Radyo Forum

Go Back   Dostluk Ve Kardeşlik Platformu; Dostluğun, Kardeşliğin ve Paylaşımın Tek Adresi Özgürlük Ateşi- »
KÜLTÜR/SANAT/FELSEFE/BİLİM
» Öykü Köşesi

Öykü Köşesi Yaşanan ve Yaşanılası Öyküler...


Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Aziz NESİN Hikayeleri..
Konudaki Cevap Sayısı
6
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
228

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Bookmark and Share Paylaş LinkBack Seçenekler Stil
Alt 09-12-2011, 19:43   #1
Kullanıcı Profili
Yayıncı
 
SirfalaS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşiSirfalaS
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 3
Mesajlar: 1.383
Konular: 247
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürleri: 2137
1030 mesajına 2497 kere teşekkür edildi.
IM
Standart Aziz NESİN Hikayeleri..

 
Memleketin Birinde: İNSAN OLUN YAVRULARIM
Ana karıncayla baba karınca, yavru karıncalan çevrelerine toplamışlar, onlara karıncalık dersi veriyorlardı. Baba karınca, dersinin sonunu şöyle bitirdi:
- Yavrularım! Hayatta karınca olmaya çalışın! Hiçbir zaman karıncalıktan ayrılmayın.
Yavrular,
- Nasıl karınca olalım? Karıncalığın yolları nelerdir?.. diye sordular.
Baba karınca,
- Kendinize bizi örnek alın, dedi. Biz ne yapıyorsak, sizler de onu yapın!
Yavru karıncalar, baba karıncayla ana karıncaya baktılar. Onlar ne yapıyorlarsa öyle yaptılar. Yazdan yiyeceklerini toplayıp toprak altına yığdılar. Kışın uyudular. Zamanı gelince yumurtladılar.
Baba karıncayla ana karınca, çocuklarını yine çevrelerine topladılar. Baba karınca onlara,
- Yavrularım! dedi. Ben artık ölüyorum. Hepinizden memnunum. Hepiniz karınca oldunuz. Hiçbiriniz karıncalıktan ayrılmadınız. Hakkım helal olsun. Allah sizden razı olsun.




* * *

Baba balıkla ana balık, yavru balıkları çevrelerine toplamışlar, onlara balıklık dersi veriyorlardı. Baba balık, dersinin sonunu şöyle bitirdi:
- Yavrularım! Hayatta balık olmaya çalışın! Hiçbir zaman balıklıktan ayrılmayın.
Yavrular,
- Nasıl balık olalım? Balık olmanın yollan nelerdir?.. diye sordular.
Baba balık,
- Bizi örnek alın, dedi. Anneniz ve ben nasıl yapıyorsak siz de öyle yapın!
Yavru balıklar, ana balıkla baba balığa baktılar, onlar ne yapıyorlarsa öyle yaptılar. Denizde yüzdüler. Kendilerinden küçükleri yuttular, kendilerinden büyüklere yutuldular. Yumurtalar yapıp ürediler.
Baba balıkla ana balık çocuklarını çevrelerine topladılar. Baba balık onlara,
- Yavrularım! dedi. Artık siz yetiştiniz. Biz de rahat rahat ölebiliriz! Hepinizden memnunum. Hepiniz balık oldunuz. Hiçbiriniz balıklıktan ayrılmadınız. Emeklerimiz boşa gitmedi. Hakkım helal olsun. Allah sizden razı olsun.
Yavru balıklar,
- Biz çok bişey yapmadık, dediler, siz ne yaptınızsa biz de öyle yaptık...


* * *

Baba ördekle ana ördek, yavru ördekleri çevrelerine toplamışlar, onlara ördeklik dersi veriyorlardı. Baba ördek dersinin sonunu şöyle bitirdi:
- Yavrularım! Hayatta ördek olmaya çalışın. Hiçbir zaman ördeklikten ayrılmayın.
Yavrular,
- Ne yapalım da ördek olalım? Ördek olmanın yolları nelerdir?.. diye sordular.
Baba ördek,
- Çok kolay, dedi. Bizi örnek alın. Anneniz ve ben ne yapıyorsak, siz de öyle yapın!
Yavru ördekler, ana ördekle baba ördeğe baktılar. Onlar ne yapıyorlarsa öyle yaptılar. Vak vak diye sesler çıkardılar. Suda yüzdüler, karada yürüdüler. Çiftleştiler. Yumurtladılar, kuluçkaya yattılar, yavru çıkardılar.
Baba ördekle ana ördek çocuklarını yine çevrelerine topladılar. Baba ördek onlara,
- Yavrularım! dedi. Artık siz yetiştiniz. Hepiniz iyi birer ördek oldunuz. Hiçbiriniz ördeklikten ayrılmadınız. Emeklerimiz boşa gitmedi. Hakkımız helal olsun. Allah sizden razı olsun.
Yavru ördekler,
- Biz bişey yapmadık ki, dediler. Size 'baktık, siz ne yapıyorsanız, biz de onu yaptık...


* * *

Baba köpekle ana köpek, yavru köpekleri çevrelerine toplamışlar, onlara köpeklik dersi veriyorlardı. Baba köpek, dersinin sonunu şöyle bitirdi:
- Yavrularım! Hayatta köpek olmaya çalışın. Hiçbir zaman köpeklikten ayrılmayın. Yavrular:
- Ne yapalım da köpek olalım? Köpek olmanın yolları nelerdir?.. diye sordular.
Baba köpek,
- Çok kolay, dedi. Bizi örnek alın. Anneniz ve ben ne yapıyorsak, siz de onu yapın!
Yavru köpekler, baba köpekle ana köpeğe baktılar. Onlar ne yapıyorlarsa öyle yaptılar. Havladılar. Bekçilik ettiler. Sadık oldular. Çiftleştiler ve yavruladılar.
Baba köpekle ana köpek, çocuklarını yine çevrelerine topladılar. Baba köpek onlara,
- Yavrularım, dedi. Siz artık yetiştiniz. Hepiniz iyi birer köpek oldunuz. Biz de ölüyoruz. Hepinizden memnunuz. Hiçbir zaman köpeklikten ayrılmadınız. Emeklerimiz boşa gitmedi. Hakkımız helal olsun. Allah sizden razı olsun.


* * *

Sığır, manda, hamsi, balina, deve, fil, yılan, koyun, yeryüzünde ne kadar baba hayvan ve ana hayvan varsa, yavrularına kendileri gibi olmaları, bunun için de kendileri ne yapıyorlarsa öyle yapmalarını söylediler.
Yavru hayvanlar da baba hayvanla ana hayvana bakıp onların yolundan gittiler, sonunda iyi birer hayvan oldular. Baba hayvanla ana hayvan da ölürken, yavrularına memnunluklarını söylediler, haklarını helal ettiler.


