Radyo Forum

Go Back   Dostluk Ve Kardeşlik Platformu; Dostluğun, Kardeşliğin ve Paylaşımın Tek Adresi Özgürlük Ateşi- »
JİYANA KURDÎ
» Rojev » Nivîsar


Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Darbeler sürecinde kürdistan 1
Konudaki Cevap Sayısı
6
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
1005

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Bookmark and Share Paylaş LinkBack Seçenekler Stil
Alt 30-05-2012, 17:39   #1
Kullanıcı Profili
Yeni Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.414
Konular: 2210
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1922
Thanked 1532 Times in 884 Posts
IM
Standart Darbeler sürecinde kürdistan 1

 
DARBELER SÜRECİNDE KÜRDİSTAN 1

Ahmet KAHRAMAN
İttihatçı darbenin ırkçı balyozu, önce Kürtlerin tepesinde patladı. İlk defa 1909’da yürürlüğe konan bir yasayla, Kürdistan’daki okullarda (Medrese) Osmanlıca (onlar Türkçe diyorlar) resmi eğitim dili oldu. Yüzyıllardır özerk yaşayan Kürdistan, Osmanlı’ya dahil edilip, Kürtlere vergi ödeme ve askerlik yapma zorunluluğu getirildi


Darbelerin soy kütüğü: İttihat ve Terakki

Askeri darbe, ordunun silah zoruyla iktidar gücünü ele geçirmesidir.

TC tarihi, kanlısı, kendi adamını tehditle baş muktedir yapan kansızı, entrikalısıyla darbe doğuran darbeler labirenti olarak, kendi iz düşümünde, başlangıçtan günümüze uzanmaktadır.

Darbelerin ruh kalıbı, izinden gidilen model örnek ise Osmanlı İmparatorluğu’nu da bitiren İttihat ve Terakki geleneğidir.

Darbeciler, İttihat ve Terakki örneğini esas alarak, görünüşte “tek adam” düzenine başkaldıran rolüne çıkmış, fakat su başlarını tuttuktan sonra Osmanlı Sultanları’nı da aratan diktatörlükleri pekiştirmiş, daha sonra gelenler de aynı yolu takip etmişlerdir. Kısacası kişiler değişmiş, seçimle gelenler de darbeci tahakkümü sürdürmüşlerdir.

Kürtler, başından itibaren darbelerin mağduru, ayak altında eziyet çeken halktı.

Çünkü Kürtlere eziyet, bir anlamda ırkçı gelenekte vatanseverlik ispatı, yeni efendinin milliyetçilik gösterisiydi.

Diktatörlük rejiminin yasaları zeminindeki demokrasi denilen çok partili sistem sürecinde de, bu gelenek değişmedi. Birbirinden oy devşirip, zemin kapma yarışına giren siyasi partiler, genelde Kürt düşmanlığını dalgalandırdılar. Günümüzdeki CHP ve MHP’nin AKP’ye yaptığı gibi muhalefet, iktidarı daha sert tutum izlemede yetersiz buldu.

AKP iktidarı, üçüncü iktidar döneminde, muhalif partileri tatmin yarışına çıkarcasına, Kürdistan meselesini bir kere daha namlu ucuna oturtuyor, askeri taarruzların toz ve dumanı içinde önünü göremez halde, sivil katliam (Uludere Roboski’de uçakların hücumuyla 34 sivilin katli) yapıyor, sokağa çıkan Kürtlerin üstüne zehirli gazlar serpiyor, kesintisiz tutuklamalarla iki yılda 2 bini çocuk, 10 bin kişi cezaevine koyuyordu.

Çünkü, Osmanlı’dan payına düşen topraklar üzerinde inşa edilen Türk devleti, gerçek anlamda devlet, toplumun gönül rahatlığıyla kabul ettiği bir rejim olamadı. Cumhuriyetin adı var, fakat gerçek anlamda işleyen bir cumhuriyet yoktu, olamadı. Cumhuriyetin başına geçen Mustafa Kemal “*******” adını alıp, “atalığı”nı ilan edince, “padişahlığın” biçim, isim değiştiren imajı ortaya çıktı. Birden çok partinin kurulmasına izin verilen ve adı demokrasi olan süreçte, siyasi partiler “Kemalist” rejim zemininde padişahlığa aday oldular. Halk oyu ile iktidara gelen parti kendi “padişahlığını” sürdürdü.

Nitekim, bu geleneğin devamı olarak, AKP iktidarının başı “ben” diyordu. Halka ait olması gereken paranın harcanması konusunda, “parasını ben ödüyorum” geleneği devam ediyordu.

Padişahlıkta da toplum kul, sultan, kullar ve bütün mülkün mutlak sahibiydi ya...
İttihatçılık Alman projesiydi

Almanya 1860’lara kadar, tepesinde bir Kral olan, ama birbirinden bağımsız Krallıklar, Prenslikler ülkesi, bugünkü eyaletler, feodal yapının hüküm sürdüğü birer devletti. Merkezileşmeye dair çabalar, hep direnişle karşılaşmış ve boşa çıkmıştı.

Kral 1. Wilhelm, Almanya’nın merkezi birliğini sağlayacak projeyi planlarken, 1862 yılında, Otto von Bismarck’ı Başbakanlığa (Şensölye) atadı. Bismarck, geniş toprakların sahibi bir aileden gelen hukukçu ve diplomattı. Parlamentoda yaptığı ilk konuşmada, Almanya birliğini “kan ve demirle sağlayacağını” söyleyerek kanlı bir sürecin kapısını aralamış ve bu nedenle “Demir Başbakan” lakabıyla anılmaya başlamıştı.

Bismarck, göreve başladıktan hemen sonra, bağımsız prensliklere savaş ilan etti. Dediği gibi çok kan akıttı ama, prenslikleri birer birer ortadan kaldırarak Germen İmparatorluğu’nu kurmayı başardı.

Sonra, komşu ülkelerle anlaşmazlıkları barış, kimileriyle savaş yöntemiyle çözüme bağladı. Ardından iç iyileştirme (reform) hareketlerine girişti. Avrupa kıtasında, işçilerin sigortalanması sisteminin ilk kurucusu oldu.

Dönem, Avrupa sömürgeciliği dönemiydi. Tüm Avrupa ülkelerinin Asya, Afrika ve Amerika kıtasındaki zenginlikleri merkeze aktaran sömürgeleri vardı. Almanya, bu olanaktan yoksundu.

Bismarck, bir hamleyle Afrika’ya açıldı. Koloniler kurdu. Ama asıl açılmayı Osmanlı İmparatorluğu üzerinden denemeye başladı. Osmanlı, değeri yeni yeni anlaşılmaya başlayan Arap petrolleri ve öteki zenginliklere ulaşmada sıçrama tahtası olabilirdi.

Bu sırada Osmanlı İmparatorluğu dağılmaya doğru yalpalama ve savrulma dönemini yaşıyordu. 1876 yılında Padişah olan İkinci Abdülhamit, çıkış yolu ararken, Alman Kralı 1. Wilhelm’in sıcak ilgisi ve dostluk eliyle karşılaştı. Ordunun yeniden yapılandırılması isteği anında karşılandı. Alman Subayları, orduyu Alman modeline göre eğitmek üzere akın etmeye başladı.

Bu subayların içinde en ünlüsü, General Colmar Von Der Goltz’du.

Kemalistler de aynı yolu takip etti

General, 1878 yılında üstünde Osmanlı üniforması, başında fesi ve Golt Paşa unvanıyla, Osmanlı ordusunu Bismarck ideolojisinin ırkçı damarı ve disipliniyle eğitmeye başladı. Golt Paşa’nın “teklik” üzere verdiği eğitim daha sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nda ırkçılığın İttihatçılık damarı olarak ortaya çıkacak, aynı yöntem Almanya’da da Nazileri doğuracaktı.

Golt Paşa’yla birlikte Osmanlı ordusunun komutası Alman subaylarına teslimdi. Yetiştirdikleri Osmanlı subaylarını komutla yönlendirip, yöneten...

Enver ve Cemal Paşa dahil İttihatçı askeri şeflerin tümü, B takımından ******* ve arkadaşları Alman subaylarının yetiştirip, komuta ettiği subaylardı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, 7 bini aşkın Alman subayı Osmanlı ordularını yönetiyordu. *******’ün Suriye, Filistin cephesindeki komutanı General Falkenheim, Çanakkale Savaşı’nda da baş komutan Otto Liman von Sanders’ti.

Alman subaylar orduyu yalnız teknik ve taktik yönden eğitmiyor, Bismarckçılık olan toplumsal birlik ruhunu da aşılıyorlardı. Toplumsal zeminden “teklik” üzerine bir yapı meydana getirmek, halk, millet yaratmak...

Ancak, Osmanlı’nın toplumsal zemini Almanya’dan farklıydı. Bismack’ın tek ırk esasına göre yeniden yapılandırdığı Almanya Germen’di. Bir yönüyle, farklılıklara rağmen kavim olarak homojen bir toplum.

Fakat Osmanlı çok halklı, çok dilli, çok etnik yapılı, farklı kültürler topluluğuydu. Almanya’daki gibi “tek millet” çıkarma, birçok halkın felaketiydi. Almanların yetiştirmesi İttihatçılar, farklı hastalığa aynı ilacı uygulamakla felaket yolunu seçtiler.

Bismarckçılık, daha sonra yön ve şekil değiştirerek, Almanya’da ırkçılığın tavan yaptığı Nazi rejimini doğurdu. Ama deney tüpü Osmanlı’ydı. İttihatçı ırkçılık, bir bakıma başlangıçtı. Naziler, Alman ırkını Yahudiler, Çingenelerden temizlemiş, İttihatçılar farklı ırksal yapıdan Türk yaratma yoluna gitmiş, ilk iş olarak engel gördükleri Ermenileri kırım ve sürgünlerle yok etmişti. Kemalistler ise onlardan arta kalan zeminde Müslüman olan herkesi Türk yapmıştı (Çözüm, daha sonra Kemalistler tarafından aynen uygulanacak; Kürt, Arap, Bulgar, Yunanlı, Ermeni, Gürcü ve Arnavut ve başkalarına karşı).

31 Mart 1909 entrikası

Avrupalılar ve Araplar, Osmanlı’ya “doğudan gelen barbar” küçümsemesiyle “Türk” diyorlardı. Osmanlılar ise bu tanımlamayı hakaret sayıp, nefretle karşılıyor, onlar da aşağı gördüklerine hırsız, uğursuz, talancı, yalancı çağrışımıyla Türk diyorlardı.
“Türk” kimliği, imparatorluk tarihinde ilk defa, 1889 yılında kurulan değişik evrelerden sonra darbeci askerlerin yeraltı teşkilatı (yasa dışı örgüt) haline gelen ve 1908 yılında iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki (Birlik ve İlerleme) Cemiyeti döneminde tanınıp, meşrulaştı. Örgüt, Türk milliyetçisi (ırkçı), ama kadroları Araplardan, Ermeniler, Yahudi, Kürt, Arnavut, Boşnak ve başka kökenlilerden oluşuyordu. Mesela, iktidarı avuçlarında toplayan son üç şefi Talat, Enver ve Cemal Paşalar da Türk değildi.

Daha sonra, ******* soy adıyla unvanlanacak Mustafa Kemal ve yakın arkadaşları İttihat ve Terakki’nin üyeleriydi. *******, örgütün son gizli kongresine, Trablus delegesi olarak katılmıştı. Daha sonra yakın çalışma ekibinde yer alacak bazı arkadaşları ise Ermeni kırımıyla adı öne çıkan vurucu güç, Teşkilatı Mahsusa’nın yöneticileriydi.

Sultan Abdülhamit’in 1908 yılında meşrutiyetin ilan etmesiyle çok partili sistem ve iktidarın seçim yoluyla belirlenmesine geçilmiş, İttihatçılar yeraltından çıkıp, kulağa hoş gelen “adalet, eşitlik ve özgürlük” sloganıyla seçime girmiş, galip olarak iktidara ağırlığını koymuştu. Ancak, sahip olduğu sandalye sayısıyla, devlet çarkını ele geçirecek güçte değildi.

Fakat, yeraltı (gizli) faaliyetlerinin entrika ile terör alanlarında deneyimli bir geçmişe sahipti. Bir süre sonra bomba patlamaları, “faili meçhul” cinayet dalgaları başladı. Muhalif gazeteciler, aydın ve yazarlar hedefti. Tanınmış yazar ve gazetecilerden Hasan Fehmi, 22 Eylül 1909 günü İstanbul’daki Galata Köprüsü’nde tabancayla vurularak öldürüldü.

Bu olay, adeta güç eliyle işlenen cinayetler geleneğini başlattı. Cinayet, devlet arşivine “faili meçhul” ibaresiyle geçti.

Ardından siyasi olaylar patlatıldı. İttihatçılar, daha sonra Kemalistlerin de ağızlarından düşürmedikleri tanımla, kendilerini “ilerici” diye yaftalıyorlardı. Karşıtları haliyle gerici oluyordu.

İstanbul, mart ayı sonlarında, “gericiler”e mal ettikleri yağma, çapul ve cinayetlerin sıralandığı bir kaosla sarsıldı.

Bütün bunlar olurken, İttihatçılar hem mağdur, hem de ayaklanmayı bastıran rolündeydi. İttihatçı subayların komutasındaki ordu, Selanik’ten gelen birliklerle takviyeli olarak İstanbul’u işgal ediyor, sıkıyönetim ilan ediliyor, “isyancılar” yakalanıp ölüm cezasına çarptırılıyordu. Buna “gerici ayaklanmanın bastırılması” adı veriliyordu.

Tarihe “31 Mart Vakası” olarak geçen olay, bu arada yaşanıyor, İttihatçıların isteklerini kabul ettirmekte zorlandıkları Sultan Abdülhamit, tahttan indirilip, daha sonra “kukla” olarak nitelenecek Mehmet Reşat oturtuluyordu.

Bütün bu entrikaların perde gerisinde, Osmanlı ordusunu yöneten Alman generallerinin gölgesi, parmak izleri sırıtıyordu.

Ama İttihatçılar, asıl muktedir egemen olma hamlesini 1912 yılında gerçekleştirdiler. Maksat demokrasi var desinler anlamında yapılan seçimlerde Hürriyet ve İttilaf Partisi önemli başarı elde etmesine rağmen, İttihatçılar baskı ve hile anaforunda, her yerde seçimi kazanan olarak çıktı. Muhalefet, “sopalı seçim” diye adlandırılan seçimi gayri meşru ilan etti. Fakat bağırıp, çağırmakla kaldılar.

İttihatçılar, ikinci hamleyle Anayasa’yı değiştirdiler. Bütün gücü ellerinde topladılar. Sultan, makamdaki kukla olarak kaldı. Bu darbe tekniği, daha sonra Kemalistlere ilham kaynağı olacak ve aralıklarla tekrarlanacaktı.

