geleceği, kurtuluşu neredeyse elle tutulur gibi kafamızda somutlamalıyız. Aynı somutluk ve netliği, kitlelere de yansıtmalıyız. Halkımızın kafasında gelecek ne kadar somutlanırsa onları örgütleyip devrime kazandırmak da o kadar mümkün hale gelir.
Kendini Geliştirmeyen Düzeni Geliştirir
Cepheli şikayet etmez, düzeltir
Mahir'in dediği gibi, bu yol, engebeli, dolambaçlı ve sarp... Her adımda yürüyüşümüzün önü kesilmek istenir. Karşımıza ölümler, işkenceler, tutsaklıklar çıkarılır. Karşımıza yasaklar, statükolar, imkansızlıklar çıkar.
Doğrudur; çoğu kez yapacağımız işler için yeterince insan olmaz... Doğrudur; çoğu kez yeterince maddi imkan yoktur elimizdeki işi yapabilmek için... Doğrudur; yapacağımız eyleme katılımda sınırlılıklar vardır... Doğrudur; insanlarımızın bir kısmı işlerini yaparken, üstün körü yapabilir, sızlanabilir, olmazlanabilir, geçiştirebilir... Sorumsuz davrananlar çıkar.
Evet, hep söylendiği gibi, kavganın içinde, yangınlar ortasında sınanır devrimciliğimiz. Karşı karşıya olduğumuz yokluklar, sorunlar da bizim için birer sınavdır.
Bu sınavdan geçmenin ilk ve olmazsa olmaz koşulu, tüm bu zorluklar, sorunlar, imkansızlıklar karşısında kesinlikle "şikayetçi" olmamaktır. Sızlanmamamaktır. Şikayet edip, sızlanıp "olmazcı"lığa savrulmamaktır.
Tüm sorunlar karşısında, birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için düşüncesiyle hareket etmek, şikayet etmek yerine çözmenin şartlarından biridir. Her Cepheli nasıl ki, bu "büyük aile"nin bir ferdi olmanın onuru ve gururunu yaşıyorsa, karşı karşıya kaldığı her soruna da benim sorunum, bizim büyük ailemizin sorunu diye bakacaktır. Sorun da çözüm de bizimdir.
Devrimci yaşamımızda hiçbir şey hiçbir zaman, dört dörtlük olmayacaktır. Koşullar hiçbir zaman "eksiksiz, mükemmel ve ideal" olmayacaktır. Hatalar, yanlışlar, eksikler, imkansızlıklar, yokluklar, ister istemez olacaktır. Ki, hata yapmayan devrimcilik yapmıyor demektir.
Mesele hatalar, yanlışlar, eksikler, imkansızlıklar, yokluklar karşısında ne yapacağız? Hiçbirinden şikayet etmeyeceğiz. Temel kural bu.
Cepheli, devrimci sorumlulukla ele alındığında çözülmeyecek sorun olmadığını bilir. Sorunlar, hatalar, yapılmayanlar karşısında şikayet eden değil, sorumluluk duyan ve çözüm üretendir.
Şikayet etmek, kendini dışında görmektir. Cepheli içindedir. Kendini hiçbir şeyin dışında göremez, kendini her türlü sorunun, eksikliğin merkezine koyarak düşünmek zorundadır.
Olumlulukları kendine biçip, olumsuzlukların sorumluluğunu üstlenmemek Cepheli'nin tarzı olamaz. O, bu "büyük aile" adına ne varsa, güzellik de olsa hata da olsa, aynı sorumlulukla kendinin olarak görür. Her sorunda "bizim sorunumuz" der. Düzeltecek olan da "biz"dir. Cepheli şikayet etmez; gerektiğinde eleştirir. Ama eleştirmekle kalmaz. Cepheli, daha fazla emek ve daha fazla özveriyle düzelten, tamamlayandır...
Cepheli her koşulda "Biz" diyebilendir. "Biz" olanlar şikayet etmez, sorumluluk duyar, düzeltir...
kaynak: yürüyüş