* * *

Baba insanla ana insan, çocuklarını çevrelerine toplamışlar, onlara insanlık dersi veriyorlardı. Baba insan, dersinin sonunu şöyle bitirdi:
- Yavrularım! Hayatta insan olmaya çalışın, hiçbir zaman insanlıktan ayrılmayın. Çocuklar,
- Ne yapalım da insan olalım? İnsanlığın, insan olmanın yollan nelerdir?.. diye sordular.
Baba insan,
- Çok kolay, dedi. Kendinize bizi örnek alın. Anneniz ve ben ne yapıyorsak, siz de öyle yapın!
Çocuklar, baba insanla ana insana baktılar, onlar ne yapıyorlarsa öyle yaptılar. Hepsi de tıpkı tıpkısına babalarına benzediler.

Baba insanla ana insan çocuklarını yine çevrelerine topladılar. Baba insan onlara, - Yazıklar olsun! diye bağırdı. Hiçbiriniz bizim istediğimiz gibi yetişmediniz. Hiçbiriniz insan olmadınız. Hepiniz de insanlıktan uzaksınız. İnsanlıktan ayrıldınız. Artık ölüyoruz. Yazık oldu emeklerimize, boşa gitti. Bütün hakkımız haram olsun, Allah hepinizi kahretsin.
Çocuklar şaşırdılar,

- Peki ama, bize neden beddua ediyorsunuz? dediler. Biz yanlış bişey mi yaptık yoksa... Size baktık, sizi örnek aldık. Siz ne yaptınızsa, biz de onu yaptık...

_________________________________________________
Hayat devam ediyor..
SirfalaS isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için SirfalaS kullanıcısına teşekkür eden 5 üyemiz:
Adali (22-01-2012), Emine (16-12-2011), Eylem Güzelim (09-12-2011), meral_ekin (09-12-2011), nil (09-12-2011)
Alt 09-12-2011, 19:46   #2
Kullanıcı Profili
Yayıncı
 
SirfalaS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşiSirfalaS
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 3
Mesajlar: 1.383
Konular: 247
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürleri: 2137
1030 mesajına 2497 kere teşekkür edildi.
IM
Standart

 
Memleketin Birinde: Merhumun Vasiyeti
Kasım Efendi'nin garip inanışları da vardı. Merhametli kalbinde hayvan sevgisine geniş yer veren Kasım Efendi'nin evinde sürüyle kediler, köpekler bulunurdu. En büyük zevki güvercinlere ekmek doğramaktı. Hayatında hiç et yemez, bahçesinde her cins kümes hayvanı beslerdi.



Ama onun en çok sevdiği "Karabaş"tı. Ondört yıllık köpeğiyle öylesine anlaşırdı ki, kelimesiz birbirlerinin sevinçlerini, üzüntülerini anlarlardı. Çoluk yok, çocuk yok...

Ondört yıl bu Karabaş'la birlikte geçmişti. Karabaş iki gün süren bir hastalıktan sonra ölünce, Kasım Efendi perişan oldu. Hiçbişey onu avunduramaz oldu. Yirmidört saat, başında ağladı. Onu evine aldığı zaman yumruk kadar bişeydi. Parmağım süte banar, meme gibi ağzına verirdi. Karabaş sonradan koç kadar iri, güzel, insanlardan çok anlayışlı bir hayvan olmuştu.

Kasım Efendi, Karabaş'a karşı son sevgisini de gösterecekti. Gözyaşları içinde hayvanı, tıpkı bir insan cesedi gibi sıcak sabunlu sularla yıkadı. Ona bir de tabut yaptırdı. Kendisini tanımadıkları bir mahalleye taşındı. Konu komşuya, muhtara, imama çocuğunun öldüğünü söyledi. Büyük bir cenaze töreniyle Karabaş evden kaldırıldı. Kasım Efendi, paradan yana sakınmıyordu.
İskatçılara, duacılara, imama bol bol paralar verdi.

Tabut cami avlusunda musalla taşına kondu. Tören tamamlandıktan sonra, mezara götürüldü. İşte bütün aksilik orda oldu. Oyuncu bir hayvan olan Karabaş, son oyununu da oynamıştı. Hocalar, kalabalık mezarın başında, biyandan gözleri yaşlı Kasım Efendi'yi teselli ederlerken, biyandan da dualar okuyorlardı. İki mezarcı, tabutu alıp çukura yerleştirirken, gözleri acayip bişeye ilişti. Tabut tahtasının budak deliğinden dışanya iki karış uzunluğunda bir köpek kuyruğu sarkıyordu. İki mezarcı korkudan tabutu ellerinden düşürdüler. Herkesi bir şaşkınlıktır aldı. Kasım Efendi, işi düzeltmek için,

"Yavrum kuyrukluydu!" filan dedi ama, bir yavruda iki karış uzunluğunda kuyruk olabileceğine kimse inanmadı. Tabutu açtılar, içinden Karabaş'ın ölüsü çıktı.
Kasım Efendi'yi çalyaka Kadı'nın karşısına çıkarttılar. İmamdan, cemaatten meseleyi dinleyen Kadı, Kasım Efendi'ye,
- Bir iti, niçin bir insan gibi teçhiz ve tekfin edersiniz? Dinimiz adab ü erkanına mugayir değil mi?.. diye sordu.

Kasım Efendi:
- Ah Kadı Efendi, dedi, Karabaş'ın nasıl bir hayvan olduğunu, onun meziyetlerini bilseydiniz, suçlu bulmazdınız.
- Bir itin ne meziyeti olur ki, onu mezarlığa defnedersin?..
- Evvela, sadıktı... Bir kemik parçasının ölünceye kadar hatırını sayardı. Kimseye fenalık etmezdi. Cesurdu, güzeldi.
- Bunlar sebep değil...
Sıkışan Kasım Efendi, kendi yaptırdığı hayratı, Karabaş yapmış gibi anlatmaya başladı.
- Hayır hasenat sahibiydi. Malının zekatını verirdi. Fitresini verirdi. Fakir fukaranın gönlünü hoş ederdi.
- Böyle şey olmaz...
- Hatta, sağlığında bir çeşme de yaptırmıştı. Bir sebil tamir ettirmiş, medreseye iki halı hediye etmişti.

Kadı,
- Sen mecnun musun? dedi, bir köpek böyle şeyler yapabilir mi hiç?
Zor durumda kalan Kasım Efendi,
- Köpekti ama, siz onun ne köpek olduğunu bilemezsiniz. Hatta ölmeden önce bana vasiyet etmişti... dedi.

Hiddetlenen Kadı,
- Bre mecnun, sen herkesi kendin gibi sersem mi sanırsın? Hiç it vasiyet eder mi?... diye bağırdı. O zaman Kasım Efendi,
- Kadı Efendi, inanın vasiyet etti. Malının fakir fukaraya verilmesini söyledi... dedi.
Kasım Efendi kuşağının arasından bir kese çıkardı:

- Hatta şu beşyüz altının da Kadı Efendi Hazretleri'ne verilmesini vasiyet etmişti.