Fakat, İttihatçı darbenin ırkçı balyozu, önce Kürtlerin tepesinde patladı. İlk defa 1909 yılında yürürlüğe konan bir yasayla, Kürdistan’daki okullarda (Medrese) Osmanlıca (onlar Türkçe diyorlar) resmi eğitim dili oldu. Yüzyıllardır özerk yaşayan Kürdistan, Osmanlı’ya dahil edilip, Kürtlere vergi ödeme ve askerlik yapma zorunluluğu getirildi.

Kürtler, darbeye isyanlarla karşılık verdiler. Alman generallerinin yönetimindeki Osmanlı ordusu, isyanları bastırma gerekçesiyle, Kürdistan’ı yakıp, yıkarak kitlesel kırım yaptılar. Şehir ve kasaba meydanlarında sıram sıram darağaçları kurdular.

Daha sonra Güney Kürdistan’ın kurtuluş hareketine öncülük edecek olan Mele Mustafa Barzani bebek yaşta Diyarbakır Cezaevi’ne girdi, topraklarına dönüşte de ağabeyinin asılarak idamına tanıklık etti.

Kısacası, Türklük adına gerçekleşen darbenin acısını önce Kürtler, ardından kırım fırtınalarıyla Ermeniler çektiler.

Ermeni kırımında Alman rolü

Ermeni meselesi, 1878 yılındaki Berlin Konferansı’yla uluslararası düzeye yükselmişti. “Ermeni yok, dolayısıyla mesele de yok” kestirmeciliği gerekiyordu. Kürdistan’ı tarumar eden Alman subayları, ordunun komutasındaydı.

Genelkurmay Başkanı General Bronsat von Schellrndorf’tu. Emir subayı da Joachim von Ribbentrop... Ribbentrop, daha sonra, Alman Nazi partisinin kurucuları arasında yer aldı. Hitler’in Dışişleri Bakanı oldu. Yenilgiden sonra Nazilerin yargılandığı Nürnberg Mahkemesi’nde insanlığa karşı suç işlemekten mahkum oldu. İdam edilerek öldürüldü.

Nazilerin en önemli adamlarından biri de Cemal Paşa’nın Suriye-Filistin ordusunun kurmay başkanı Franz von Papen’di. Papen, Nazilerin güç kazandığı 1932’de Başbakan oldu. Cumhurbaşkanı Paul von Hindenberg’u iktidarı Nazilere vermeye ikna etti. Kendisi de Başbakan Yardımcısı oldu. Sonra, Kemalistlerle sıkı ilişkileri göz önüne alınarak Büyükelçi olarak Ankara’ya gönderildi. 1939’dan 1944 yılına kadar bu görevde kaldı. Kimi yazarlar, bu dönemi Türk-Nazi işbirliğinin altın yılları olarak tanımlıyor. Türk hükümeti, Nazilerin silah üretiminde ihtiyaç duyduğu krom ve demir cevherini satıp para kazandı.

Yine Papen döneminde, Alman hayranlığı TC’nin her yerinde yaşanıyordu. Ankara’yı baştan başa kateden ******* Bulvarı’ndaki büyükelçiliğinde Nazi Bayrağı dalgalanıyor, Alman subayları Türk okullarında ders veriyor, elçilikte çalışanların topluca gittikleri Özen Pastanesi’nde, Nazi marşı haline gelmiş, “Lili Marleen” şarkısı çalınıyordu.

Papen, karnesi olanların ekmek alabildiği, gece şehirlerin karartıldığı İkinci Dünya Savaşı’nın en kızgın zamanı, 24 Şubat 1942 gecesi, ikametgah olarak kullandığı işgal altındaki Çekoslovakya Elçiliği’nden çıkmış, eşiyle el ele Almanya Elçiliği’ne giderken, onu hedefleyen bir bomba patlamıştı. Suikastçi, Hukuk Fakültesi öğrencisi Ömer Tokat adında, bir Sırbistanlıydı. Fakat, korku ve heyecandan bombayı kurcalarken elinde patlamış, kendisi paramparça olmuş, yere kapaklanan Papen ise olayı bir el ve diz sıyrığıyla atlatmıştı.

Papen savaştan sonra Nürnberg’de kurulan Nazi Suçluları Mahkemesi’nde yargılandı. 8 yıl hapis yattı. 1950’lerde politikaya döndü. Ancak başarılı olmadı. 1969 yılında öldü.

_________________________________________________
"Senin tanrın bana yapılan bu büyük zulmü hoş görüyorsa, o inandığın tanrı değil.

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to melek5810 For This Useful Post:
*Şoreşvan* (31-05-2012), SirfalaS (30-05-2012)
Alt 30-05-2012, 17:40   #2
Kullanıcı Profili
Yeni Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.414
Konular: 2210
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1922
Thanked 1532 Times in 884 Posts
IM
Standart

 
DARBELER SÜRECİNDE KÜRDİSTAN 2

Ahmet KAHRAMAN
Kürtler aldatılmışlıkları ile orta yerde kalmışlardı

Ankara Parlamentosu 10 Şubat 1922’deki oturumunda, “Kürdistan’ın özerkliği” yasasını kabul ediyordu. Lozan görüşmelerine katılan Türk temsilcisi İsmet İnönü de ortaya çıkarak devletin Türkler ve Kürtlerin ortak devleti olacağını tekrarlıyor, ******* ise İzmit’e çağırdığı gazetecilere, Özerk Kürdistan’ın kurulacağını açıklıyordu. Özerklik sözünün, devlet tapusunu alana kadar geçerli olduğu Lozan Anlaşması’ndan sonra anlaşılacaktı.



Kemalistler, İttihatçıların B Takımı’ydı

İttihatçılar, Sultan Abdülhamit’i darbeyle devirip, ülkesini altından çektikten sonra, Asya içlerini fethederek, hayali Kızıl Elma’ya ulaşmak ve Turani Türk imparatorluğunu kurma hazırlıklarına başladılar.

Bu hayali, kafalarına çakan da, Osmanlı ordularına komuta eden ve zaferin kolay olduğuna onları ikna eden Alman Generallerdi. Çünkü Almanya’nın verimli Rusya ovalarına ihtiyacı vardı. Osmanlı orduları kullanılarak, buralara uzanmalıydılar.

Türk ırkçıları ise zaten fetih yapmaya sevdalıydılar. Gerçi onların B takımı olan Kemalistler, daha sonra yıllar yılı “durup dururken emperyalizmin hücumuna uğradık” teranesi tutturacak, galiplerin verdikleri toprakları da, “yedi düvelle çarpışa çarpışa kazandık” diye anlatacaklardı, ama Rusya’ya savaş açarak dünya savaşında cehpe açan İttihatçılardı.

Almanya’nın asker kirası niyetine 25 milyon altın alarak...

Nitekim Çetin Altan bir yazısında, Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’nı ateşlemesini “hiç sömürgesi olmayan Almanya’nın İmparatoru Wilhelm, Orta Asya’ya uzanma amacıyla, İttihatçıları ve özellikle de Enver Paşa’yı bir mancınık gibi kullanmaya kalkması” olarak anlatıyordu.

Sonra, savaş ve sonucunda hiç dahli olmayan Sultan Vahdedin’i suçlu ilan ettiler. Sultanlığın parlamentosuna alternatif olarak Ankara’da oluşan meclis 1 Kasım 1922 tarihinde kabul ettiği bir yasayla, Sultanlığa son verip, onu işsiz, işlevsiz ortada bıraktı. Can derdine düşen Sultan, iki hafta sonra, 17 Kasım 1922 tarihinde, ülkeden ayrılmak zorunda kaldı.

Onu, bir de düşmanla işbirliği ve vatana ihanetle suçlayıp malına, mülküne el koydular...

Sabahattin Selek, Sultan’ın ülkeyi terk etmesi ve Kemalist kurumlaşmayı anlattığı kitabına “darbe” anlamında “Anadolu İhtilali” adını veriyor.

Kürtler aldatılmışlıklarıyla kaldılar Gelin görün ki Kürtler, bu darbenin, kolaylıkla kandırılıp, aldatılmış sonra yüz üstü bırakılmış mağdurlarıydı.

Kolay av, çünkü İttihat ve Terakki’den hakaret görmüş, aşağılanmış, hak ve özgürlüklerinin son kırıntılarını da kaptırmışlardı. Kemalistler ise gasp edilen hak ve özgürlüklerinin tanınacağını vaat ediyor, bu konuda dönülmez kararlara bağlanmış sözler veriyorlardı.

Kürtlerin geleneksel hukukunda “söz” namustu. Dönülmez kutsal yemindi. Fakat, Kemalistlar ağızdan çıkan kelimelerle “söz” vermekle kalmamış, bunun kalıcılığını göstermek için yazıya dökmüş, imza altına da almışlardı.

Daha sonra ******* olan Mustafa Kemal ve heyeti, 1919 yılında Amasya’da Osmanlı Hükümeti’nin temsilcisi Denizcilik Bakanı Salih Paşa ve heyetiyle buluşmuş, yapılan görümelerden sonra, geleceğe dair bir protokol imzalamışlardı. Protokol’ün birinci maddesinde, “Osmanlı devletinin kabul edilen sınırı Türk ve Kürtlerin yaşadığı bölge” olarak tanımlanıyor, devamında Kürtlerin ayrı bir halk olarak aidiyet (ırk)leriyle ve özgürce yaşama, kendilerini geliştirme haklarının teminat altında olacağına yer veriliyordu.

Bu protokolle Kürtlerin geleceği, özerklik şekliyle artık vaat değil, anlaşma ile garanti altındaydı. Buna kanarak Kemalistlere destek verdiler. Erzurum Kongresi’nde geniş katılımla yer aldılar.

Ama aldatıldıklarını anladıklarında ise artık çok geçti.

Koçgiri Katliamı ve sonrası

Kemalistler, 1920’de Ankara’da Sultanlığa alternatif parlamento oluştururken Kürdistan’ın kendi temsilcilerini seçme hakkına sahip olduğunu ilan etmişti. Koçgiri (Sivas) bunun üzerine, merkezden atanan temsilcilere karşı çıkmış, kendi adaylarını göndermede direnmişti.

Topal Osman, Sakallı Nurettin ikilisi Koçgiri’yi talandan sonra harabeye çevirmiş, kadın, çocuk ve yaşlı binlerce insanı katletmişti... Ankara, Koçgiri’nin tutumunu emre itaatsizlik saymış ve Karadeniz şeridinde Rum ve Ermenilere kanlı baskınlar düzenleyen çetenin başı olan, daha sonra Subay üniforması giydirilerek *******’e baş muhafız yapılan Topal Osman ile Türk ordusunun İzmir’e girmesinden beş gün sonra şehrin Rum, Ermeni mahallelerinden başlayarak İzmir’i yangına veren olayın faili Sakallı Nurettin Paşa’nın komutasındaki ordu birliklerini sevk etmişti. Topal Osman, Sakallı Nurettin ikilisi Koçgiri’yi talandan sonra harabeye çevirmiş, kadın, çocuk ve yaşlı insanlardan kaç kişiyi katlettikleri ise resmi belgelerde yer almamıştı.

Koçgiri dehşetinden sonra, parlamento Sakallı Nurettin’i suçlu bulup cezalandırmış, fakat ******* tarafından kurtarılmıştı.

Öte yandan, bu olay Kürdistan’ın özerkliği konusunda bir kırılma noktasıydı. Kürtlerin güveni sarsılmıştı.

Ankara, güven kırıklığını tamir için hâlâ çırpınıyor, her vesileyle özerklik sözünü tekrarlıyordu. Sözün anlamsız kaldığını gösteren bir kırılma noktasıydı. Ama hâlâ özerklikten söz ediliyor, el altında ise yollara önleyici taşlar örüyor, dış desteğin kırılması için Kürtlerle Fransız ve İngilizlerin karşı karşıya getirilmesine, aralarında onarılmaz düşmanlıkların oluşturulmasına çalışılıyordu.

Ankara parlamentosunun 10 Şubat 1922’deki oturumunda, “Kürdistan’ın özerkliği” yasası bile kabul ediliyordu.

Öbür yanda, asıl niyetler başka türlü gelişiyor, ******* parlamentonun 22 Temmuz 1922 tarihindeki gizli oturumunda, şöyle diyordu: “Kürdistan’da, Kürtlerin Fransızlar ve özellikle de Irak sınırında İngilizlerle düşmanlıklarını silahlı çatışmalarla değiştirilmeyecek ölçülere vardırmak, yabancılarla Kürtlerin uyuşmasını önlemek, bir yandan da yerel yönetimler kurarak (Kürtlerin) bağlılıklarını sağlamak, Kürt liderlere askeri ve idari görevler vererek bize bağlılıklarını güçlendirme gibi ilkeler benimsenmiştir.”

Kürtler ikili oyundan habersizdi. Onlar, hâlâ Kürdistan’ın özerk olacağına inanıyorlardı.

Çünkü, sahnedeki söylem başka, perde gerisindeki hazırlıklar farklıydı.

TC’nin tapusunu alma müzakereleri niteliğindeki Lozan görüşmelerine katılan Türk temsilcisi İsmet İnönü de ortaya çıkacak devletin Türkler ve Kürtlerin ortak devleti olacağını tekrarlıyor, ******* ise İzmit’e çağırdığı gazetecilere, Özerk Kürdistan’ın kurulacağını açıklıyordu.

******* aynı dönemde, El Cezire Komutanı’na, göstermelik Kürt yerel yönetimlerinin kurulmasına katkıda bulunması için telgraf çekiyordu.

Artık Kürtlere ihtiyaç yoktu

Özerklik sözünün, devlet tapusunu alana kadar geçerli olduğu Lozan Anlaşması’ndan sonra anlaşılacaktı.

Artık Kürtleri oyalayıp, sessiz tutmaya ihtiyaç yoktu. Özerkliğe dair verilmiş sözler, imzalanmış protokol ve yasa buharlaşıp uçmuş, havaya karışmış, Kürtler aldatılmışlıklarıyla, boynu bükük orta yerde kalmışlardı.

Artık “teklik” söylemi zamanıydı.

Bu arada özgürlükçü olan 1921 Anayasası değiştirilmiş, 1924 Anayasası yürürlüğe konmuş, Kürtlerin varlığı, dili, kültürü yok sayılmış, ülkeleri Kürdistan’ın adı da yasaklanmış, kanlı fetih hamleleri hazırlığına başlanmıştı.

