| |
ATILIM / Başyazı
Küresel ve bölgesel düzeyde bir dizi gelişmenin yaşandığı ve üst üste bindiği bir dönemde, Başbakan Erdoğan ile Obama bir araya geldi. Türkiye, küresel ve bölgesel düzeyde yaşanan gelişmelerin merkezinde duruyor. Yapılan görüşme, Türk burjuva devleti ve AKP Hükümeti'nin taviz-çıkar denklemi üzerine kurduğu işbirlikçilik ilişkisinin verilerini içeriyor. Önce, bölgede son dönemde yaşanan gelişmeleri hatırlayalım.
Birincisi, ABD'yle varılan anlaşmayla füze kalkanı rampasının Kürecik'te kurulması anlaşması. İkincisi, halk isyanlarının rejim değişikliklerine neden olduğu Mısır ve Tunus'la birlikte, emperyalist müdahaleyle Kaddafi rejiminin yıkıldığı Libya'yı kapsayan Başbakan Erdoğan'ın bölge ziyareti. Bu başlık altında Suriye'de yaşanan siyasal gelişmelere müdahale arayışları da eklenmelidir. Üçüncüsü, İsrail'le yaşanan “özür ve tazminat krizi” restleşmesi ve Filistin yönetiminin devlet olarak tanınmak için BM'ye yaptığı başvuruyu AKP Hükümeti'nin desteklemesi...
Dördüncüsü, Kıbrıs Rum yönetiminin Akdeniz'de petrol ve doğalgaz aramalarına yeniden başlamasına Türkiye'nin verdiği tepkiyle Ada'da yaşanan çözümsüzlüğün Akdeniz'e yayılması... Ve beşincisi, AKP'nin Kürt sorununda çözümsüzlük dayatmasının yeniden sınırötesi saldırganlıkla birleştirilerek sürdürülmesi...
Burjuva basın, özellikle de AKP yanlısı basın bütün bu gelişmeler içerisinde Erdoğan'ın bölge ülkeleri ziyareti, İsrail'le restleşme ve Filistin yönetimine sunulan desteği ön plana çıkarak, Erdoğan'ın bir “bölge lideri” olarak, hatta kontrolü tümden yitirenleri “küresel aktör” olarak Obama'yla görüşme masasına oturduğunu propaganda ediyorlar. Fakat bu, gerçeğin yanından bile geçmiyor. Sözü edilen bütün gelişmelerin bir şekilde görüşmenin konusu olduğu muhakkaktır. Ancak, görüşmenin esasını her zaman olduğu gibi, merkezinde sınır ötesi saldırganlığı da içeren Kürt özgürlük mücadelesinin askeri ve siyasi tasfiyesi oluşturuyor. Başbakan Erdoğan da görüşme sonrası yaptığı açıklamada, yaklaşık 1,5 saat süren görüşmede “ağırlıklı olarak terör sorununun ele alındığını” belirtti.
Yukarıda sayılan gelişmelerin gölgesinde yapılan görüşmenin esasını PKK'ye karşı, dolayısıyla Kürt sorununda alınacak tedbirlerin oluşturması, klasik Türk burjuva işbirlikçiliğinin sefaletini ele veriyor. Ve tabi, bu işbirlikçiliğin yeni ve model aktörü olarak AKP işbirlikçiliğini. Erdoğan masaya bölge lideri, küresel aktör olarak değil, tipik bir işbirlikçi olarak oturmuştur. Gücünü ABD'nin ve emperyalist güçlerin küresel çıkarlarına tabiyet ve tavizden, bölgesel çıkarlarına rol modeli olmaktan almaktadır. Bir kez daha işbirlikçiliğin denklemi emperyalist çıkarlara taviz/uyum, bölgesel pay/çıkar denklemi üzerinden kurulmuştur. Bu denklem, emperyalist çıkarlara bağlılığın bir sonucu olan Füze kalkanı anlaşmasıyla İsrail'e kalkan olunurken; bölgesel çıkarları gereği İsrail'le restleşme pratiği kadar sarihtir.
Türkiye'yi yeniden cephe ülkesi haline getiren füze kalkanı anlaşması, işbirlikçiliğin ve emperyalist çıkarlara tabiliğin açık bir belgesi. Varılan anlaşmanın önemini bir Beyaz Saray yetkilisinin NewYork Times'e yaptığı, “Bu muhtemelen Türkiye ile ABD arasında son 15-20 yılda alınan en büyük stratejik karar.” değerlendirmesi yeterli açıklıkta ortaya koyuyor: ABD'li yetkili ayrıca, “Bu ABD'nin radarı” diyerek, bilgilerin İsrail'de de paylaşılacağını belirtti. Varılan anlaşma 1 Mart “tezkere krizi” ile kıyaslanarak, tezkerenin telafisi olarak değerlendirildi.