Kadı Efendi'nin gözleri yaşardı,

- Allah'ın rahmeti üstüne olsun, dedi, anlat Kasım Efendi, anlat. Merhum daha neler söylemişti?... Aman hepsini bir bir anlat... Merhumun vasiyetini yerine getirelim. Büyük sevabı vardır.

SirfalaS isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için SirfalaS kullanıcısına teşekkür eden 5 üyemiz:
Emine (16-12-2011), Eylem Güzelim (09-12-2011), meral_ekin (09-12-2011), nil (09-12-2011), Özgürlükateşi (09-12-2011)
Alt 09-12-2011, 19:48   #3
Kullanıcı Profili
Yayıncı
 
SirfalaS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşiSirfalaS
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 3
Mesajlar: 1.383
Konular: 247
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürleri: 2137
1030 mesajına 2497 kere teşekkür edildi.
IM
Standart

 
Memleketin Birinde: Esneyen insanlar ülkesi
Bir varmış, bir yokmuş, sana varsa bana yokmuş, bana varsa ona yokmuş. Bir zamanlar yeryüzünün bir yerinde bir ülke varmış. Bu ülkedeki kişiler mutluluk içinde yaşar dururlarken, Tanrı vermesin, bir bilinmez salgın hastalık onları kırıp geçirmeye başlamış.



Öyle bir hastalık ki, ülkedeki insanların birtakımı zayıflamaya, küçülmeye, birtakımları da şişmanlamaya, irileşmeye başlamış.
Zayıflayanların boyları da günden güne ufalıyormuş. Ama bu ufalma, küçülme, zayıflama o kadar yavaaaş yavaş oluyormuş ki hiç kimse ne kendisinin, ne de başkalarının küçüldüğünün farkına varmıyormuş. Günde ancak beş on gram zayıflıyor, bir iki milimetre küçülüyorlarmış. İnsanlar küçüle ufala, zayıflaya sıskalaşa, bir zaman gelmiş, baston kadar incelmiş, sacayağı kadar kısalmışlar. Günden güne daha da kısalıp ufalıyorlarmış.

Beri yandan birtakım insanlar da günden güne şişmanlıyor, irileşiyorlarmış. Öbürlerinin küçülmesi, ufalması gibi, bu irileşme, şişmanlama da, günden güne bikaç milim, günde beş on gram olduğundan, ne kendileri, ne de başkaları onların her gün biraz daha devleştiklerinin farkına varmıyorlarmış. Boyları yangın kuleleri kadar uzamış, gövdeleri vapurlar kadar irileşmiş.
Ama o ülkede büyüyenlerin sayısı, zayıflayıp ufalanların sayısına denk değilmiş. İki yanın sayısı birbirine eşit olmuyormuş. Beş on küçülene, ufalana karşılık, ancak bir kişi kocamanlaşırmış. Zayıfların çocukları. da zayıf, fındık kadar küçük doğmaya başlamışlar. Buna karşılık, irilerin çocukları da fil yavrusu kadar büyük, kocaman doğuyorlarmış.
Doğuştan küçük olanlarla, doğuştan büyük olanlar, oldum olasıya bu işin böyle gelip böyle gittiğini sanırlar, bunda hiçbir ayrılık, uygunsuzluk, olağanüstülük görmezlermiş. Görmedikleri gibi, küçülenler, kendilerinden daha küçüklerini görüp, onlara bakarak, "Tanrım, buna da şükürler olsun, küçüğün küçüğü var. Ben yine iyiyim!" diye avunurlarmış.

Gündengüne irileşenler de, kendilerinden daha irilerini gördükçe, "Tanrım, beni ondan daha iri yap!" diye yakarırlarmış. Dileklerini, yakarmalarını Tanrı da dinler, onları gündengüne şişirir de şişirirmiş. Bir zaman gelmiş ki, şişmanlayanlar, irileşenler, oturdukları evlere; yattıkları yataklara, geçtikleri yollara sığmaz olmuşlar. Her ne yapsalar, ayakları yorganlarından dışarı çıktığından, yorganlarını ayaklarına göre uzatmaya, yolları gövdelerine göre açmaya, evlerini de boylarına göre büyütmeye başlamışlar.

Bir zaman gelmiş, açtıkları yollardan da geçemez, büyüttükleri evlere de giremez, uzattıkları yorganlarına da sığamaz olmuşlar. Yeniden, evlerini yollarını, yorganlarını büyütmüşler. Alanlar küçük gelmiş, alanları açmışlar. Yaşadıkları kent küçük gelmiş, kentten dışarı kaçmışlar. Yayıldıkça yayılmışlar, taştıkça taşmışlar.

Küçülenler de küçüldükçe küçülmüşler, ufaldıkça ufalmışlar, artık öyle olmuş ki, bir zaman sonra kimisi ev diye karpuz kabuğuna, kimisi ceviz, kimisi de fındık kabuğuna girer olmuş. İş bu kadarla da kalmamış, bir zaman sonra küçüle küçüle temelli kaybolmaya başlamışlar. Gözle görülemez olmuşlar. Ancak mikroskopla bakılınca görülebiliyorlarmış.
Bütün bu olan bitenleri, herkes olağan bişey sanır, hiçbiri yakınmada bulunmazmış.

Gel zaman, git zaman, irileşenlerin irileşmesi, şişmanlayanların şişmanlaması durmuş. İş bununla da kalmamış. Onlar da küçülmeye, ufalmaya başlamışlar. Gündengüne zayıflıyorlarmış. Ne var ki, zayıflamaları, şişmanlamaları gibi yavaş yavaş değil, birdenbire oluyormuş. Eskiden boylan günde bir iki milim uzarken, şimdi günde bir iki karış birden kısalıyorlarmış. Eskiden günde bikaç gram şişmanlarken, şimdi günde beş on gram birden zayıflıyorlarmış. Boyu beş metre, ağırlığı iki ton olanlar gece yataklarına böyle yatıyor, sabah, boyları iki metre, ağırlıkları iki yüz kilo olarak uyanıyorlarmış. Büyük bir hızla erimeye başlamışlar. Bir zaman gelmiş, artık birbirlerini bile tanımıyor, aynadaki hayallerinden korkuyorlarmış. Büyük bir korkuya düşmüşler. Bu büyük korkuyla küçüle küçüle büsbütün yok olmaktansa, kendi canlarına kıyanlar bile olmuş. Arka arkaya kendilerini öldürüyorlarmış. Kentin her yanında ağlamalar, bağırtılar göklere yükseliyormuş:

- Zayıflıyoruz!..
- Eriyoruz!...
- Bitiyoruuuz!..
Ağlamak, sızlamak, bağırmak bir işe yaramamış. "Büsbütün ortadan yok olup gitmeden aklımızı başımıza devşirelim. Küçülmemizi önleyici bir çıkar yol bulalım!" demişler. Artık şişmanlamaktan, büyümekten geçmişler, oldukları gibi kalsalar, çoktan razılar. Doktorlara başvurmuşlar. Doktorlar onlardan beter. Herkes kendi başının derdine düşmüş. Göz göre göre ufalıyor, eriyorlar. Bu öyle amansız bir salgın hastalıkmış ki, ondan ona geçiyormuş. Doktorlar, şişmanlık ilaçlan vermişler, kemikleri besleyici iğneler yapmışlar. "Bol bol yiyin!" demişler "Üzülmeyin, canınızı sıkmayın!" demişler. Ama bütün bunların hiçbiri yararlı olmazmış. O zaman o ülkede yaşayanlar, düşünmüşler, taşınmışlar, "Başka bir ülkeden, derdimize derman bulacak bir uzman arayalım," demişler.
Dedikleri gibi de yapıp, dünyanın en büyük şişmanlatma uzmanını kendi ülkelerine çağırmışlar. Uzman gelmiş, küçülenlere, ufalanlara bakmış.