Kürtler, çıkış yolu bulmak, seslerini duyurmaya çabalarken, Ankara, 1924’ün sonlarında bazı liderlerini tutuklayarak karşılık verdi. Dini kimliği ve geniş yığınlardan gördüğü saygıyla Kürdistan’ın en önemli önderlerinden olan Şeyh Said’in ifadesi alındı. Sonra göz hapsine alındı. Şeyh, bunun üzerine Hınıs’taki Kolhisar köyünden ayrılmış, gittiği Piran’da (bugünkü Dicle ilçesi), Kürt geleneğinde onur kırıcı bir muameleyle karşılaşmış, köye gelen askeri birlik yanındaki birkaç kişiyi tutuklamak istemişti. İtiraz ve ricalar sonuçsuz kalmış, sonuçta silahlar patlamış ve Şeyh Said’in adıyla anılan başkaldırı başlamıştı.

Şeyh Said, gelişen kanlı çarpışmalardan sonra, isyancılara dağılma emri vermiş, fakat kendisi yakalanmış, yargılanıp 46 arkadaşıyla birlikte idam edilmiş, ardından dönemin Başbakanı İsmet İnönü’nün deyimiyle “Sel Seferleri” başlatılmış, gezgin birlikler insan avına çıkmıştı. Sel Seferleri’nin köy baskınlarında ilk hamlelerde binlerce kişi yargısız, sualsız öldürülmüş, bine yakın köy yakılıp yıkılarak haritadan silinmişti.

Sel Seferleri, daha sonra bütün Kürdistan’ı kapsamış, her baharda yeni bir hızla, Kürdistan’ın fethi şeklinde tekrarlanmış, 1938 yılının sonunda Dersim kırımıyla noktalanmıştı.

13 yıl boyunca kadın, çocuk, ihtiyar ve direnenleriyle kaç kişinin katlediğine dair istatistikler de tutulmadı. Ancak devletin resmen açıkladığına göre yalnız Bicar bölgesinde (Diyarbakır, Hani, Lice yöresi) bir yılda 2 bin kişi, Geliye Zilan ve dolaylarında ise 15 bin kişi katledildi. Başbakan Erdoğan, 2012 yılında Dersim’de kırılan insan sayısını 13 bin olarak açıkladı.

Bu yıllar, Kürdistan’da ölümden kaçış yollarının kapandığı, çocuklar, kadınların kaçırıldığı ana, babaların kayıp evlatlarını, ayrı düşmüş kardeşlerin birbirini aradığı zaman kesidiydi...

İnönü Dönemi

*******, 1938’de ölünce yerine Bitlisli Kürt Kürüm Ailesi’nden gelme, ama Türk milliyetçisi İsmet İnönü seçildi.

Ancak seçim göreceliydi. Gerçekte, Osmanlı Paşalarından, Kemalist rejimin *******’ten sonra ikinci adamı, eski Başbakan İnönü, darbesel bir yöntemle tepeden inmiş, TC’nin birinci muktediri olmuştu. ******* öldüğünde Başbakan olan Başbakan Celal Bayar, önünü kesmek, tepeye çıkışını engellemek istemiş, fakat Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak yanında yer alınca, İnönü mücadeleden galip çıkmıştı.
Celal Bayar, İsmet İnönü ve Mustafa Kemal *******, aynı zamanda İttihat ve Terakki üyeleriydi...
İnönü, artık tek muktedirdi. ******* döneminde olduğu gibi partisi CHP devlet, devlet CHP’ydi.

İnönü’nün muktedirliği (diktatörlüğü) dünya savaşının başlangıç sürecine denk gelmişti. TC, Hitler’le dostluk ilişkilerini sürdürüp, onun silah yapımında ihtiyaç duyduğu krom ve demir cevherini vermekle birlikte, yansızlığını ilan etmişti. Ancak, yine de TC güven içinde değildi. Her an, herhangi bir sınırda patlama olabilirdi.

İnönü, muhtemel gelişmelere karşı önlem olarak, özellikle Balkan sınırlarını takviye etmiş, orduyu her an savaşa girecek şekilde hazır tutmuştu. Hal böyle olunca, Kürdistan’a sefer imkanı kalmamıştı.

Fakat, “Kürtlerin sırtında sopa eksik edilmemeli” baskı geleneği ırkçı dalgaların yayılması, silah toplama, kaçakçılıkla mücadele, eşkıya takibi, jandarma dayağıyla devam etti.

Irkçılığın en korkunç yansıması Kürtçe konuşma yasağıydı. Şehir ve kasabalardaki bütün devlet personeli, belediye çalışanları Kürtçe konuşanları takip edip, dinlemekle, Kürtçe konuşanı suç üstü yakaladıklarında, yerinde cezalandırmakla yetkiliydi. Çarşıda, pazar yerinde Kürtçe konuştuğu tesbit edilenler, kalabalıkların bakışları altında dövülerek aşağılanıyor, sonra para cezasına çarptırılyor, para cezasını ödeyemeyenler tutuklanıyor, buna rağmen para bulamayan köylülerin eşeği, atı, üstündeki ceketi ya da bir başka eşyası haczediliyordu.

İnönü döneminin en kanlı olayı ise, Ordu Komutanı General Mustafa Muğlalı’nın 1943 yılında, kaçakçılıkla mücadele adı altında Van’ın Özalp ilçesinde 33 Kürt köylüsünü kuşuna dizmesiydi.

Muğlalı, Koçgiri katliam ve talanı nedeniyle parlamento tarafından cezalandırılmak istenince ******* tarafından kurtarılan Sakallı Nurettin Paşa ve Dersim kırımının yürütücüsü Abdullah Alpdoğan’la hısımdı. Ayrıca *******’ün kadro generallerinden ve Menemen olayı mahkemesinin başkanıydı.

23 Aralık 1930 günü Menemen kasabasına gelen beş bağ budayıcı, esrar içtikten sonra camiye gidip namaz kılmış, bunlardan Derviş Mehmet bu arada “Mehdi” olduğunu, şeriat ordusunun ülkeyi kurtarmak üzere yolda olduğunu bağırmış, olay duyulunca devlet gücü müdahale etmek istemişti. Fakat, esrarkeşler üstlerine gelen yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay’ı yakalayıp öldürünce, olay “gerici isyan” ilan edilmiş, *******’ün emriyle Sıkıyönetim ilan edilmiş, sanıkları yargılamak üzere askeri mahkeme kurulmuştu.

Mahkeme Başkanı Mustafa Muğlalı’ydı. Esrarkeşlerle birlikte, farklı şehirlerden çoğu birbirini de tanımayan sanıklardan 28’i yargılanmadan sonra idam edilmişti.

Daha sonra terfi ederek yükselen Mustafa Muğlalı, ordu komutanıyken, 1943 yılında, İran’a koyun kaçakçılığı yapmakla suçladığı 33 köylüyü kurşuna dizdirmiş ve devlet katliamın üstünü kapatmıştı.

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti (DP) İnönü’ye hesap sormak üzere olayı tazelemiş, ancak onu değil, General Muğlalı’yı yargılayıp, mahkum etmekle yetinmişti. Bu olay, Kürdistan’da üstü açılarak mahkemeye taşınmış, insanlığa karşı işlenmiş ilk ve son suçtu. Geliye Zilan’dan Dersim’e uzanan soykırımlardan hiçbiri irdenlenmeyecek, bu konuda kimseye soru sorulmayacak, dahası sorulması da yasaklanacaktı...

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to melek5810 For This Useful Post:
*Şoreşvan* (31-05-2012), SirfalaS (30-05-2012)
Alt 30-05-2012, 17:42   #3
Kullanıcı Profili
Yeni Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.414
Konular: 2210
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1922
Thanked 1532 Times in 884 Posts
IM
Standart

 
DARBELER SÜRECİNDE KÜRDİSTAN 3

Ahmet KAHRAMAN
Ve tehlike çanları çalıyor
Almanya ve Japonya’nın teslim olmasıyla büyük dünya savaşı bitmiştı. Dünya, büyük yıkımdan sonra yeniden yapılanıyordu.

Amerika Batı denilen kapitalist, Rusya (Sovyetler Birliği) da Doğu (Sosyalist) blokun lideri olarak ortaya çıkmıştı. İki kutuplu dünyada, her rejim, meşrebine uygun safta yer alıyordu.

Batı bloku, Avrupa’yla bir bütün, daha kalabalık ve daha zengindi. Amerika, savaş artığı mal ve malzemeleri, “Marşal Planı” adıyla yandaşlarına sunuyor, bir yandan da yeni dünya düzeni adına, Birleşmiş Milletler (BM) örgütünün kuruluş çalışmalarını sürdürüyordu.

Hitler rejimini gönülden desteklemiş, ekonomik bağlarını pekiştirerek sürdürmüş Türk devleti, yenildiklerini görünce savaş ilan etmiş, ikinci bir sıçramayla da Amerika’ya yanaşmaya başlamıştı. Şimdi, Marşal Planı nimetlerinden yararlanmak ve BM’ye katılmak istiyordu.

Ancak, iki blok arasındaki soğuk rüzgarların giderek hızlandığı, derinlerde sessiz savaşın kızgınlaştığı bu dönemde, Amerika’nın bir şartı vardı:

Demokrasi...

Çünkü Amerika, soğuk savaş döngüsüne hız veren propagandasında, özgürlüklerin güvencesi olarak, demokrasinin seçimsel düzenini gösteriyor, bununla Doğu blokunda demokrasinin bulunmadığını savunuyordu.

İnönü, iki ara bir dereye sıkışmıştı. Ya Amerika’nın yanında yer alıp, yardımlardan faydalanarak kendini güvenceye alacak, ya da kızdırmaya başladığı Stalin liderlğindeki Sovyetler’le karşı karşıya gelecekti. İnönü, diktatörlüğün kişisel nimetlerini tehlikeye atma pahasına, Amerikan şemsiyesini tercih etti. 1946 yılında, “demokrasi” söylemi ile diktatörlük hukuku zemininde, çok partili sisteme geçildiğini açıkladı.

Hemen ardından, siyasi partiler kurulmaya başlandı. Bunların içinde, en gür seslisi, en popüleri Demokrat Parti (DP) idi.

DP’nin lideri eski İttihatçı “komitacı” (çeteci) diktatörlüğün en güveniri olarak Trakyalı Pomak eski Başbakan Celal Bayar’dı. İktidarının Başbakanı olacak Adnan Menderes hariç, yakın adamları, ikinci düzey lider kadroları diktatörlüğün yürütücüleriydi. Bir bakıma İsmet İnönü fikriyatının yarısı, ama ona karşı demokratlık yarışındaydılar.

DP, 1946’da yapılan ilk seçimde, önemli bir varlık göstermesine rağmen iktidar olamadı. 1950 seçimlerini ise büyük bir farkla kazandı.

Oy pazarı meydanlarında, birdenbire “sevgili vatandaş”, hatta Türklerle eşit haklara sahip yurttaş oluvermiş Kürtler, geçtikleri onca acılı köprüden sonra, DP’ye destek veriyorlardı. Sadece zulüm göregelmiş Kürtler, diktatörlük günlerinde yaşadıklarıyla Bayar ve adamlarını görmüş Kürtlerin, şimdi destek vermeleri sebepsiz değildi. Çünkü, birinci öncelikleri acımasız rejimin yere serildiğini görmekti.

Ayrıca DP, onlara şefkatle yaklaşıyor, fısıltılı konuşmalarında zulüm gördüklerini söyleyerek sempati topluyorlardı. Dahası, diktatörlük günlerinde ayak altı olup ezilmiş, sürgünlerde sürünmüş kurşun artığı kimi Kürtler, DP listelerinde adaydı. 1950 seçimlerini ise büyük bir farkla kazandı. DP, Kürtlerin oyunu almak için, 1920’lerden beri iteklenmiş, pek çok bireyi öldürülmüş, kalanları sürgünlere gönderilmiş bazı ailelere kucak açmış, tek parti diktatörlüğünün düşman gözüyle baktığı kişilere, aday listesinde yer vermişti.

Doğrusunu söylemek gerekiyorsa eğer, DP iktidarının ilk aşamaları farklıydı. Zulüm kolonları gevşemişti. Hatta, katil Generallerden Mustafa Muğlalı’yı yargılayıp, mahkum ettiği için sempati, minnet bağlılığına dönüşmüştü.

Tehlike çanları

Ama zaman aktıkça, dünün düşmanca alışkanlıkları kendini göstermeye başladı. Özellikle Cumhurbaşkanı Bayar ve yakın kadroları, ortada herhangi bir örgütlenme, kıpırtı olmadığı halde Kürt tehlikesini körüklemeye başladılar.

Kürt ve Kürtçe’nin “k”sinin bile yasak olduğu dönemde, Musa Anter’in “Kımıl” başlıklı yazısı tehlike çanlarının açıktan açığa çalmasına önayak oldu. Anter, 1958 yılında, Fransa’da hukuk doktorası da yapmış Canip Yıldırım’la birlikte Diyarbakır’da “İleri Yurt” adında bir gazete yayımlamaya başlamışlardı. Musa Anter’in, 31 Ağustos 1959 tarihinde yayımlanan yarı Türkçe, yarı Kürtçe “Kımıl” başlıklı yazısı, ülkede sanki uzaylılar işgale gelmiş gibi bir hava yaratmıştı.

Oysa yazı, küçük bir hikayeydi. Kürt kızının, köye gelen çerçiden değiş-tokuşla (trampa) alış-veriş yapmak için, buğday götürmüş, ancak buğday kımıl böceği tarafından sömürülüp, içi boşaltıldığından beğenilmeyip, geri çevrilince hayalkırıklığıyla kalmıştı.

Yazar, bu olayı anlattıktan sonra, küçük kıza Kürtçe seslenerek, üzülmemesini söylüyor, “kımıl zararlısıyla mücadele edecek gençlerin yetişmekte” olduğu söylüyordu.

Yazının yayımlanmasından birkaç gün sonra, dönemin en çok satan gazetelerinden “Yeni Sabah”, 4 Eylül 1959 günü kara haber veren “Diyarbakır’da bir gazete Kürtçe şiir yayımladı” manşetiyle çıkmış, devletin acil olarak müdahale etmesini istemişti.

Cumhuriyet gazetesi, ertesi günkü sayısında, imzasız bir yazıyla ses vermiş ve “doğu illerimizin birinin merkezinde çıkan bir gazete, anlaşılmaz sebeplerle Kürtçe şiir yayınlıyor” cümlesiyle karşı yayına geçmiş, CHP’nin yayın organı Ulus Gazetesi de, ona katılmıştı.

Ulus’un yazarı Selami İzzet Sedes, gazetenin yayını için kağıt satan iktidarı suç ortağı yapıyordu.

Musa Anter’in kişiliğinde, Kürtlerin üstüne seferle ortalık toz ile duman içindeyken, neyseki AKP döneminde olduğu gibi basın tümüyle yandaş değildi. Demokratça ses verenler de vardı. Akşam gazetesinin iki yazarı Müşerref Hekimoğlu ve Fikret Adil bunlardan ikisiydi. Yazarlar, insanların istedikleri dille duygu ve düşüncelerini anlatmalarının doğal hakları olduğunu, buna rağmen yapay fırtınalar yaratılmak istendiğini işliyorlardı.