Erdoğan'ın Mısır, Tunus ve Libya ziyaretleri de “model ortaklık” bakımından Obama'nın takdirini aldı. Obama'nın, “demokrasiye olan taahhütleri nedeniyle de kendisine teşekkür etmek istediğini söylediği” belirtildi. Ayrıca Libya ve Afganistan'da Türkiye'nin askeri ve siyasi desteğinin öneminin altı çizildi.
AKP Hükümeti ve Erdoğan, füze kalkanı anlaşmasıyla ve bölgede ABD'nin rol modeli olarak emperyalist çıkarlara ne denli bağlı olduğunu gösteriyor. Bu bağlılığını ve hizmetlerini, bölgesel çıkarları açısından pazarlık marjına dönüştürüyor. Bir bölgesel aktör olarak sahne almaya, bölgesel yayılmacı bir güç olarak konumlanmaya yöneliyor. Görüşme öncesi yaptığı bölge turuyla ve konuşmalarla etki alanını genişletmeye, bölgede oluşan paylaşım pastasındaki payını artırmaya çalışıyor. Ayrıca, verdiği siyasal mesajlarla da rejim tartışmalarında kendisini bir model olarak sunuyor. Siyasal İslamcı AKP'nin Mısır'a laik devlet modelini önermesi de, Türk burjuva devletinin modellik rolünün ABD ve Batı emperyalizminin rol modelliğinden bağımsız olmadığının somut bir kanıtı olarak görülmelidir.
AKP'nin Filistin'in hamiliğine soyunması ve İsrail'le yaşanan kriz de, Türkiye'nin bölgesel çıkar ve yönelimlerinden bağımsız düşünülemez. Sömürgeci Osmanlı geçmişiyle Arap halkları nezdinde itibarsızlığını, Filistin hamiliği ve popüler söylemlerle değiştirmeye çalışıyor. Müslüman Arap halklarının desteğini almak ve bunu bir pazarlık gücüne dönüştürmek istiyor. Bu aynı zamanda ABD için daha işlevsel bir işbirlikçi haline gelme arayışıdır. Keza, İsrail'in mevcut yönetimiyle yaşanan krizin bir diğer yanı da, bölgesel aktörlük bakımından İsrail'in önüne geçme arayışıyla ilgilidir. Kıbrıs Rum yönetimiyle petrol arama krizi üzerinden yaşanan gerilimi, Akdeniz'e savaş gemilerini ve denizaltılarını göndererek başka bir düzeye taşıması da, bölgesel güç olma ve yayılmacı yöneliminin bir başka görünümüdür.
İşbirlikçi AKP Hükümeti'nin Türkiye'yi bölgesel yayılmacı bir güç ve ABD'nin bölgedeki öncelikli dayanağı haline getirme yöneliminin nasıl sonuçlanacağını zaman gösterecektir. Şimdilik, bu yönelimin itibarsız, halk düşmanı ve bölgesel düzeyde savaşa açılımlı olduğunu belirtmek yeterli olacaktır. Ayrıca, “komşularla sıfır sorun” retoriğinde olduğu gibi, bölgesel aktör ve yayılmacı güç olma hevesinin de sıfır sonuç doğurmaya yatkın olduğunu hatırlatalım.
Çünkü, bütün bu yönelimler ve emperyalist politikalarla bağlılıkla sağlanmaya çalışılan sömürgeci çıkarlar, dolaysızca, Obama'yla yapılan görüşmenin de esasını oluşturan Kürt sorunundaki gelişmelere bağlıdır.
Erdoğan'ın, 5 Kasım 2007'de Bush'la yaptığı ve PKK'yi “ortak düşman” ilan ettikleri görüşmede olduğu gibi, bu seferde sınır ötesi bir kara harekatı için izin koparıp koparmadığı bilinmiyor. İsrail'in Heron'larının yerini ABD yapımı predator'ların alması yönünde varılan anlaşmanın yanında, “Teröre karşı işbirliği” yeniden teyit edilerek, istihbarat desteği, üçlü ittifakın sürdürülmesi gibi anlaşmalar güncellendi.
Türkiye'nin Kandil'e yönelik hava saldırısına “kendisini savunma hakkı vardır” diyerek destek olan ABD'nin, yeni bir kara harekatına da onay vermesi olasıdır. Tıpkı, bu güne değin onlarca defa gerçekleşen askeri saldırılarda olduğu gibi. AKP'nin ve siyasi rejimin ırkçı Kürt düşmanı politika ve saldırganlığını ne Filistin hamiliğine soyunmak, ne de İsrail'e posta koymak perdeleyebilir. Kürt düşmanlığı ve topyekün saldırganlıkta ısrar, sadece emperyalist çıkarlara uyumun ve itibarsız taviz politikasının güvencesi olabilir. Erdoğan-Obama görüşmesinde de güvencelenen budur.
|
|