- Bu yeni bir hastalık değil, demiş. Dünyanın başka yerlerinde de görülmüştür. Her ne kadar salgın bir hastalıksa da önlenebilir. Aranızda bir zaman yaşayacağım. Ben ne yaparsam, siz de gözünüzü, kulağınızı açın, benim yaptığım gibi yapın. Göreceksiniz ki, benim yaptıklarımı yaparsanız, hem zayıflamanız, küçülmeniz, hem şişmanlamanız duracak... Nasılsanız öyle kalacaksınız.
Bunu söyledikten sonra uzman, onların gözleri önünde tartılmış, ölçülmüş. Ağırlığı 75 kilo, boyu da 1.79 gelmiş.

O ülkede yaşayanlar, neler yapacak diye uzmandan gözlerini ayırmamışlar. Hepsi göz kulak kesilmiş. Hep ona bakıyorlarmış. Uzman o ülkede kırk gün, kırk gece kalmış. Sonra orada yaşayanları çevresine toplayıp,

- Bunca zaman aranızda yaşadım. Neler yaptığımı gördünüz, siz de benim gibi yapar, benim gibi yaşarsanız, bu dertten kurtulursunuz!.. demiş. Demiş ama, o ülkede yaşayanlar, uzmanın kendilerinden ayrı onların yaptıklarından başka bişey yaptığını görmemişler. Görseler de anlamamışlar. Uzman,

- İşte bakın, yine gözünüzün önünde tartılıyorum!... demiş. Tartılmış, ağırlığı 75 kilo; ölçülmüş, boyu 1.79... Nasıl geldiyse yine öyle. Ne şişmanlamış, ne zayıflamış. O ülkede yaşayanlar büsbütün şaşırmışlar. "Bu uzman bizden ayrı, bizim yaptıklarımızdan başka ne yaptı da, hiç zayıflamadı, kısalmadı?.." demişler.
Uzman, vapura binip, o ülkeden ayrılırken,

- Anladınız ya... demiş, ben ne yaptımsa siz de öyle yapın!... Allasmarladık.
Uzman bir gece önceden uykusuz olduğu için, bu sözleri söyledikten sonra küçük dili görünene kadar ağzını açıp, bir de esnemiş.

O ülkede yaşayanlar bunu görünce, hep birden sevinçle bağırmışlar:
- Tamam...
- Uzman esnedi...
- Uzman gerindi...
- Şimdi anladık neden zayıflamadığını...
- Uzman ne yaptıysa, biz de onu yapalım... O günden sonra, o ülkede yaşayanlar, uzman esnedi, gerindi diye, onlar da hiç durmadan esnemeye, gerinmeye başlamışlar. Gerçekten de zayıflamaları, küçülmeleri, kısalmaları durmuş. İriler iri, ufaklar ufak kalmış. Hiçbir değişme olmamış. Çünkü, esnemekten, gerinmekten vakit bulup da yaşayamıyorlarmış ki küçülsünler, ufalsınlar, yada büyüyüp irileşsinler... Hep esniyor, hep geriniyorlarmış.

SirfalaS isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için SirfalaS kullanıcısına teşekkür eden 5 üyemiz:
Adali (22-01-2012), Emine (16-12-2011), meral_ekin (09-12-2011), nil (09-12-2011), Özgürlükateşi (09-12-2011)
Alt 09-12-2011, 19:50   #4
Kullanıcı Profili
Yayıncı
 
SirfalaS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşiSirfalaS
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 3
Mesajlar: 1.383
Konular: 247
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürleri: 2137
1030 mesajına 2497 kere teşekkür edildi.
IM
Standart

 
Memleketin Birinde: Bir Zamanlar


Bir zamanlar memleketin birinde bir Başkan vardı. Bir zamanlar memleketin birindeki bu Başkan'ın özelliği, memleketi muhbirlerle doldurmuş olmasıydı. Memleketteki nüfusun her üç kişisinden birisi profesyonel muhbirdi. Geri kalan nüfusun yarısından çoğu da amatör muhbirdi.

Profesyonel ve amatör muhbirlerden başka gönüllü muhbirler de vardı. Profesyonel, amatör, gönüllü muhbir olmayanlardan çoğunun da hobisi muhbirlikti. Başkan, bu denli çok muhbiri de yeterli bulmadığından dış ülkelerden de uzman ve danışman muhbirler getirmişti.



Bu denli çok olunca, muhbirler, muhbir olmayanları ihbar etmekle yetinmiyorlar, görevlerini yapmak, aldıkları parayı hak etmek ve alışmış olduklarından boş durmadıkları için, boyuna birbirlerini ihbar etmekle de görevseverliklerini gideremiyorlar, boş zamanlarını değerlendirmek için, kendikendilerini bile ihbar ediyorlardı. Yaranmak için kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi yavruları gibi, biçok muhbirler, her adım atışta geriye dönüp, kendi ayak izlerine kuşkuyla bakıyorlardı.

Kendi ayak izlerinden kendilerini izleyip kovalayanlar çoktu. Geceleri karanlıkta, kendi ceketinin eteğini yakalayan, kendi pantolonunun paçasını kapan muhbirler bile vardı. Geceleri uyurlarken kendi çıkardıkları horultunun yada arka sesin gürültüsüyle uyanıp yataklarından fırlayarak, tüfek yada top patlıyor diye ihbarda bulunanlar çok oluyordu.

Yakalamak için kendi gölgelerinin arkasından koşarlarken kafalarını duvarlara çarpan muhbirlere bile başarı ödülü verildiğinden, kendi gölgelerini kovalayanlar gittikçe artıyordu. Aynalarda, durgun sularda, parlak yüzeylerde yansıyan kendilerini ihbar edenler de vardı.