Bir başka insani ses de, beklenmedik şekilde, Ödemiş’ten çıkıyordu.

“Ödemiş Cephe” gazetesi, ironik bir dille ırkçı yayınlarla alay ediyor ve şöyle diyordu:

“İstanbul gazeteleri kiyamet koparıyor. Diyarbakır’da çıkan İleri Yurt gazetesi Kürtçe bir şiir yayınlamış. Bakın küstaha! Genelevlere ‘welcome’ diye Amerikanca yazılan memleketimizde, Kürtçe şiir Batılı şerefimize dokunacak.”

Bu arada savcılık harekete geçmiş, Kürtçülük suçu işlediği gerekçesiyle Musa Anter hakkında, ceza davası açmıştı. Ancak her şeye rağmen, DP iktidarı savcısı AKP iktidarının savcılarının 2012’deki toptancılığıyla kestirmeden gitmemiş “örgüte üye olmasa da, örgüt propagandası” deyip Musa Anter’i tutuklanmamıştı. Anter, yargılanma maratonundan sonra beraat etmişti.

Devletin bunalımı ve Bayar’ın Kürtleri ‘Ez’ emri

General Abdülkerim Kasım liderliğindeki askeri cunta, 1958 yılında Irak’taki Krallık rejimini devirmiş, Kürdistan’ın
Zaman aktıkça, dünün düşmanca alışkanlıkları kendini göstermeye başladı. Özellikle Cumhurbaşkanı Bayar ve yakın kadroları, ortada herhangi bir örgütlenme, kıpırtı olmadığı halde Kürt tehlikesini körüklemeye başladılar. Kürt ve Kürtçe’nin ‘k’sinin bile yasak olduğu dönemde, Musa Anter’in ‘Kımıl’ başlıklı yazısı tehlike çanlarının açıktan açığa çalmasına önayak oldu özerkliğini tanıyarak, ayaklanmanın son bulmasını sağlamıştı. Ama Arap ırkçılığı, Kürdistan’a otonomiyi içine sindirememiş, General Savaf liderliğinde ayaklanmış, Mart 1959 tarihinde, Türkmenlerin desteğiyle, Kürtlerle çatışmaya başlamış, Irak’taki olaylar, içeride Kürt düşmanlığını bir anda alevlendirmiş, Ankara Kürtlerin varlığını yadsıyan ve onların soydaşları yokmuşçasına bir tutumla “Türkmen soydaşlara sahip çıkma” adına hareketlenmişti. CHP Milletvekili Asım Eren, bir önergeyle, Irak’ta olanlara karşılık, misillemede bulunulmasını istemiş, bir grup Kürt üniversite öğrencisi de “Türkiye Kürtleri” imzasıyla, Eren’i protesto etmişlerdi.

Uzun yıllardan sonra, ilk defa Kürdistan’ın varlığı ve Kürtlerin sorunları gündeme geliyordu.

Öte yandan, İttihatçılardan beri Türk rejimi, ne zaman bünyesindeki ekonomik ve sosyal sorunlar depreşip bunalıma girse, iç ya da bir dış mesele bulunup, kamuoyu dikkati oraya çekiliyor, asıl sorun unutturuluyordu.

Türk sistemi 1959 yılında siyasal ve sosyal sorunların dar boğazındaydı. Kitlesel hoşnutsuzluklar sokağa taşmış, ekonomideki tıkanıklık, ekmek, akar yakıt gibi temel maddeleri karneye bağlayacak kıtlığa varmıştı. Bu kertede, kamuoyunu meşgul edecek, Türklerin milliyetçi duygularını şahlandıracak olay aranırken Kürdistan meselesi gazete sayfalarına taşmaya başlamış, Cumhurbaşkanı Celal Bayar harekete geçmişti.

Bayar, 1959 yılında devletin harekete geçip, Kürtlere vurulacak darbe için yol gösterici ve ortadan kaldırılacak liderleri belirleyici nitelikte bir rapor sipariş ediyordu.

Asker, polis işbirliğiyle hazırlandığı anlaşılan raporda, Kürt hareketlerinin bir özeti yapılıyor, Kürtlerin örgütlü mücadele için son dönemde yeni yöntemlere başvurdukları belirtiliyor, hareketin köreltilmesi istenirken öncü rolü oynayan 43 Kürt’ün adı sıralanıyordu.

Raporda, Kürtlere karşı devletçe alınması gereken önlemler şöyle anlatılıyordu:

“Şark (Kürdistan) bölgesindeki istihbarat faaliyeti ve (Kürtleri) ajanlaşma işinin takviyesi ve bu bakımdan daha büyük fedakarlıklara katlanılması lazımdır. İstanbul’daki gençlik esaslı bir kadro ile ve ajanlarla, hepsinden önce de bazı Türkçü liderlerle murakabe (denetlenmeli) edilmeli ve kılavuzlanmalıdır. Türk ve Kürt kültürü arasındaki fark görünmez şekle sokulmalı ve onların tertip ettiği Şark (Doğu) geceleri, folklor ve kültür gayretleri eğitim ve kültür sistemimize göre ele alınıp, Türk kültürüne teşmil (benzetilmesine) edilmelerine çalışılmalıdır. Yeni teknik imkanlardan faydalanılarak yayın yapan üç dış radyonun dinlenmesi önlenmelidir. Posta sansürü Kürtlerin haberleşme ve yayınlarına karşı geniş ölçüde işletilmelidir. Bunlarla uyumlu olarak politik müdahale ve karıştırmalar da düzenlenmelidir.”

Bayar’a sunulan rapor sözde kalmıyor, derhal yürürlüğe konuyordu. Bu arada entrikalar çevriliyor, Kürtlerden oluşan bir ajan ağının oluşumuna hız veriliyordu. 1980’lerde ajanlaştırma, korucu birlikleriyle takviye ediliyor, başından beri uygulanan sansür ise cinayetler zinciri, gazete binası ve tesislerinin havaya uçurulması boyutlarına vardırılıyordu.

Kürdistan Arjantin’de de olsa...

AKP iktidarının Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a atfen bir yandaş dergide yayımlanan, ancak daha sonra da yalanlanmayan “Kürt devleti Arjantin’de de kurulsa karşı çıkarız” sözü vardır.

Aslında bu söz, İttihatçılar ve onların devamı Kemalistlerin görüşlerine bağlılıktı. Kürt düşmanlığı geleneğinin devlet politikası olarak sürdürülmesi...

İttihatçı gelenek gereğince, Kürtlerin bastırılması konusunda komşu ilkelerle yaygın bir işbirliğine girildi. İran ve Irak’ı kapsayan anlaşmalar gereğince, onların Kürtleri kıran uygulamalarına destek verildi.

Irak’taki Saddam Hüseyin rejiminin Kürtlere karşı yürüttüğü Enfal adındaki soykırım hareketi Turgut Özal rejiminden destek gördü. Halepçe Katliamı’ndan sonra, Birleşmiş Milletler’de Irak tezlerini savunan başlıca ülke TC idi.

Celal Bayar’a sunulan raporda, Kürtlerin ezilmesi için komşularla işbirliğinin pekiştirilmesi öneriliyor, şöyle deniliyordu:

“İran’la bu konudaki işbirliğinin güçlendirilmesi lazımdır. Irak devleti Kürtlerle mücadeleye ikna olunmalıdır.”

Bu arada ilk hamlede tutuklanması gereken 43 Kürt’ün ismi sıralanıyordu. Garip ama, tutuklanarak bertaraf (ortadan kaldırılacak) 43’ler arasında DP milletvekilleri de vardı.

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to melek5810 For This Useful Post:
*Şoreşvan* (31-05-2012), SirfalaS (30-05-2012)
Alt 30-05-2012, 17:43   #4
Kullanıcı Profili
Yeni Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.414
Konular: 2210
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1922
Thanked 1532 Times in 884 Posts
IM
Standart

 
DARBELER SÜRECİNDE KÜRDİSTAN 4

Ahmet KAHRAMAN

İstanbul’da askeri kışlaya kapatılan sanıklar, dayanılmaz işkencelerden geçtiler. Mehmet Emin Batu, işkencede mide kanaması geçirip öldü. Ellerinde 49 sanık kaldı. O nedenle olay, 49 davası olarak tarihe geçti. Musa Anter, anılarında ‘tam 195 gün hücrede kaldık’ diyor, hücrelerin ilk çağlar zindanını andırdığını yazıyordu


Kürtler ilk çağ zindanlarında!

Türk rejimi ne zaman kendi bunalımlarıyla sarsılsa, toplum “Komünist tevkifatı” adı verilen toplu tutuklamalarla oyalanıp, dikkatler asıl sorundan kaydırılıyordu.

DP iktidarı da, aydınlara işkence olan bu kolay yolu izlemiş, hatta komünizmle mücadele konusunda Amerika’yla yarışa geçmiş, karı-koca Rozenberglerin idamından sonra, “bizim neyimiz eksik” denircesine, Hayati Karaşahin adındaki bir emekli subayı yakalayıp, Rus casusu suçlamasıyla asmışlardı.

Ama, komünist avı artık kanıksanmış, toplu tutuklamalar ilginç olmaktan çıkmıştı. Yeni bir korku dalgası gerekliydi. Aranan korkuluk, yavaş yavaş kıpırdamalarla ses vermeye başlayan Kürtlerdi.

Basın, baskın vuruşundan önce Kürt tehlikesi harmanları savurmaya, Afrika savanalarında kutup ayısı yakalanmış misali, Kürtçülerin görüldüğü, bazılarının ele geçirildiğine dair haberler yayımlanmaya başladı.

1950’lerde, 1920’lerde başlayan, dünya savaşına kadar süren Kürt kırımının kurşun ve kılıç artıkları, hâlâ yaşıyordu. Fakat, Kürdistan sessiz, hareketsizdi. Türk basınında yankı bulan Musa Anter’in yazısı ve kaç kişiden ibaret oldukları bilinmeyen üniversiteli gençlerin “Türkiye Kürtleri” ibareli bildirisi, ilk yaprak kıpırdaması niteliğindeydi.

Güneyli Kürtlerin Irak rejimine karşı sürdürdükleri mücadele ve elde ettikleri kazanımların hıncı bile “el altındaki Kürtlerden” alınmaya çalışılıyordu. Güneylileri örnek alıp, ayaklanma başlatacağı korkusu, devletin doruklarında dolaşıyordu.

DP iktidarı elini çabuk tutup, aralarında kendi milletvekilleri de bulunan birkaç Kürdü ipe çekip, yandaş Türk ırkçılarının şoven duygularını emzirerek güç kazanmak, öbür yanda dikkatleri Kürtlerin üstünde toplayarak ekonomik ve sosyal bunalımı unutturmak istiyordu. Bir bakıma, tek taşla iki kuşu bir arada vurmak...

Ayrıca, DP iktidarının geçmişi pek temiz değildi. 6-7 Eylül 1955 yılında İstanbul ve İzmir’deki Ermeni, Rum ve Yahudilere karşı düzenlenen toplumsal linçten sabıkalıydı. Bu olaylar, hukuku pek önemsemediği ve gerektiğinde ırkçı kıyımda diktatörlüğü aratmayacak yapıda olduğunun kanıtıydı.

49’lar Davası

Fakat, iktidar kendi milletvekillerinin aralarında bulunduğu 43 kişilik listeye şimdilik ilişmiyor, bunların yerine çoğu birbirini tanımayan, aralarında öğrencilerin de bulunduğu 50 kişiyi, yarım yüz yıl sonra AKP iktidarının da tekrarladığı gibi “TC’yi bölüp parçalamak ve Kürt devleti kurmaya hazırlanmak” suçlamasıyla toparlayıp hapsediyordu.
Mehmet Emin Batu, işkencede mide kanaması geçirip öldü. Ellerinde 49 sanık kaldı. O nedenle olay, 49 Davası olarak tarihe geçti. Musa Anter, anılarında ‘tam 195 gün hücrede kaldık’ diyor, hücrelerin ilk çağlar zindanını andırdığını yazıyordu... Aradan yarım yüz yıl geçmesine rağmen, AKP iktidarının Kürtlere uygun suç üretip, boyunlarından aşağıya sallandırma konusunda, DP kafasından fazla yaratıcı olmadığı bu arada ortaya çıkıyordu. AKP iktidarı, yarım yüz yıl sonra Kürtleri cezaevine doldurarak sindirme proğramını uygularken kefiyeli (onlar puşu diyorlardı) adam kovalayıp yakalıyor, ağzı açıkken polis kamerasına takılanları suçlu ilan ediyor, pabuçları suçlu ve suç delili diye tutukluyordu.

DP iktidarı, kiminin evinde Barzani fotoğrafı, bazılarınınkinde Kürdistan haritası, dahası bağımsız Kürdistan’ın kuruluş belgelerinin ele geçirildiğini açıklıyordu.

İstanbul’da askeri kışlaya kapatılan sanıklar, dayanılmaz işkencelerden geçtiler. Mehmet Emin Batu, işkencede mide kanaması geçirip öldü. Ellerinde 49 sanık kaldı. O nedenle olay, 49 Davası olarak tarihe geçti.

Musa Anter, anılarında “tam 195 gün hücrede kaldık” diyor, hücrelerin ilk çağlar zindanını andırdığını yazıyordu.

Bu arada askeri cunta, 27 Mayıs 1960 tarihinde DP iktidarını devirip, ülke yönetimini ele geçirmiş, ilk iş olarak siyası af ilan etmiş, ancak onlar kapsam dışı kalmışlardı.

Sanıklar, uzun bir tutukluluktan sonra, 3 Ocak 1961 günü askeri mahkemede yargılanmaya başladılar. Savcı, 15 kişi hakkında idam cezası istiyordu. İdamı istenenler şunlardı:

Şevket Turan, Naci Kutlay, Ali Karahan, Yavuz Çamlıbel, Ziya Şerefhanoğlu, Medet Serhat, Sait Elçi, Sait Kırmızıtoprak, Yaşar Kaya, Haydar Aksu, Fadıl Budak, A. Efem Dolak, Musa Anter, Canip Yıldırım ve Mehmet Bilgin.

Fakat, ellerinde idamlara haklı gerekçe olacak kanıt yoktu. Yargılama dolambacı, 30 Nisan 1964 günü, kanıt yokluğundan tüm sanıkların beraatıyla sonuçlandı. Askerî Yargıtay kararı bozunca, yargılama tekrarlandı. Mahkeme 1965’te sonuçlandı. Daha önce idamı istenen sanıklar, “milli duyguları yok etmeye ve zayıflatmaya matuf cemiyet kurma” gerekçesiyle 16 ay hapis, 5 ay 10 gün sürgün cezasına çarptırılmıştı. Diğerleri ise beraat etmişti.