O ülkede muhbir olmayan hemen hemen hiç kimse kalmamıştı. Hemen hemen kalmamış sayılan o azıcık kimseler, bunca profesyonel, bunca amatör muhbirlere, hobileri muhbirlik olanlara, yerli, yabancı uzman ve danışman muhbirlere karşın, yine de Başkan'a başkaldırıyorlardı. Topla, tüfekle değil elbet... Gösterileriyle, toplantılarla da değil elbet... Öyleyse nasıl mı? Sayıları çok azalmış muhbir olmayan o azıcık insanlar, sevmedikleri Başkan'ın aptallıkları üstüne durmadan alaylı, gülünçlü fıkralar uydurarak, Başkan'a karşı geliyorlar, başkaldırıyorlardı. Bu fıkralar toplumda öyle tutulmuştu ki, durmadan üretilerek çoğaltılıyor, ağızdan ağıza bütün ülkede söyleniyordu. Yalnız ülke içinde kalmıyor, bütün dünyaya da yayılıyordu. Bu muhbirler bile kendilerini tutamayıp, Başkan düşmanlarının uydurdukları bu fıkraları birbirlerine anlatmadan edemiyorlardı.

Halktan kimisi, Başkan'ın aptallığını anlatan yeni fıkra uyduruldukça, Başkan'ın ulusa kaça mal olduğunu hesap ediyordu. Başkan'ın o zamana değin aldığı aylıkların, yıllıkların, yollukların, ödeneklerin toplamını, onun için çıkarılan fıkraların sayısına bölünce, Başkan'ın maliyet fiyatı ortaya çıkıyordu. Başkan'ın maliyet fiyatını ucuza getirmek için halk durmadan yeni fıkralar uyduruyordu. Her fıkra, şu kadar milyon liraya gelmiş oluyordu. Durum böyleyken, halk yine de bu Başkan'dan memnundu. Hiç olmazsa, halkı güldürecek fıkraların uydurulması gibi bir işe yarıyordu. Daha öncekilerin böyle bir yararı bile olmamıştı.

Bir zaman sonra Başkan'ın aptallığını anlatan alaylı fıkralar o denli çoğalmıştı ki, bağırıp çağırmaların, yazıp çizmelerin, toplanıp yürümelerin, gizli örgütlerin, şiddetli muhalefetlerin, silahlı ayaklanmaların yapamadığı işi bu fıkralar yapmaya başlamıştı. Güldürücü, alaylı fıkralar, göze görünmeyen mikropların, içine girdikleri bedeni kemirip çürütmesi gibi, yalnız Başkan'ı değil, Başkanlık makamını da içinden çürütüyordu.

Bu durum karşısında elbet muhbirler görevlerini yapmadan duramazlardı. Alaylı fıkraların daha önceden ihbar edilmeyişlerinin nedeni, alaylı fıkradaki aptallıkların Başkan'ı anlattığını söylemenin güçlüğüydü. Bu fıkralarda anlatılan aptallıkların Başkan'ın davranışları olduğu, bu alaylı fıkraların Başkan'ı anlattığı, nasıl söylenebilirdi? Ama fıkralar öylesine yayılmış, gündengüne öyle üreyip çoğalmıştı ki, bir yolunu bulup Başkan'a da bu fıkraları anlatmaktan başka umar kalmamıştı. Fıkralarda, Başkan'la alay edildiği o denli açıktı ki, elbet Başkan, bu fıkralarda kendisiyle alay edildiğini anlar, kızar, bu fıkraları uyduranların ağır cezalara çarptırılmalarını isterdi. Bu tür fıkraları anlatmak da yasaklanırdı.
Muhbirler piramidinin tabanındaki aylıkları en az olan muhbirler, halk arasından topladıkları bu fıkraları, üstleri olan muhbirlere sunmuşlardı. Onlar da daha üst basamakta olan muhbirlere bildirmişlerdi. İşte böyle, söz konusu olan fıkralar Muhbirbaşı'nda toplanmıştı. Muhbirbaşı, uygun bir zamanını kollayıp, bir gece sarayda, ileri gelenlerle söyleşip gülüşürlerken, bu fıkralardan birini anlatmıştı. Muhbirbaşı fıkrayı anlatınca, Başkan öyle bir kahkaha savurdu ki, demek gülünmesi gerekir diyerek, öbürleri de kahkahaları bastılar. Bu ne hoşgörülü Başkan'dı ki, kendisiyle alay edilmesine bile gülüyordu. Başkan,

- Bunun gibi alaylı başka fıkralar da var mı? diye sordu. Muhbirbaşı,
- Var efendimiz... deyip arka arkaya fıkraları anlattı. Güle güle Başkan'ın gözünden yaş geldi. Neredeyse gülmekten katılacaktı. Muhbirbaşı'na,
- Doğrusu, dedi, bu anlattıkların çok gülünçlü fıkralar. Benim başyardımcımın aptallıklarını ne de iyi belirtiyor. Adamın kulağına giderse ayıp olur. Aptal maptal ama, ne de olsa benim yardımcımdır, duymasını istemem.

Başkan böyle söyledi ama, yine de bu fıkraların sıksık kendisine anlatılmasını istiyor, Başyardımcısının aptallıklarına katıla katıla gülüyordu.
Muhbirbaşı, kimin çıkardığı bilinmeyen bu yıkıcı fıkraların bütün Başkanlık makamını, bu arada kendi yerini de çürütüp yıkacağını düşünerek, bunları Başyardımcıya anlatmayı düşündü. Başyardımcı, elbet kendisiyle alay edildiğini anlar, bu tür fıkraların uydurulmasını yasaklardı. Uygun bir zamanını kollayıp Başyardımcının konağında o fıkralardan birini anlattı. Başyardımcı, öyle güldü ki, orda bulunanlar da kahkahaları bastılar.

- Bunun gibi daha başka fıkralar da var mı? diye sordu. Muhbirbaşı,
- Çoktur efendim... deyip öbür fıkraları da anlattı. Güle güle Başyardımcının gözlerinden yaşlar boşandı.
Başyardımcı,

- Gerçekten, çok gülünçlü fıkralar, dedi, üstelik bizim Başbakan'ın aptallıklarını da çok iyi ortaya koyuyor. Gelgelelim, adamın kulağına giderse ayıp olur. Aptal maptal, ne de olsa bizim Başbakanımızdır. Kendisiyle alay edildiğini duymasını istemem.
Muhbirbaşı ille de görevini yapmak istediğinden bir uygun zamanını bulup, başka çağrılıların da bulunduğu bir gece, o fıkraları Başbakan hazretlerinin konağında anlattı. Başbakan hazretleri kasıklarını tuta tuta güldükten sonra,

- Çok, çok güzel alaylı fıkralar bunlar, dedi, bizim İçişleri Bakanı'nın aptallıklarını da ne iyi anlatıyor. Ne var ki, adamın kulağına giderse ayıp olur. Aptaldır, maptaldır ama, ne de olsa aynı yerde görev yapıyoruz, duymasını istemem.