Darbeciler ve Sivas Toplama Kampı

27 Mayıs 1960 darbecileri, iktidarın bütün seçilmişleri ve yönetim kadrolarıyla hükümet üyelerini tutuklamış, fakat onlara destek veren iş, sermaye ve toprak sahibi çevrelere dokunmamışlardı. Kürtler, bir kere daha didişmede ayak altında kalıp, çiğnenen olarak suçlu gibi tutukluydu.
Sivas Kampı sürgünü Kürt ileri gelenleri... Her zamanki gibi yeni Kürdistan seferinde basın yine öncü, akıncı güç, savaş tamtamıydı. Darbeden hemen sonra gazeteler, durup dururken Hakkari, Van, Siirt, Mardin, Diyarbakır bölgelerinde, Barzani hareketine destek eylemlerinin görülmeye başladığını yaymaya başlamışlardı. Türk düşmanlığı, ve onları nişan tahtasına oturtmak, bir kere daha vatanseverlikti.

Cumhuriyet gazetesi, darbeden dört gün sonra (31 Mayıs 1960), “sabık (eski) iktidar (DP), Şeyh Said’in oğlunun Rus yapısı ciple Doğu’da propaganda yapmasına göz yummuştur” manşetiyle, seferin ayak seslerini duyurmuştu..

Askeri yönetim, İttihat ve Terakki’nin “ilerici” söylemiyle, ertesi gün (1 Haziran 1960) Kürdistan’da genel taarruza geçmiş, kendince halkı sömüren toprak ağalarını, aşiret reisleri, şeyhleri etkisizleştirme gerekçesiyle toplam 485 Kürt önde geleni tutuklayıp, Sivas’daki Kabakyazı Askeri Kışlası’na kapatmaya başlamışlardı. Basın olayı, “ağalık ve şeyhlik düzeninin yıkılması” olarak işliyordu. Askeri cunta olan Milli Birlik Komitesi (MBK) bu arada yayımladığı bildiriyle Kürtlere meydan okuyor ve “Türkiye’nin bütün olarak yalnız Türklerin vatanı olduğunu” haykırıyordu.

Darbenin yükü, toplumsal ve siyasal olayların günahı, adeta Kürtlerin omzuna yüklenmiş, tutuklananların malları satışa çıkarılmıştı. Fakat, Kürtlerin dar günde dayanışmaya dair gelenekleri, bu arada bir kere daha yeşermiş, kimse mallara alıcı çıkmamış, almak isteyenleri de caydırarak, yakınlarında kalmasını sağlamışlardı.

Sivas Kampı’na kapatılanlardan bazılarının çocukları ve yakınları daha sonra farklı bir çizgide ilerleyecek, içlerinden Türk ırkçıları da çıkacaktı.

Örneğin Abdurezak Ensarioğlu’nun ailesinin devamı, kesintisiz olarak sistemin yanında yer alacaktı. Zeki Bayar’ın yakın akrabası Oktay Vural, 2012 yılında Türk milliyetçisi MHP’nin parlamento grup başkanıydı. Hüseyin Doğan’ın oğlu İzzettin Doğan, Alevileri Cem vakfında örgütleme uğraşı veren bir başka Türk milliyetçisiydi. Bayburtlu Naci Tuğ’un oğlu, 12 Mart 1971 darbesinin askeri mahkemesinde, Türk milliyetçiliğine ilişkin sloganlar haykırarak Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını savunan savcıydı. Baki Tuğ daha sonra Demirel tarafından milletvekili, ardından bakan yapılacaktı.

MBK, yaklaşık dört ay sonra, 7 Ekim 1960 tarihinde yayımladığı bir kararla 485 kişiden 55’ni, 33 ay ile sürgün etti. TC tarihine 55 Ağa olayı olarak geçen sürgün listesinde yer alan Kürtler şunlardı:

1-İbrahim Abikoğlu, 2- Hacı Topo Aktoprak, 3- Zeki Bayar, 4- Faik Bucak, 5- İsmail Hakkı Bucak, 6- Hacı Ali Bucak, 7- Mehmet Cemal Bucak, 8- Mithat Bucak, 9- Hasan Abik Bucak, 10- Ali Abik Bucak, 11- Bekir Bucak, 12- Reşit Çeçen, 13-Mehmet Dal, 14- Abdulkadir Ekinci, 15-Abubekir Ertaş, 16- Mahmut Ertaş, 17- Bahattin Erdem, 18- Abdurrezzak Ensarioğlu, 19- Sait Ensarioğlu, 20- Şeyh Ali Fırat, 21- Şeyh Selahattin Fırat, 22- Şeyh Gıyasettin Fırat, 23- Şeyh Ahmet Fırat, 24- Mehmet Fuat Fırat, 25- Faruk Fuat Fırat, 26- Mehmet Emin Fırat, 27- Halil Fırat, 28- Ömer Fırat, 29-Gıyasettin Fırat, 30- Hüseyin İleri, 31- Zeynel Abidin İnan, 32-Mustafa Işık, 33- Kinyas Kartal, 34- Abdulbaki Kartal, 35-Hamit Kartal, 36-Bala Kartal, 37- Şeyh Mehmet Emin Karadeniz, 38-Cemil Küfrevi, 39- Zeki Cemil Küfrevi, 40-Abdülbaki Karakuş, 41- Feyzullah Keskin, 42- Mehmet Kayalar, 43- Abdullah Öztürk, 44- Ferzende Öztürk, 45- Osman Öztürk, 46- Köroğlu Öztürk, 47- Şamil Peker, 48- Sait Ramanlı, 49- Kubbettin Septioğlu, 50- Zeynel Turanlı, 51- Cafer Yağızer, 52- Mecit Yalçın, 53-Derviş Yakut, 54- Kazım Yıldırım, 55- Süleyman Yıldırım.

Geriye kalanların 193’ü, 21 Kasım 1960 tarihinde serbest bırakılıyor, 227 kişi ise dokuz ay sivas askeri kışlasında tutulduktan sonra, ülkelerinden uzak değişik illerde gözetim altında tutuluyor, Ekim 1963 tarihinde çıkan afla evlerine dönebiliyorlardı.

Koçero masalı

1960 darbesinden bir yıl sonra (15 Ekim 1961) yapılan seçimlerde, hiçbir siyasi parti tek başına iktidar olamamış, çoğunluğu yakalayan CHP’nin lideri İsmet İnönü’nün başkanlığında, devrik DP’nin mirası üzerinde inşa edilmiş Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi’nin (YTP) katılımıyla koalisyon hükümeti yönetime geçmişti.

Ancak koalisyon, aykırı renklerden yamalı bohçayı andırıyordu. Uyum yoktu.

Kimi yazarların deyimiyle “kafasının içinde kuyrukları birbirine değmeyen kırk tilki dolaştıracak kadar kurnaz” olan İnönü, uyumsuzluğu çeşitli manevralarla gölgeliyordu. Kürtler, bu manevra konularından biriydi.

Çeşitli nedenlerle devletten kaçıp, dağlara sığınan Kürtlere “eşkıya” deniyordu. Bu dönemde, Kürtlerin “firar” dedikleri pek çok kaçak dolaşıyordu, dağlarda. Bunların içinde, Türk basını tarafından işlene işlene üne kavuşuturulmuş biri de vardı: Koçero...

Koçero, babasını döven akrabasını vurup, “firara” çıkmış, Siirtli bir köylüydü. 13 yıl boyunca yarı kaçak yaşadıktan sonra, 31 yaşındayken tuzağa çekilip öldürülen Koçero, Türk basınının efsaneye dönüştürülmüş bir eşkıya tipiydi. Tiyatro sahneleri, meyhane masalarında bile namı çınlıyordu.

Dönemin ünlü şairlerinden Hasan Hüseyin, “Koçero- Vatan şiiri” adında bir şiir yazmış, bu şiirin yer aldığı kitaba da “Koçero vatan şairi” adını vermişti.

Gazeteler ise hakkında aralıksız hikayeler uyduruyordu. Gazetelerden biri, “Koçero görüldü” manşetiyle çıkıyorsa, öteki “Jandarma izini buldu” ya da “Koçero yine jandarma çemberini yarıp, kaçtı” manşetini çekiyordu.

Başbakan İnönü de, Koçero’nun kişiliğinde, “eşkıya” söylemine sarılmıştı. Paşa, gazeteciler sordukça ve sırası geldikçe eski günleri anarcasına “Doğuda eşkıyalığı kökünden kazıyıp, huzur tesis edeceğiz” diyordu.

Koçero masalı, bir bakıma gelecekte başlayacak insan avına alıştırma hazırlığıydı.

Bunalım günlerinde 23’ler olayı ve Azizoğlu-Bekata kavgası

İsmet Paşa, *******’ten emanet ordunun dokunulmaz ilahı olmasına rağmen, sistemin bunalımından yararlanan subaylar, iktidarı devirmek için cuntalar oluşturuyordu. Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir’in başında bulunduğu cunta, bir yıl önce darbe denemesinde bulunmuş, başarısızlığa uğrayınca emekliye ayrılmıştı. Ancak, darbe sevdasından vazgeçmemiş, 1963 yılında yeniden ayaklanma başlatmış, bu kez yakalanıp, askeri mahkemede yargılanmış ve yardımcısı Binbaşı Fethi Gürcan’la birlikte asılmıştı.

İçişleri Bakanı CHP’li Hıfzı Oğuz Bekata, Aydemir ayaklanmasından yaklaşık bir ay sonra, Senatör Joseph McCarthy’nin 1950’lerde Amerika’da estirdiği Komünist tehlikesine benzer bir hamleyle, her yerde Kürtçü arıyordu. Bir görüşe göre, amaç Kürt tehlikesini öne çıkarıp, birkaç kişiyi astırarak, Aydemir’i kurtarmaktı.

Bir gecede 23 kişi tutuklanmıştı. İçlerinden bazıları 49’lar davasının sanıklarıydı. Bunlardan Musa Anter, 49’lar davası Kürt milliyetçisi, bu furyada ise Komünistti.

Bekata hamlesi, çok geçmeden, Yeni Türkiye Partisi (YTP) kontenjanından Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı olan Diyarbakır Milletvekili Yusuf Azizoğlu’na da ulaştı.

Tıp doktoru olan Azizoğlu, öğrencilik yıllarından beri Kürdistan meselesiyle yakından ilgiliydi. Musa Anter, Canip Yıldırım ve diğer tanınmış Kürt aydınlarıyla yakın arkadaştı. Silvan Belediye Başkanlığı’ndan sonra milletvekili seçilmişti.

Bekata, “elimde MİT raporları var” diye bağırıyor, Azizoğlu’nun başında bulunduğu bakanlığın “şüpheli” Kürt derneklerine yardımda bulunarak, Kürtleri koruduğunu söylüyor, onu “vatana ihanetle” suçluyordu.

Basın iki bakan arasındaki söz duellosunu, “Bekata-Azizoğlu kavgası” başlığı altında tefrika ediyor, Başbakan İnönü ise susuyordu.

İki Bakan arasındaki en sert tartışma, CHP Konya Milletvekili İrfan Baran’ın genel görüşme istemli önergesinden sonra parlamentoda yaşanıyor; Azizoğlu, Bekata’yı yalancılık ve iftira atmakla suçluyordu.

Tartışma Azizoğlu’nun ağırlığıyla son buluyor ve 23’ler hapisten kurtuluyordu. Azizoğlu bundan sonra Diyarbakır’a gidiyor ve şehrin tarihinde, o güne kadar görülmemiş bir gösteriyle karşılanıyor, kilometreler boyunca omuzda taşınıyordu.

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to melek5810 For This Useful Post:
*Şoreşvan* (31-05-2012), SirfalaS (30-05-2012)
Alt 31-05-2012, 20:03   #5
Kullanıcı Profili
Yeni Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.414
Konular: 2210
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1922
Thanked 1532 Times in 884 Posts
IM
Standart

 
DARBELER SÜRECİNDE KÜRDİSTAN 5

Ahmet KAHRAMAN
Kürt gençleri, 1967 yılında TİP yönetiminin desteğiyle, TC tarihinde bir ilki gerçekleşiyor ve ‘Doğu Mitingleri’ adı altında Kürdistan sorununu dalgalandırıyorlardı. ‘Doğuya hapishane değil fabrika’ sloganıyla Silvan’da, Diyarbakır’da, Siverek, Batman, Dersim, Ağrı, Erzurum, Ankara’da düzenlenen kitlesel gösteriler, asker, sivil oligarşiyi tedirgin etmiş, Demirel hükümetinin kararı üzerine, ordu Kürtlere gözdağı vermek üzere harekete geçmişti.


Uyuyan Kürdistan uyanıyor

Devrik Demokrat Parti (DP) çizgisinin devamı imajıyla halk önüne çıkan Adalet Partisi’nin (AP) lideri Süleyman Demirel, dincisi ve ırkçısıyla Türk sağının desteğiyle, 1965 seçimlerinden çıkmış, Başbakan olarak TC’nin yeni muktediri olmuştu.

Demirel, Türk milliyetçiliği pınarından geliyordu. Başbakan’dan çok, dinci ve ırkçı kesimin karşıtlarıyla savaşa çıkmış, cephe komutanını andırıyordu. Karşı olduğu tüm kişi ve görüşler, hatta eski diktatör İsmet İnönü bile komünistti. Onun için, ağzını açtığında komünist tehlikesini seslendiriyor, düşmanın kahredileceğini söyleyerek kapatıyordu.

Bu arada, ilk defa parlamentoda temsil edilmesi nedeniyle, seçimlerin bir galibi de Türk soluydu. Mehmet Ali Aybar liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) 15 milletvekiliyle parlamentoya girmişti.

Kürtler, DP dahil denenmiş bütün Kemalist partilerden sonra, TİP’e destek vermiş, bu arada Kürt kimliğiyle adı öne çıkan bazı kişiler de parlamentoya girmişti. Çünkü TİP, Kürt sorununu yadsıyıp, inkar etmeyen yeni bir yüz ve sesti.

“Kürt” sözü hâlâ yasak, Kürdistan’ın adı büsbütün yasaktı. TİP sözcüleri, Kürdistan yerine sorunu, “Doğu meselesi” adıyla dillendiriyor, ırkçı baskıları gündeme taşıyorlardı.

Devlet tekelindeki radyoda, siyasi partilerin seçim arifesinde sırasıyla görüşlerini açıklama hakkını kullanırken, Kürtçe konuşma yaptıramamış, ama Antepli bir köylü olan “Hamdoş”u Kürtçe şivesiyle mikrofona çıkarmıştı. Bu bile, Kürtler açısından yenilik, aydınlık pencereydi.

TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar Üniversite öğrencileri en başta, Kürt gençleri TİP’e büyük ilgi duyuyor, gençlik örgütünde yer alıyorlardı. Bu arada gençler, 1967 yılında TİP yönetiminin desteğiyle, TC tarihinde bir ilki gerçekleşiyor ve “Doğu Mitingleri” adı altında Kürdistan sorununu dalgalandırıyorlardı. “Doğuya yatırım” ve “Doğuya hapishane değil fabrika” sloganıyla Silvan’da, Diyarbakır’da, Siverek, Batman, Dersim, Ağrı, Erzurum, Ankara’da düzenlenen kitlesel gösteriler, asker, sivil oligarşiyi tedirgin etmiş, Demirel hükümetinin kararı üzerine, ordu Kürtlere gözdağı vermek üzere harekete geçmişti.

Türk ordusu “Komando Harekatı” adıyla, Kürdistan dağlarını sarıp, köy ve kasabaları ablukaya almıştı. “Komando Harekatı”nın amacı, Kürt köylülerin elindeki silahları toplama olarak gösteriliyordu. Ama asıl amaç, işkence ve aşağılama ile halkı bastırmak, sindirmekti.

Köyleri kuşatan askeri birlikler, köylüleri meydanda toplayıp, devlete bağlılık propagandası yapıyor, bu arada genci, ihtiyarıyla kalabalıkları askeri talim kurallarıyla yere yatırıp süründürüyor, pek çok yerde köyün saygın erkeklerini çırılçıplak soyup, erkeklik organlarına ip bağlayarak kadınlara çektiriyor, hayvan gübresi yediriyorlardı.

İşkence ve aşağılama yalnız köylerde uygulanmıyordu. Kasabalar da payına düşeni alıyordu.

Mesela, Diyarbakır’ın Silvan ilçesi geceden ablukaya alınmış, gün aydınlığında insanlar evlerinden çıkarılıp dövülmüş, süründürülmüşlerdi.

Ancak işkence ve aşağılama, Türk devletinin beklentilerini boşa çıkardı. Sindirme hareketi, aksi etki yaptı. Bu olaylardan sonra, uyuyan duygu ve düşünceler uyanmaya, gençler örgütlenmeye başladılar.

Kemalistlerin Kürt feodalitesiyle savaş oyunu

“Doğu Mitingleri” topraklısı, topraksızı, ağa ya da sıradan köylüsü, aydınıyla her kesim ve tabaka halktan geniş destek, katılımlarla yoğun ilgi görmüş, meydanlarda ulusal renk ve istemler dalgalandırılmıştı.

Kemalist aydınlar, bundan sonra bir merkezden emir almışçasına, kendilerince Kürt toplumsal yapısını irdeleyip, işlemeye başlamışlardı.

Ağalık, beylik, şeyhlik düzeni, feodal yaşama biçimi adı altında, Kürtlerin kadim kültürünü küçümsüyor, toprak ağalarının köylüleri ezdiğini işleyerek, Kürdistan’da toprak reformunun aciliyetini savunuyorlardı.

Oysa, “solcu” diye de adlandırılan Kemalistler, Karl Marks’tan duydukları “Feodal yapıyı” yanlış zemine oturtup, ikame ediyorlardı. Marks’ın anlattığı ìFeodalite” 1850’lerden sonra yıkılmaya başlayan Almanya’daki Krallık içinde Krallıklar, Prenslik ve Baronluklardı. Sonsuz topraklarla birlikte üstünde yaşayan insan yığınlarına hükmeden feodal beylikler...

Otonom (Özerk) Kürdistan’ın hayatında “Mirler” ve “Mirlikler” vardı. Bunlar, toplumu yönetip, yönlendiren adaleti sağlayan kurumlardı. Osmanlı tarafından çoktan ortadan kaldırılmıştı.

Kemalistlerin “feodal ağa” tanımının Kürdistan gerçeğiyle ilgisi yoktu. Devlet eliyle yaratılmış türedi bir yapılanmaydı, “ağalık”, “beylik” denilen olgu.

Osmanlı’nın Afganistan Farsçasında yer alan bu türedi payeler, Sultan Abdülhamit döneminde kurulan “Hamidiye Alayları” ile ortaya çıktı. Kürdistan gerçeğinde Bey ya da Ağa payeleri yoktu.

Hamidiye Alayları, Osmanlı’nın tahakküm gücüydü. Okumasını yazmasını bilmeyen “kol başları”na ayrıcalıklı paye ile “Ağa”, okumasını, adını yazacak kadar yazmasını bilenlere de “Bey” deniyordu. İçlerinde Paşa rütbeliler de vardı.

Evet, devletle işbirliğ yapan, muhbirlik hizmetlerine karşılık destek alıp, köylülere zulüm eden aileler vardı. Bunlar, Sultan Hamit zamanında oluşturulan “Hamidiye Alayları” geleneğinin devamıydı.

Kemalistler, bu yapının altyapısını hazır buldu. Güven duyduklarını devlet gücüyle takviye ederek baskı aracı, muhbir ağı olarak kullanmaya başladılar. Karşılık olarak halkı baskı altına alıp, zorbalıkla geniş topraklar ele geçirmelerine göz yumdu, destek verdi.

Sürüp giden düzen buydu. Ama devlet eliyle oluşturulan bu imtiyazlı yapı, Kürt geleneksel yaşama biçimi, kültürüne bağlanıyor, aşağılama konusu yapılıyordu.

Yine bunların, devletin yardım eliyle ele geçirdikleri geniş topraklar, “feodal yapının devamı” olarak gösteriliyordu.

Oysa, geniş topraklı kimi Türklerin yanında, “ağa” denilen Kürtler, yoksulun yoksulu kalıyordu.

Nitekim, Türk entelektüellerinden Alev Alatlı, “Ağa” diye sunulan ve 1960 yılında Sivas Kampı’nda toplanan “55’ler”den Ali Bucak’tan aktarmayla bu gerçeği anlatıyordu. Alatlı, “Valla kurda kuşa yedirin beni” adındaki kitabında, Ali Bucak’ın şu sözlerine yer veriyordu:

“Madem ki toprak reformu diyoruz, madem ki sosyal adalet diyoruz da neden aklımıza Kasim Ağa (Kasim Gülek), Cavit Ağa (Cavit Oral), Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu, Hacı Ömer Ağa ve bunlar gibi yüzlercesi gelmiyor? Bunların toprakları bizimkilerden yüzlerce kez büyük. Ya İstanbul’daki sermaye ağaları? Bunlar sanki daha mı az ağa?”

Öte yandan, “Marksist” etiketi de takan, gerçekte özleri sözleriyle Kemalistler, feodaliteyi de yanlış biliyor, Marks’ın anlattığı 1850’ler Almanya’sını Kürdistan’a adapte ediyor, toprak reformunu, Kürdistan sorununun halli olarak gösteriyorlardı.

Başbakanlardan Bülent Ecevit, Kürdistan sorunu sıcak savaşa dönüşmüşken, 2000 yılında bile, hâlâ “mesele ağalıktır” diyordu.

Halbuki bir sorun var, ama topraklısı, topraksızıyla bütün Kürtlerin ortak derdiydi.

Uyanma ve 12 Mart Darbesi

1970’lere gelindiğinde, üniversite ve yüksek okullara devam eden Kürt öğrencilerin sayısında adeta patlama olmuştu. Bunların çoğu, yaşadıkları ve yaşanmışlıkların tanığı ve dinleyici olarak, adeta bilinç ve duygularıyla yaralıydı. O nedenle Kürt sorunuyla yakından ilgili ve enerjilerini dışa vururcasına, değişik gençlik örgütlerinde yer alıyor, lider kadrolarında aktif rol oynuyor, bir kısmı onlardan bağımsız, Kürdistani çalışmalar yürütüyorlardı.
Riha (Urfa) Siverek’te DDKO’nun öncülük ettiği grev ve eylem.... 1968 yılında Avrupa’da patlak veren, bir süre sonra TC’ye de sıçrayan gençlik eylemleri sırasında, pek çoğu ön saflardaydı.

Bir yanda da, Kürdistani renkler yansıtan örgütler, bağımsız gruplar oluyordu. Bu dönemin en önemli örgütlerinden biri, yayınlarıyla dikkat çeken Devrimci Doğu Kültür Ocakları’ydı.

Kürt sorunu, artık gür sesle olmasa da Türk kamuoyunda da yavaş yavaş dalgalanıyordu. Gençlik örgütlerinde, çıkış yol ve yöntemleri tartışılıyor, Doğan Avcıoğlu’nun yönettiği Yön dergisi, Kemalist gözle bakmakla birlikte, Kürtlerin sorunlarına değinen yazılar yayımlıyor, Erzurum’daki üniversitenin Sosyoloji bölümü asistanı İsmail Beşikçi, “Doğu Anadolu’nun Düzeni” adındaki kitabı bu süreçte piyasaya çıkıyordu.

İstanbul Milletvekili Mehmet Ali Aybar da, Komando harekatını parlamentoda tartışmaya açıyordu.

Bütün bu olaylar, uyuyan Kürt sorununun uyanma süreciydi.

Öbür yanda, rejim yeniden bunalıma girmişti. Sisteme muhalefet eden Devrimci İşçi Sendikaları Konfedesayonu’nun (DİSK) öncülük ettiği işçi hareketleri, Devrimci Gençlik Federasyonu (Dev-Genç) liderliğindeki gençlik eylemleri yayılıyordu.

Başbakan Süleyman Demirel, öfkeyle bu hareketlerin üstüne yürüyor, polisiye önlemleri artırıyor, fakat sokak ve meydanlara egemen olamıyordu.

Cumhurbaşkanı General Cevdet Sunay’ın “iti ite kırdırma” stratejisi, bu süreçte devreye girdi. Kıbrıs kökenli, 1944 yılında ırkçılık çalışmaları nedeniyle tutuklanmış, 1960 darbesinde görev almış emekli bir Albay olan Türkeş’in başında bulunduğu MHP, bir süreden beri, solculara karşı “milliyetçi” dediği gençlik kesimini örgütlüyordu. Bunlar, özel kamplarda “komando” denilen yakın dövüş eğitiminden geçmişlerdi. AKP iktidarıyla birlikte TC’de önemli bir güç haline gelen, hükümet içinde polis ve adliye teşkilatındaki etkinliği medyanın gündeminden düşmeyen Fethullah Gülen’in kurucuları arasında olduğu Komünizmle Mücadele Derneği, Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) de bu dönemde MHP komandolarının sokaktaki müteffikleriydi.

O dönemde, MTTB’de aktif roller yürüten bazı gençler, daha sonra AKP’nin kurucu kadrolarında yer alacaktı. Sonra Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül bunlardan biriydi. Başbakan Erdoğan da, yine MTTB’den geliyordu.

MHP komandoları ve müteffiklerin sokağa, meydanlara inmesiyle çatışmalar başlıyor, cinayetler işleniyor, bu arada ordunun komuta kademesi, “kurtarıcı” rolüyle öne çıkıyor, 12 Mart 1971 tarihinde gerçekleşen bir darbeyle Demirel hükümetini deviriyor, Sıkıyönetim ilan edip, yönetimin üstüne çöküyordu.

Bir Kürt bilgenin deyimiyle “Türkler çekişip, tepişmiş, ama ceremesi Kürtlerin omzuna yüklenmiş”, insan avı başlamıştı. Köyler, kasabalarda tanınmış Kürtler toparlanıyor, aydınlar, öğrenciler hapishanelere dolduruluyordu. Yıldırıp korkutma rüzgarları, işkencelerle sürüyordu.

Dönemin önemli tutuklulardan biri de Kürt olmayan İsmail Beşikçi’nin Kürtçü olmakla suçlanmasıydı. Beşikçi, kitabında “Kürt var” deme suçundan tutuklanmış, üniversiteden de atılmıştı.

Basın, adliye ve polis ile askeri yönetim, bir ağızdan konuşuyordu. Dostça ve vicdani olmayan tek görüşlülük içinde, basında Kürtlere ilişkin haberler sadece aleyhte olan suçlamalardan ibaretti.

Herkes Türk’tür!

Türk adaleti, 1970’lerde bütün enerjisiyle “Kürt ve Kürt diye bir dil yoktur” tezi üzerinde çalışıyordu. Görüşlerini mahkeme kararıyla, Türk hukuku haline getiriyorlardı.

Diyarbakır’daki askeri hapishanede tutulan İsmail Beşikçi, “İsmail Beşikçi Davası” adındaki kitabında, Türk adaletini anlatırken, herkesin Türk sayıldığını söylüyor ve devam ediyordu:

“Bir kelime Türkçe bilmeyen Halil Çiftçi, tercüman olmadığı için mahkemeye hiçbir şey anlatmamış, mahkeme de onu dinleme olanağı bulamamıştı.”

AKP iktidarı, 2000’lerde, 1990’lar iktidarlarının devamı olarak Kürt varlığını kabul ediyor, fakat mahkemeleri 2012 yılında Kürtçe savunmaları “bilinmeyen bir dil” deyimiyle tutanakları geçiyorlardı. 2000’lerde ayrıntılar hariç, ırkçı tutum berdevamdı.

Beşikçi, bir başka olayla 1970’leri anlatıyordu:

“76 yaşında bir kişi vardı. Siyasi suçtan yargılanıyordu. Silahlı çete kurmaktan. Türkçe bilmiyordu. Duruşmalarda tercüman bulundurulmuyordu. Bu sanık Kürt olduğunu vurguluyordu. Buna rağmen, hakkındaki mahkeme kararında şunlar yazılmıştı: ‘Sanık aslında Türk’tür. İç düşmanlar ve dış düşmanlarla bağlantısı olan bir takım örgütler, sanığı Kürt olduğu noktasında kandırmışlardır. Aslında Kürt diye bilinen bir millet yoktur.’”

Beşikçi’nin yazdığına göre, bu karar daha sonra yüksek mahkeme Yargıtay tarafından da onaylanmış ve Türk hukukunda içtihat haline gelmişti.

Bir başka ilginçlik, Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana davasında yaşanmıştı. Zana, Eskişehir’deki askeri mahkemede yargılanırken, Kürtçe savunma yapmak istemiş, bunun üzerine yargıç, tutanağa kendi görüşlerini, “Sanık getirildi. Anlamadığımız acayip bir dille bir şeyler söyledi” diye geçirmiş, bir sonraki duruşmada ise Zana’ya soru bile sormadan, kendi görüşlerini yazdırmıştı:

“Sanık getirildi. Anlayamadığımız acayip bir dille bir şeyler söyledi.”

Yarın: 12 Eylül Darbesi ve Kürtler

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to melek5810 For This Useful Post:
*Şoreşvan* (31-05-2012), SirfalaS (31-05-2012)
Alt 01-06-2012, 12:27   #6
Kullanıcı Profili
Yeni Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.414
Konular: 2210
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1922
Thanked 1532 Times in 884 Posts
IM
Standart

 
DARBELER SÜRECİNDE KÜRDİSTAN 6

Ahmet KAHRAMAN
Kürt cephesinde ‘cin şişeden çıkmış’ ortalıkta dolaşmaya başlamıştı. Türk solunun içinde faaliyet gösteren Kürt gençleri, artık kendi davaları yolunda örgütleniyorlardı. Bu dönemdeki Kürt grup ve örgütleri içinde, en mücadeleci olanı ise 1974 yılında örgütlenme çalışmalarına başlayıp, 1978’de Diyarbakır’a bağlı Fis köyündeki kongre kararıyla Abdullah Öcalan liderliğinde, Partiya Karkerên Kurdistan (PKK) adıyla partileşen yapılanmaydı.