Muhbirbaşı, yine de punduna getirip o fıkraları İçişleri Bakanı'na anlattı. İçişleri Bakanı, kahkahalarla gülerek, fıkraların Maliye Bakanı'nın aptallıklarını açığa vurduğunu söyledi. Son olarak fıkraları anlattığı bir Bakan, neredeyse gülmekten çatlayacaktı:

- Aman ne güzel alay etmişler bizim genel müdürle, dedi, ama adamın kulağına giderse ayıp olur, duymasını istemem...
Genel müdür, Muhbirbaşı'ndan dinlediği aptallık fıkralarına öyle güldü ki, neredeyse bayılacaktı:
- Ay, aman ne hoş fıkra bunlar, dedi, hem de bizim falanca dairemizin müdürünün aptallıklarını ortaya koyuyor. Ne olursa olsun, yine de duymasını istemem. Adamın kulağına giderse ayıp olur.
Muhbirbaşı, fıkraları falanca dairenin müdürüne anlattı. Falanca dairenin müdürü de kahkahalarla gülerek, yardımcısının aptallıklarıyla alay eden bu fıkraları, onun duymasını istemediğini söyledi:

- Ne de olsa bizim yardımcımızdır, kulağına gitmesini istemem... Muhbirbaşı'ndan fıkraları dinleyen falanca dairenin müdür yardımcısı ise, bu fıkraların şube müdürü için çıkarıldığını söyleyip,
- Evet, aptalın tekidir ama, ne de olsa şubemizin müdürüdür, duymasını istemem... dedi.

Şube müdürü ise, Muhbirbaşı'ndan duyduğu fıkraları, kısım şefinin aptallıklarıyla alay için uydurulduğunu söylüyordu. Kısım şefi, fikraları dinlediği Muhbirbaşı'na kahkahalarla gülerek, bunların olsa olsa ancak dairede çalışan, baremin en alt basamağındaki bir memur için uydurulmuş olabileceğini söyledi.

Muhbirbaşı'nın bütün istediği, fıkrayı anlattıklarından birinin olsun, bunların kendisi için uydurulduğunu sanıp kızmasıydı. Çünkü herhangi biri kızarsa, Başkan başta olmak üzere Başbakan ve Bakanlar ve onlardan sonraki ileri gelenler bu aptallık fıkralarına hedef olmaktan kurtulacaklardı.
Muhbirbaşı söylenilen dairedeki baremin en alt basamağındaki dargelirli memura aptallık fıkralarını anlattı.

Memur gülmedi. Bu fıkraları dinleyip de gülmeyen ilk insan oydu. Gülmek şöyle dursun, Muhbirbaşı arka arkaya fıkraları anlattıkça rengi uçtu, sarardı. Sağına soluna baktı, kimse yok... Arkasına bakındı kimse yok... Muhbirbaşı'na titreyen bir sesle:

- İnanın bu fıkraları ilk sizden duyuyorum... dedi.
Muhbirbaşı, geniş bir soluk aldı. Bu alaylı fıkraların kimin için uydurulduğu anlaşılmamış ama, hiç olmazsa en sonunda fıkraları uyduran suçluyu yakalamıştı.

SirfalaS isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için SirfalaS kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Emine (16-12-2011), nil (09-12-2011)
Alt 09-12-2011, 19:52   #5
Kullanıcı Profili
Yayıncı
 
SirfalaS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşiSirfalaS
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 3
Mesajlar: 1.383
Konular: 247
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürleri: 2137
1030 mesajına 2497 kere teşekkür edildi.
IM
Standart

 

Memleketin Birinde: Çoban Köpeği ile Motorlu Tren
Koyunlar yeni kuzulamıştı. Sürü, her zamanki gibi yaylada otluyordu. Tepenin üstündeki iri çoban köpeği, dört biyana baktı, koruduğu sürü için bir tehlike var mı diye araştırdı. Hayır, görünürlerde hiçbir tehlike yoktu.

Yere uzandı. İri başını, iki ön ayağının üstüne dayadı. Tepenin en yüksek yerinden, otlayan sürüyü seyrediyordu. Arada bir ses duyulsa hemen kulaklarım dikip, bir tehlike olup olmadığım anlamaya çalışıyordu.



Sürünün otladığı tepenin biraz önünden demiryolu geçiyordu. Tren, tünelden çıkar çıkmaz, bu yoldan tepenin önünden geçip gidiyordu.
Sürüden bikaç kuzu oynaşarak demiryoluna doğru açıldılar. Hep tetikte olan çoban köpeği hemen yattığı yerden fırladı, sürüden ayrılan kuzulan göğüsleyerek yine sürüye kattı. İki koyun da fundalığa doğru açılmışlardı. Onların da yolunu kesti, geri çevirdi, sonra yine gelip tepenin en yüksek yerine uzandı.

Bir ses duyuldu. Bu, motorlu trenin sesiydi. Çoban köpeği ok gibi yerinden fırladı, sesin geldiği yana atıldı. Motorlu tren de tünelden çıkmıştı. Çoban köpeği, motorlu trenin kendinden büyük olduğunu kuvvetli olduğunu hiç düşünmüyordu. Ne olursa olsun, koyunlarını korumak için onun üzerine atılacaktı.

Çoban köpeği biraz daha hızlı koşabilseydi, motorlu trenle göğüs göğüse gelecekti. Ama o, tam demiryoluna indiği zaman, motorlu trenin son kompartımanının son tekerleği, önünden geçmişti.
Çoban köpeği yılmadı, motorlu trenin arkasından atıldı.

Oysa trenin ne koyun sürüsünden, ne de onları koruyan çoban köpeğinden haberi vardı. O, kendisine çok önceden yapılmış olan yolda, o yoldan bir parmak ayrılmadan gidiyordu.
Koca çoban köpeği, kuyruğu havada, kulakları dikilmiş, hem koşuyor, hem havlıyordu:

- Hav hav hav... Kendine güveniyorsan kaçma! Motorlu tren rayların üstünden gidiyordu. Çoban köpeği havlayarak koşuyordu:
- Kaçma ulan! Hav hav hav...

Trenle köpeğin arası gittikçe açılıyordu. Koşmaktan, havlamaktan çoban köpeği soluk soluğa kalmıştı. Göğsü demirci körüğü gibi şişip iniyordu. Durmadan havlıyordu:
- Hav hav hav...

Motorlu tren gittikçe ondan uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça da tren küçülmekteydi. Küçüldükçe de çoban köpeği keyifleniyordu:
- Nasıl da küçültüyorum. Hav hav hav... Korkusundan küçülüyor. Hav hav... Çoban köpeği sanki kuş olmuş uçuyordu. Motorlu tren ne çoban köpeğini görüyor, ne de onun havlamasını duyuyordu. O, kendisine yapılan tarifeye göre, zamanında gideceği istasyona varmak için, kendi yolunda durmadan ilerliyordu. Çoban köpeği de arkasındaydı. Ama araları gittikçe açılıyordu. Motorlu tren uzaklaşa uzaklaşa bir parmak, bir nokta kadar kaldı. En sonra gözükmez olunca çoban köpeği durdu. Bir adım daha atacak kuvveti kalmamıştı.
- Yok ettim, yok ettim. Koskoca tren, korkusundan yok oldu. Hav hav hav... diye havladı.
Köpeğin kulağı düşmüştü. Çok yorulmuştu. Geriye döndü, yavaş yavaş yürümeye başladı. Ayaklarını zor atıyordu. Ama durmadan övünüyordu:
- Nasıl kaçırdım koca treni... Hav hav hav... Sürümü korudum. Tren benden korkusundan yok oldu ya. Dumanı bile kalmadı.
Sürüsünü, motorlu trene karşı koruduğu için sevinçliydi. Tepeyi zor tırmandı. Artık havlayacak hali bile kalmamıştı. Tepeye çıktı. Ama ne o? Tepede bir tek koyun kuzu kalmamıştı. Orada burada kemikler, kan pıhtıları, yolunmuş tüyler vardı. Çoban köpeği, bir kurt sürüsünün, koyunları, kuzuları parçalayıp yediğini anladı. Şurada burada boğulmuş koyun leşleri seriliydi.
Çoban köpeği, tepenin en yüksek yerine çıktı. Motorlu trenin gittiği yana bakıp,
- Büyük tehlikeyi kaçırdım. Koca treni yok ettim. Korktu benden. Hav hav hav... diye övündü.
Sonra bitkin, yere uzanıp, koyun kuzu leşlerini keyifle seyretti.

SirfalaS isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için SirfalaS kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Emine (16-12-2011), nil (09-12-2011)
Alt 09-12-2011, 19:54   #6
Kullanıcı Profili
Yayıncı
 
SirfalaS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşiSirfalaS
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 3
Mesajlar: 1.383
Konular: 247
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürleri: 2137
1030 mesajına 2497 kere teşekkür edildi.
IM
Standart

 
Memleketin Birinde: PADİŞAHA GİREN KAZIK
Raviyan-ı ahbar ve nakılan-ı asar ve muhaddisan-ı rüzigar o güna rivayet ve bu tarz üzre hikayet ederler ki,

çook eski zamanlarda, yeryüzünün bilinmedik bir yerinde, suları bol, dört yanı yol, kişileri erimli, toprağı verimli, halkı erdemli, yazarları görkemli bir ülke vardı.

O ülkede her kişi salt kendi çıkarında olup, "gemisini kurtaran kaptan, sen çuval giy ben kılaptan" diyerek, kimse kimseyi düşünmezdi. Her koyun kendi bacağından asılır, her eşek kendi ayağından nallanır, "bana ne gerek, baklava börek" deyip, her kişi karnı tok, sırtı pek olunca, herkesleri de kendi gibi sanırdı.
Günlerden bigün bir kişi ortaya çıkıp,

- Ey aman, bana kazık giriyor, kazık giriyoooor!.. diye bir sözü yerde, bir sözü gökte, haykırmaya başlayınca, önceleri hiç kimse aldırmayıp,
- Ele giren kazıktan benim neme gerek... Tanrıya bin şükürler olsun, bana kazık, mazık girdiği yoktur!.. diye bu sese kulak asmadı. Ama gel gör ki, adamın,
- Kazık giriyoooor!.. diye bağırması öyle arttı ki, bağırtısından o ülkede yaşayanlar tedirgin olup kayguya düştüler.




Kentin düzenini koruyan kolcular, subaşılar, hiç durmadan bağıran adamı yakalayıp her yanına iyice baktılarsa da, hiçbir yerine giren kazık görmediler.
- Bu herif yalancıdır, bağırır, çağırır, herkesi tedirgin eder!.. diyerek o kişiyi kentten uzak bir yere sürüp bir mağaraya kapadılar.
Gel zaman git zaman, günlerden bigün, "kazık giriyor!" diye bağıran kişiyi çalyaka edip getiren kolcularla subaşı da,
- Kazık giriyooor!.. diye bağırmaya başladılar. Gürültülerinden yer yerinden oynadı. Subaşını, kolcuları dertop yakalayıp Kadıya çıkardılar. Kadı da onları bir iyice elden geçirip,
- Kazık mazık girdiği yoktur. Kazık girse görünür. Siz boş yere kenti ayağa kaldırırsınız!.. diyerek, bir kesin yargıya bağlayıp o kişileri, ayaklarına zincir vurup zindana attırdı.
Aradan gün geçti, ay geçti, bigün Kadı da cüppesinin etekleri havada uçuşup, sarığı, kavuğu rüzgarda savrulup, sokağa uğradı.
- Kazık giriyooor, aman!.. diye bağırmaya başladı. Kadı'nın bağırtısı, yüceliğince yüksek olduğundan, padişahın kulağına kadar gitti. Padişah bu olan işlere çokça şaşıp,
- Bu iş ne iştir, Kadıya bile kazık girer. Bir iyice bakın bakalım. Kadıya gerçekten kazık girer mi?.. diye buyrultu verdi.
Hekimbaşı, yanına varıp, Kadıyı evirdi, çevirdi, Kadı'nın her yanına baktıysa da, hiçbir giren kazık görmedi. Sonunda, "Kadıya kazık girmeyip, ancak kendüye kazık girmiş sanarak, hepimizi huylandırmakta, kenti ayağa kaldırmaktadır. Aklından zoru olduğundan tımarhaneye kapamak doğru olur..." diye rapor verdi. Hemen Kadıyı tımarhaneye kapadılar.

Bir zaman sonra, Kadıya giren kazığı görmeyen Hekimbaşı,

- Ey amaan, bana da şimdi kazık giriyooor!.. diye gündoğumunda sıcak döşeğinden sokaklara uğradı. Hekimbaşıyı böyle görenler, ellerini dizlerine vura vura, kahkahadan iki büklüm olup,
- Vay hele, Hekimbaşı da mı delirmiş?.. Koca Hekimbaşı kendüya kazık girmiş sanır... diyerek Hekimbaşıyı alaya aldılar. Tenekeler çalarak kentin çocukları ardına düşüp, Hekimbaşıya, "Yuuu!.." çektiler.