Kürdistan’da işkence ve direniş sesleri

12 Mart 1971’deki askeri darbeden sonra, devlet güçlerince belirleyip, fişlenmiş Kürtler, köylüsü, aydını, öğrencisiyle tek tek toparlanıp, tutuklanmış, Diyarbakır Cezaevi’ne doldurulmuşlardı. Türk solunun gençlik örgütlerinde lider kadrolarında yer alan, ancak ele geçirilmeyen Kürt gençleri, duvar afişleri, radyo ilanlarıyla (o dönemde TC’de henüz televizyon yoktu) aranıyorlardı.

Bunlardan Ömer Ayna, Hüseyin Cevahir ve Sabahattin Kurt ve daha niceleri daha sonra vurularak öldürülecek, Hüseyin İnan da Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan’la birlikte idam edilecekti.

1973 yılında yapılan seçimlerle, Türk rejimi militer normal akışına dönmüş, fakat Kürdistan’da Sıkıyönetimli askeri rejim varlığını sürdürmüştü.

Ancak, Türk sol gençlik hareketleri içinde yer alan Kürt gençleri, Kürdistan sorununun gündeme alınmasına ilişkin taleplerinin karşılanmaması, isteklerinin “önce sosyalizmi kuralım, onu sonra konuşuruz” tavrı nedeniyle yol ayırımına gelmişlerdi. Askeri rejimin göz açtırmamaya çabalayan baskılarına rağmen, ayrışıp, bağımsız örgütlenme sürecine girmişlerdi. Bir süre sonra, birkaç Kürt hareketi doğmuş, çeşitli yayın ve eylemlerle adını duyurmaya başlamıştı.

Deyim yerindeyse eğer, Kürdistan cephesinde “cin şişeden çıkmış” ortalıkta dolaşmaya başlamıştı. Türk solunun içinde faaliyet gösteren Kürt gençleri, artık kendi davaları yolunda örgütleniyorlardı.

Bu dönemdeki Kürt grup ve örgütleri içinde, en drijanı (mücadeleci) 1974 yılında örgütlenme arayış ve çalışmalarına başlayıp, 1978’de Diyarbakır’a bağlı Fis köyündeki kongre kararıyla Abdullah Öcalan liderliğinde, Partiya Karkeran Kurdistan (PKK) adıyla partileşen yapılanmaydı.

İnsanlığın bir kere daha öldüğü...

Generallerin 1980 darbesi, Kürdistan’ın üstüne bir insanlık yangını olarak çöktüğünde, PKK Lideri Abdullah Öcalan ve birkaç arkadaşı, yurtdışına çıkmayı başarmış, ama kadroların önemli bir kısmı ele geçmişti. Onlar da, Kürt kimliğini inkar etmeyen, o kişilikle tanınan binlerce kişiyle birlikte, toplama kampına dönüştürülen Diyarbakır’daki askeri garnizonuna kapatılmışlardı.

Kürt şehirliler, köylüler, öğrenci ve aydınlarla, belediye başkanı, milletvekili düzeyindeki politikacıların kapatıldığı, adına askeri cezaevi denilen kamp, bir yerde Alman Nazi rejiminin toplama kamplarında Yahudilere uyguladığı işkencelerin ağırlık boyutunu geride bırakıyordu.
Yahudi toplama kamplarına ilişkin olarak daha sonra sayısız makale, araştırma kitabı, roman, hikaye yazıldı. Filmler yapıldı. Bütün bunlarda esirlere insan pisliği, fare yedirme, insan pisliği lağımlarına yatırma, sidik içirme yoktu. Dövme, vurarak öldürme var, ama devlet eliyle inşa edilmiş işkence tezgahlarında elektrik akımı şırınga etme, insan bedenine sopa sokma, kollarından askıya asma da yoktu.

Bu arada köyler, kasabalar askeri birlikler tarafından abluba altına alınıp, silah aramaları yapıldı. Köyler, toplu işkence alanına çevrildi. Kadınlar, çocuklar yaz sıcağında güneş altında, kışın saatler boyu kar, buz üstünde bekletilerek toplu işkenceden geçirildiler. Tekme, tokat, sopalarla dövülerek, yerlerde sürüklenerek aşağılandılar. Göze kestirilmiş, fişlenmiş köylülere “teslim edilecek silah siparişi” verildi. Siparişi alanlar, emri yerine getirmek için, silah arayışına giriştiler. Bazı yerlerde, köylülere “şu tarihe kadar tüfek, tabanca teslim etmezsen ceza içinde ceza beğen” buyruğu verenler, aynı zamanda silah satıcılarıydı.

Dışarıda apoletlerini ışıldatıp, süslü giyinerek dolaşan kimileri kışlada kimlik, kişilik değiştirerek, insan öğüten makinaya dönüşüyordu. Bunlar işkencecilerdi. O nedenle Diyarbakır kışlasının cezaevi bölümü, insanlığın hiç doğmadığı, hep ölü olduğu bir yerdi. İnsan oğlu dinler, kavimler savaşlarında kin ve öfkesini kusan sayısız cellat, işkenceci gördü, ama bunların benzerini asla...

Günün hukuk ve vicdanını simgeleyen bir general

Diyarbakır kışlasını, 7 Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Kemal Yamak yönetiyordu. İnsan hayatının muktediri General, ruhu düşmanı hizaya getirmek üzere bilenmiş, bu konuda özel eğitimle yetişmiş, en son Kıbrıs’ta tecrübe edilmiş bir Özel Harpçiydi. Acımasızlığın askerce tanımıyla, disiplini yüksek bir generaldi.

Kürtler, Türklük ruhuyla terbiye edilmek, amiyane deyimle yola getirilmek üzere vicdanına teslim edilmiş esirlerdi. Vicdanına yakışanıyla insan...

Kemal Yamak anılarında, işadamı Vehbi Koç’un Diyarbakır’a dirayetli bir komutanın atanması ricası üzerine, yüksek disiplini nedeniyle bu göreve seçildiğini yazıyordu. Diyarbakır’a giderken, Kıbrıs’taki uygulamalarda yakından tanıyıp, hiddetli ve şiddetli “disiplininden” emin olduğu ekibini de birlikte götürmüştü. Ekibin en ünlüsü, utanç tarihine “işkence ile zevklenen” olarak geçen Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’dı.

Kemal Yamak, daha sonraki yükselişiyle, bir bakıma Türk devletinin vicdan ve hukukunun boy ölçüsü olarak da tarihe geçti.

Latin Amerika kıtası, Yunanistan’da işkenceci generallerin mahkeme kararlarıyla tutuklandığı bu dönemde, Yamak Orgeneral rütbesindeyken emekli olmuş, geride ölü ve yaralılardan oluşan cehennemi eserleriyle yüksek takdir görmüş olmalı ki, Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından, aklının yarısı olan makama, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne atanmıştı. Yamak bu görevdeyken Özal, şaibeli bir şekilde ölmüş, o da ayrılıp, gitmişti.

Birkaç yıl sonra, yatağında huzur içinde ölünce, Türk bayrağına sarılmış cenazesinin törenine, Cumhurbaşkanı da katılmış, ardında bando, mızıka çalınarak gömülmüştü.

Oktay Esat ise Binbaşı rütbesindeyken vurularak öldürülmüştü.

AKP yandaşı haydutlar ve çocuklar

Bugün, AKP yandaşı medyada iktidarına hizmet veren Yılmaz Yalçıner’ın başını çektiği ve Ömer Yorulmaz ile Meki Yasıkaya’dan oluşan bir haydut (korsan) çetesi, 1980 yılında, Molla rejimine yardım için, silah zoruyla silah kaçırmak istemiş, ancak Diyarbakır havaalanında yakalanıp, askeri cezaevine konmuşlardı.

Çete hemen ardından askeri yönetimle bütünleşmiş, işkencecilerin şefi Esat Oktay’ın gözdesi haline gelmişti. Korsanlar işkencecilerin yardımcı personeli, dinci-ırkçı eğitmen, muhbirdi. Çetenin, görev alanı ağırlıklı olarak tutuklu çocuklardı. Onları, Türk-İslam sentezine uygun olarak devşirmek.

Diyarbakır Belediyesi’nin eski Başkanı Mehdi Zana, “Diyarbakır 5 No’lu” adındaki kitabında, Yılmaz Yalçıner ve çetesinin çocuklara ilişkin faaliyetlerini şöyle anlatıyor:

“Karsonlar, çocukları ajanlatırmak için, şiddetle üstlerine gidiyordu. Yola getiremediklerini ihbar ediyor, gardiyanlara dövdürüyor, yemek vermiyorlardı. İster Müslüman, ister başka dinden olsun günde beş vakit namaz kıldırıyorlardı. Açlık çekilen, yaz sıcaklığının 50 dereceye vardığı günlerde, çocuklara zorla oruç tutturuyor, bir yandan da...”

Diyarbakır’da neler mi oldu?

Diyarbakır’da, kimlere neler reva görüldüğünü tek tek anlatmak, bu yazı serisinin dar sınırlarını aşıyor. Vahşetin bir kısmını, 78’liler Vakfı şöyle özetliyor:
“Tutuklular demirlere bağlanarak, demirlerle, kalaslarla, zincirlerle dövülerek, ağır işkencelere maruz kaldılar. İşkenceler, diğerlerine de seyrettiriliyordu. İşkence sahnesinden başını çevirenlere de işkence ediliyordu. Mahkumlar hücrelere kapatılıp üstlerine lağım suları dökülüyor, fare, insan pisliği yediriliyor, birbirine tecavüz etmeleri için işkence ediliyordu.”

İster General ve adamlarının esiri, ister tutuklu deyin, askeri kışlada toplanan Kürtler, insan olmak bir yana canlıdan sayılmıyordu.

İnsanlığın evrensel utancı, kampta vatana hizmetti. Kürtçe konuşmak yasak, yasağı çiğnemenin karşılığı, dövülerek linç edilmeye varan ölümcül dayaktı.

Okumasını bilsin bilmesin, herkesin Türk İstiklal Marşı’nı ve sayısız askeri marşı ezberleyip, gün boyu bağırması görevdi. Kampın güvenlik komutanı Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, marş ezberletme olayına “Türklüğünü unutanlara Türklüğü aşılama” adını veriyordu.

Kürtçe konuşmak yasaktı. Kampın güvenlik komutanı Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, bütün duvaralara “Türkçe konuş, çok konuş” yazıları asmıştı.

Ona göre Kürt ve Kürtçe diye bir dil yoktu. Kürdüm diyenler, dış düşmanlar tarafından kandırılmış vatan hainleriydi. Onun görevi vatan hainlerini cezalandırarak doğru yola sokmaktı.

Yıldıran, özel eğitimli adamlarıyla, gün boyu koğuşları dolaşıyor, komutasındaki işkenceciler “Haydar” adı verilen ve üstünde “burada Allah yoktur” yazısı bulunan sopalarla esirlere hücum ediyor, “dayak vaziyeti al” emriyle, Türk askeri gibi hazırola geçip kıpırtısız kalan esirler, yere yıkılana kadar yumruklar, tekme ve “Haydar”la dövülüyorlardı.

Esirlerin toplu dayaktan geçirildiği baskınların gecesi, gündüzü, saati yoktu. İşkenceciler, aralıksız vardiye halinde çalışıyor, toplu dayaktan sonra, esirleri yatırıp elektrik şoku veriyor, kolları, bacaklarıyla asıyor, kalaslarla dövülüyor, insan pisliği, ölü fare yediriyor, sopalarla tecavüz ediyorlardı.

“Ben bu işin kursunu gördüm, kitabını okudum” naralarıyla övünen Yüzbaşı Yıldıran’ın “Co” adındaki köpeği de saldırı için eğitimliydi. Hedefini altına alıp parçalamaya çalışan “Co”ya “komutanım” diye hitap etmek ve ona selama durmak mecburiydi.

Ama Esat Oktay Yıldıran, kışla meydanında çırılçıplak soyulmuş, “anüsüne” yanık sigara yerleştirilmiş esirleri, hazır ol vaziyette acı içinde kıvranırken seyretmeyi seviyordu. Bu zevkini sık sık tekrarlıyor, sıraya dizilmiş esirlerine de seyrettiriyordu.

Urfa Milletvekilleri Ahmet Türk, Nurettin Yılmaz, Celal Paydaş, Mehmet Celal Bucak, Devlet Bakanlığı da yapmış Mustafa Kılıç kamptaki esirler arasındaydı.

Kılıç’a işkence edilirken “bakana bakın bakana” diye alay ediliyordu.

Celal Paydaş, Deniz Gezmiş ve iki arkadaşını idam cezasına çarptıran askeri mahkemenin başkanı, sonra Demirel tarafından milletvekili yapılan General Ali Elverdi’yi yumrukladığı için kinliydiler. Ona işkence edip, pislik ve fare yedirirken, “şerefli bir Türk generaline yumruk ha!” diyorlardı.

Ahmet Türk ve Nurettin Yılmaz da, bu cehennemdeki bütün işkencelerden geçtiler.

En az hasar gören, Süleyman Demirel’in partisinden Milletvekili olan Bucak’tı. Bucak’ın kardeşi Sedat Bucak, daha sonra Kürtlere karşı, sistemin korucubaşı olacaktı.

Rakamlarla Diyarbakır

Türk ordusunun yönetimindeki Diyarbakır Cezaevi’nde, bir yasak daha vardı:

İnsanlık, insan olmaktan doğan hak arama...

Mahkemede hak, hukuk yok arama yolu kapalıydı. Yüzbaşı Esat Oktay, “orada bizim sözümüz geçerli” diyordu.

Henüz Kürt basını yok, Türk basını ise askeri rejimin emrinde, dolayısıyla iç ve dünya işkence dalgaları vahşetinden habersizdi. Esir insanlar, çaresizliğin çaresi ve belki insan oğlu duyar umuduyla canlarını ortaya koydular. PKK tutuklulardan Mazlum Doğan, 1982 Newroz’unda hayatına son vererek vahşete tepkisini gösterdi.

Fakat ölüm sesi vahşetin yasak duvarlarını aşamadı. İşkence hızını kaybetmedi. Bunun üzerine Ferhat Kurtay, Necmi Önen, Mahmut Zengin, Eşref Anyık, 17 Mayıs’ı 18’e bağlayan gece bulabildikleri boya, tineri üstlerine sürüp, naylon parçalarına sarılarak bedenlerini ateşe verdiler.