Hekimbaşı,
- Bu dertten bir anlayan yok mu, ey yurttaşlarım!.. Bana giren kıymık değil, kazıktır. Ben bu dertten onmam, ölürüm!.. diye veryansın bağırıyordu.
Padişah da kızdı,
- Bunlar işi azıttı artık. Kendileri, kazık girer der, ama, hiç kimse giren kazığı görmez. Bilirkişiler gelip baksın. Onların bilim gücü vardır, biz görmeyiz de onlar görürler... buyurdu.
En büyük medreseden üç müderris, bilirkişi seçilip, Hekimbaşıya baştan ayağa bir, bir daha baktılar. Hiçbir giren kazık görmediler.
- Giren çıkan kazık yoktur. Koskoca Hekimbaşı hiç utanmadan bizi kandırmaya çalışır. Boş yere halkı ayaklandırır!.. dedikte, Hekimbaşıyı, ellerini ayaklarını bağlayıp uzak bir yere sürdüler. Aradan çok geçmeden, bilirkişi olan üç müderris de bigün,
- Ey aman din kardeşleri, kazık giriyor!.. diye sesleri çıktığınca haykırmaya başladılar. Şeyhülislam olsun, reis-ül küttap olsun, sadrazam olsun, hepsi de müderrislere bakıp,
- Boş yere yaygara edersiniz, kazık mazık girdiği yoktur!.. dedikçe, müderrisler de,
- Bir gözü gören kul yok mu ey din kardeşleri! İşte kazık giriyor!.. diye çığlığı bastıklarından onlar da zindanlara atıldılar.
Gün erişip, bir zaman geldi, şeyhülislam ile bütün vezirler, reis-ül-küttap, sadrazam da,

- Vay amaan, bu kazık ne kazıktır, Şimdi de bize girer!.. diye, bir feryad ü figan eylediler ki tabir olunamaz!
Padişah,

- Ortada kazık yoktur. Olsa görünür. Yalan söylersiniz!.. dedi.
Amma gel gör, gitgide o ülkede yediden yetmişe, genci yaşlısı, bir zaman geldi,
- Kazık giriyooor!.. diye bağırmaya başladı. Padişah da,

- Kendilerine kazık girmeyenler, kazık giriyor, diye bağıranlara baksın. Bakalım, dedikleri doğru mudur?.. dedi.
Kendilerine kazık girmeyenler, kazık giriyor, diye bağıranlara iyiden iyiye baktılarsa da hiçbir giren kazık görmediler.
- Padişahım çok yaşa!.. Sayende hiçbir kazık mazık girmeyip, bunlar bozgunculuk etmektedirler... dediler.
Böylece bir zaman daha geçtikten sonra, o ülkede herkes bağırmaya, kendine kazık girdiğini söylemeye başladı. Padişah da,
- Herkes birbirine baksın, gerçekten kazık girer mi?.. dedi. Herkes birbirine baktı. Ama hiçbiri, öbürüne giren kazığı görmedi. Herkes birbirine,
- Yalancı, sana giren kazık yoktur. Kazık yalnız bana girmektedir. Senin yaygarandan benim sesime kulak asan olmuyor!.. diye bağırıp hepsi birbirlerine düştüler.
Gel zaman git zaman, hiç kimse, "Kazık giriyor!" diye bağırmaz oldu. Artık kazığa alışmışlardı. Hiçbir ses çıkmadı. Her ne olduysa, ilk bağıranlara olmuştu.
Bir gece yansı saraydan bir ses yükseldi ki, o sesle yer yerinden oynayıp, herkes yatağından fırladı. Padişah don gömlek kendini sokağa atıp,
- Aman ey benim sevgili kullarım, yetişin! Bana da kazık giriyooor!.. diye durmadan bağırmaya başladı.
O kentin kişileri,

- Padişahtır, yalan söylemez. Elbet kazık girdiği doğrudur. Bizden çok bağırması da, herkese, rütbesine göre büyüklükte kazığın girmesindendir. Padişaha giren kazık sultani olmak gerek... dediler.
Padişah yeri göğü inleterek,
- Ne durursunuz, gelip kazığı çıkarsanız ya... diye yalvardı.
Padişahın çevresindekiler,

- Ey sultanım, nasıl çıkaralım, bu kazık başka kazıklara benzemez. Gözle görülmez. Elle tutulmaz. Acısını da kazığı yiyenden başkası duymaz. Az daha sık dişini, bir zaman sonra bizim gibi sen de kazığa alışır, rahata kavuşursun!.. dediler.

SirfalaS isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için SirfalaS kullanıcısına teşekkür eden 3 üyemiz:
Adali (22-01-2012), Emine (16-12-2011), nil (09-12-2011)
Alt 22-01-2012, 21:53   #7
Kullanıcı Profili
Ya Basta
 
Adali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşiAdali
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Haz 2010
Üye No: 823
Mesajlar: 639
Konular: 218
Bulunduğu yer: Alice' nin Diyarı
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürleri: 359
448 mesajına 997 kere teşekkür edildi.
IM
Standart

 
Paylaşım için teşekkür ederim dost. Ben Aziz Nesin' in[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]kitabını okumuştum. O kitapta da çeşitli öyküler var. Gerçekten de bir kaçı muhteşem..

Zaten Zübük' ü, Gol Kral' nı bize kazandıran. Yaşar ne yaşar Ne yaşamaz Oyununu tiyatromuza kazandıran aklıma gelmiyen nice degerleri kazandıran insan her konu da takdire şayandır..

Aziz Nesin tahminimce 80 den fazla kitap yazmıştır. Bel ki de daha fazla edebiyat tarihcileri sayıyı daha iyi bilir..
Bir Raportajında şunu diyor;
Hayatım boyunca, boyum kadar kitap yazdım. Beni sevmeyenler buna da mazaret buldu ve dediler ki;
Zaten onun boyu kısaydı...

_________________________________________________

PHP- Kodu:
Cepheden dönen yorgun askerler gibi serilmişizSavaş anılarımız anlatıp  avunuyoruzDışarıda yine birşey oluyor Pencereyi açardıArtık yaşamak  istemiyorum OlricOnların istediği gibi yaşamak istemiyorum... herkez  birikmiş bizi seyrediyorDağılınKukla oynatmıyoruz burada Acı  çekiyoruzKapı kapı dolaşıp dileniyoruzSon kapıya geldik.  İnsaf  sahiplerine sesleniyoruzEy insaf sahipleri Ben ve Olric sizleri  sarsmaya geldikOğuz Atay 

Konu Adali tarafından (22-01-2012 Saat 22:08 ) değiştirilmiştir..
Adali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
aziz, hikayeleri, nesin, nesİn


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Fareler Birbirini Yer / Aziz NESİN Özgürlükateşi Öykü Köşesi 0 18-12-2010 09:11
türkülerimiz ve hikayeleri SirfalaS Türkü Hikayeleri.. 44 14-12-2009 18:15


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 06:21.
 
ÖZGÜRLÜKATEŞİ.NET Forum Kategori Arşiv Görünümü
3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 58, 59, 270, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 168, 169, 170, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 183, 184, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 244, 245, 246, 248, 250, 251, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 262, 272, 271, 273, 274, 275, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 58, 59, 270, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 168, 169, 170, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 183, 184, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 244, 245, 246, 248, 250, 251, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 262, 272, 271, 273, 274, 275, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282,

Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan "yer sağlayıcı" olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz "uyar ve kaldır" prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, info@ozgurlukatesi.net mail adresinden bize ulaşabilirler. Buraya ulaşan talep ve şikayetler Hukuk Müşavirimiz tarafından incelenecek, şikayet yerinde görüldüğü takdirde ihlal olduğu düşünülen içerikler sitemizden kaldırılacaktır.