Bir süre sonra Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz, Ali Çiçek, Cemal Arat, Orhan Keskin işkenceye ölüm orucuyla karşı koyup, yerde eriyerek can verdiler. Su istediklerinde güneşte ısıtılarak ya da önce farelere içirilerek veriliyordu.

Yılmaz Demir, Suphi Çevirici ve Remzi Atürk kendini asarak intihar etti.

İşkence sonucu ölenler ise şunlar:

Bedii Tan, Necmettin Büyükkaya, M. Ali Eraslan, Abdurrahman Çeçen, İsmet Karak, Ramazan Yayan, Medet Özbadem, Ali Sarıbal, Cemal Kılıç, Seyfettin Sak, Mehmet Emin Akpınar, Aziz Özbay, Önder Demirok, Kenan Çiftçi, Ali Erek, İbrahim Halil Baturalp, Hüseyin Yüce, İbiş Ural, Aziz Büyükertaş ve Mehmet Kalkan.

Utancın evrensel tarihine geçtiği rakamlara göre, esirlerden 26’sına cop ya da sopalarla tecavüz edildi. 12 kişi, gördüğü işkence ile hayatının sonuna kadar, kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak ölçüde sakat kaldı. Beslenme yetersizliği ve mikroplu ortam nedeniyle 108 kişi verem hastalığına yakalandı.

Türk kamuoyu vahşetin dehşetine karşı kör, sağır dilsiz, insanlık suçları, işleyenlerin yanında kâr kaldı.

AKP, seçim kampanyasında, Kürtlerden oy alabilmek için, Diyarbakır vahşetinin sorumluları hakkında davalar açılacağını vaat etmiş, fakat seçimi kazanıp, iktidar olunca pek çok alandaki gibi bu sözü de uçmuş, havaya karışmış, unutulmuştu.

Yarın: Kürdistan’da siviller döneminde kırım ve kan sesi

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
The Following User Says Thank You to melek5810 For This Useful Post:
SirfalaS (01-06-2012)
Alt 02-06-2012, 13:16   #7
Kullanıcı Profili
Yeni Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.414
Konular: 2210
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1922
Thanked 1532 Times in 884 Posts
IM
Standart

 
DARBELER SÜRECİNDE KÜRDİSTAN 7

Ahmet KAHRAMAN

Kürdistan’da daimi darbeler rejimi

Kürdistan, TC tarihinin başlangıcından beri, “darbeler” rejiminin emir ile komuta hukukuna tabiiydi. Hayat, militer (askeri) sistemin emrine asılı...

Darbe rejimleri aralığındaki seçilmişler döneminde de, bu çark değişmedi.

12 Eylül 1980 darbesinden üç yıl sonra, yapılan seçimleri darbecilerin Başbakan Yardımcısı Turgut Özal’ın Anavatan Partisi (ANAP) kazandı.

AKP’nin gerilere dönüşle yetinmeyip, kendi yasalarını uygulaması gibi Özal’ın demokratlığı da darbecilerin yasaları ve Sıkıyönetmle yürüyordu.

PKK’ye bağlı gerilla güçleri, 15 Ağustos 1984 akşamı Eruh ve Şemdinli’de ortaya çıkıp, devlet kurumlarını hedef aldığında, Kürdistan’da Sıkıyönetim yürürlükteydi.

Tatilde olan Başbakan Özal, olayı küçümseyip, “bir avuç eşkıyanın hareketi” olarak nitelemiş ve huzur içinde dinlenmeye devam etmişti.

Türk devleti, PKK’nin çıkışını, Türk solunun birkaç yıl önce denediği eyleme benzetiyor, çakan kıvılcımın muhbir ağı destekli ordu tarafından kısa zamanda söndürüleceğini umuyordu. Ancak, umulan olmadı. İlk kurşunu atanlar izlerini kaybedip, dağlar arasında kaybolmuşlardı.

Çünkü, henüz sınırlı olmakla birlikte, halk desteğini yedeklemişlerdi.

Kürdü Kürde kırdırma deneyi

Dağlarda, 1984 yılında başlayan küçük çaplı çatışmalar, ertesi yılın yaz aylarında yoğunlaştı. Türk devleti, ek önlem olarak, yeni kışlalar inşa edip, askeri gücünü takviye etmeye, muhbir ağını genişleterek karşı hücuma geçmeye başladı. Çatışmalar yayıldı.

Fakat, PKK hareketi katılımlarla, kısa zamanda şaşırtıcı denilecek şekilde büyümüş, gerilla sayısı artmış, Türk devleti her yıl yeni taktikler uygulamaya geçmiş, bu arada Sıkıyönetim yetersiz kalmış, Olaganüstü Hal rejimini yürürlüğe koymuş, “Kürdü Kürde kırdırma” stratejisiyle de “korucu” birlikleri kurma yoluna başvurmuştu.

Olaganüstü hal rejimi, 1920’lerde denenen “Umumi Müfettişliğin” tekrarıydı. Yönetimin başına, bütün bölgeyi kapsayan bir genel vali atanıyordu. Vali 1936 yılında Dersim’e atanan Generaline benzer şekilde, gerektiğinde hükümet yetkileriyle donanımlıydı. Dönemin deyimiyle “Süper yetkili vali...”

Koruculuk ise, 1800’lerin sonlarında Ermeniler ve başkaldıran Kürtlere karşı kullanılmak üzere Kürtlerden oluşturulan “Hamidiye Alayları”nın benzeriydi.

Artık hukuk yok, emir vardı

Devlet, artık her yönüyle bütün gücünü ve keskin dişlerini göstererek sertleşmeye başlamıştı.

Turgut Özal hükümeti, PKK hareketine halk desteğini kırmak ve devletin şiddet uygulamalarını kamuoyundan gizlemek için, bir kararnameyle, 1920’ler rejimindekine benzer “Sürgün ve Sansür” kararnamesini yürürlüğe koydu. Sansür Kararnamesi’yle resmi görüşün dışına taşıp, haber ve yorumları yayımlayan gazetelerin kapatılmasını, matbaalara el konulmasını, Sürgün Kararnamesi de, Kürt hareketine sempati duyanlarla, koruculaşmayı kabul etmeyenlerin yerlerinden koparılmasını öngörüyordu.

Mehmet Ali Birand’ın PKK Lideri Abdullah Öcalan’la yaptığı röportajı yayımlayan Milliyet gazetesinin polisçe ablukaya alınıp, el konulması, Sansür Kararnamesi’nin korkunç boyutunu tartışmaya açmış, kararname daha sonra Anayasa Mahkemesince iptal edilmişti.

Özal, bunun üzerine gazete patronlarıyla bir araya gelmiş, “mutabakat sansürü” yürürlüğe girmişti. Anlaşma ile Kürt bölgesine kara bir perde indiriliyor.

1991’de yapılan seçimlerden sonra, Süleyman Demirel, seçim meydanlarında “yeni bir Dersim yaratmayacağız” sözünü vermişti. Ama o söz meydanların semalarında kalmıştı. Özal-Demirel ikilisi döneminde, yasal dayanağı da bulunmayan JİTEM adındaki para-militer yapılanma mangaları, mafya elemanları, korucular, Kürt itirafçılar, kiralık tetikçiden meydana geliyordu. Yaptığı katliam nedeniyle polisçe arandığı sanılan MHP’li Abdullah Çatlı çetesi, Müslüman Kürtler sloganlı ve adına Hizbullah denilen Hüseyin Velioğlu çetesi de bu yapılanmaya bağlıydı. Merkezi polis istihbarat şefi Bülent Orakoğlu, Hüseyin Velioğlu’nu ilk defa, General Temel Cingöz’ün verdiği yemekte tanıdığını söylüyordu.

Ölüm mangaları, insanları köylerinden, evleri, işyerilerinden alıyor, sokaklarda yakalayıp kaçırıyor, kimilerinden bir daha haber alınamıyor, bazılarının işkence yaralısı ölü bedenleri yol kenarlarında bulunuyordu. Şehir ve kasaba sokaklarında, insanlara arkadan yanaşıp, ensesine kurşun sıkan, satırla doğrayan katiller, bazan yakalanmak üzere kovalanıyor, fakat askeri ve polis karakollarında kayıplara karışıyorlardı.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, dağlarda da yoğun çatışmaların olduğu bu sürece “topyekün savaş” diyordu.

Kürt kırımın adı da “faili meçhul cinayet”ti.

Demirel, 1993 yılında Cumhurbaşkanı olduktan sonra, yerine geçen Tansu Çiller’in Başbakanlık döneminde sivil kırımına aydınlar, işadamları, gazeteciler de eklenecekti. Hedef olmak için, Kürt olmak yeterliydi.

Kürtleri şiddet (terör) yoluyla bastırmak, orduya teslim edilmiş devlet politikası ve değişmezlik içinde hükümetten hükümete devrediliyordu.

2000’e gelindiğinde “faili meçhul cinayet” yaftası altında katledilen Kürtlere ilişkin dosya sayısı 17 bin 500, Kürtlerin toplam can kaybı 40 bini, yakılıp, yıkılarak yok edilen köy sayısı 4 bini bulmuştu.

Öcalan olayı ve imha taarruzları

TC, namlunun ucu, yangın, yıkım ve bombaların tahripkar sesiyle Kürtleri bastırıp, Kürdistan meselesini bir kere daha
Türk devleti, PKK’nin çıkışını, Türk solunun birkaç yıl önce denediği eyleme benzetiyor, çakan kıvılcımın muhbir ağı destekli ordu tarafından kısa zamanda söndürüleceğini umuyordu. Ancak, umulan olmadı. İlk kurşunu atanlar izlerini kaybedip, dağlar arasında kaybolmuşlardı... “yok”lara karıştırmak için bütün gücünü kullanıyor, amacına ulaşmak için, Amerika Birleşik Devletleri, NATO’ya ek olarak, Avrupa, İsrail’den de destek alıyordu. Başlıca hedeflerden biri de, PKK Lideri Abdullah Öcalan’dı.

Çünkü, bütün Kürt başkaldırıları, liderin ele geçirilmesi, ya da ortadan kaldırılmasıyla söndürülmüştü. Son isyanın da bu yöntemle bastırılacağı umuluyordu. Bu amaçla, pek çok suikast girişiminde bulunmuş, fakat sonuç alamamış, son çare olarak 1998 yılında, Öcalan’ın bulunduğu Suriye’yi hedef almışlardı.

Amerika ve NATO ve İsrail’in de desteğiyle, savaşla tehdit edilmeye başlandı.

Öcalan, bunun üzerine Suriye’yi terk edip, Yunanistan’a geçmişti. Fakat Yunanistan Amerikan dayatması yüzünden kabule yanaşmamış, Öcalan Yunanistan, İtalya ve Rusya arasında, adeta mekik dokumuştu. En son Yunanistan, güvenli ülke olarak Hollanda’ya gideceği söylemiyle onu, Kenya’nın başkenti Nairobi’ye götürmüş, burada tuzağa çekip, Amerika’ya, Amerika da 15 Şubat 1999 tarihinde TC’ye teslim etmişti.

TC’nin, Öcalan’ı uluslararası güçler sayesinde rehin alması bekleneni vermemiş, tersine PKK kendini yenileyerek, etkinliğini sürdüredursun, bu arada PKK, yapılan pazarlıklar sonucu ateşkes ilan etmiş, bazı küçük birimlerinin dışandaki gerilla gücünü sınır ötesine çekmişti.

Fakat, TC çekilmeyi adeta “fırsat bu fırsattır” diye karşılayıp, imha taarruzlarını tazelemişti.

Devlet şiddetinin çıkmazı ve AKP yalanları

TC’nin, Kürdistan sorununu çözüm politikası, hükümet temsilcileriyle generallerden oluşan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) tarafından tespit ve karara bağlanıyor, uygulama orduya bırakılıyordu. JİTEM adı verilen çeteler, bu kararların sonuçlarıydı.

Fakat, Abdullah Çatlı ve çetesinin Susurluk’taki trafik kazasında ifşa olmasından sonra, sivil kırım, köy yakmalar, kenarından köşesinden de olsa ortalığa saçılıp, tartışılmaya başlamış, bunun üzerine Mesut Yılmaz hükümeti, bunun çözüm olmadığını rapora bağlamış, MGK dünyadaki sessiz tepkileri de gözeterek, hukuk görüntüsü içinde, “güler yüzlü şiddet” yöntemine dönmüştü.

Daha sonra, Mesut Yılmaz döneminde ilk adımları atılan yeni politikanın devamı olarak, “Kürtlerin var olmadığına” dair inkar inadından vazgeçiliyor, “son iyilik” olarak, Kürtçe konuşma serbest bırakılıyor, ayrıca Güney Kürdistan ve Avrupa’da pıtrak gibi biten Kürt televizyon yayıncılığı karşısında, çaresizliğin çaresi olarak, Kürde Kürtçe Türk propagandası yapacak TV yayınına geçilmesi kararlaştırılıyordu.

Daha sonra iktidara gelen AKP, Kürtleri kandırma ataklarında, Kürtçe konuşma yasağının kalkması ve devlet eliyle televizyon yanına geçilmesini kendi “bağışı” olarak sunacaktı.

Oysa, söylenip sunulanlar yalandı. Bütün bunlar AKP’den çok önce, MGK tarafından kararlaştırılmıştı.

AKP’nin 1991’e dönüşü

AKP’nin kurucu liderleri Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç, Necmettin Erbakan’ın, İslami sloganlı Türk milliyetçiliğinin “milli görüş” akımının önde gelen adamlarıydı. Erbakan’ın en güvendikleri, ancak 1997 darbesinden sonra, “yenilikçi” rolünde onu arkadan hançerleyip, tabanı altından alarak üstünde AKP’yi inşa ettiler.

Erdoğan, 2002 yılındaki seçimlere girerken geçmişlerini ret ve inkar eden bir söylemle, “milli görüş gömleğini çıkardık” diyor, Kürtlerden oy almak için de, sorunlarını barışçıl yoldan çözüp artık anneleri ağlatmayacakları vaadini tekrarlıyordu. Ancak iktidar olduktan sonra söylemi başka, yaptıkları başka savruluyor, ateşkesi sürdüren gerilla güçlerine abanıyor, ağır kayıplar verdiriyor, 2003 yılında karşılık verilince, savaş yeniden kızışıyordu.

Erdoğan bir yandan da, Diyarbakır’a gidip, Süleyman Demirel’in 1991’de söylediği “Kürt realitesini tanıyoruz” sözüne takla attırıp, “Kürt meselesi” diyor, Kürtlere bağış tertibinden, MGK’nin yıllar öncesine dayanan kararı gereğince, TRT aracılığıyla Kürtçe televizyon yayınını başlatıyor, bir türlü başa çıkılamayan, yıllar önce serbest bırakılan Kürtçe konuşmayı sahipleniyor, sanatçılarla Kürt açılımı toplantısı yapıyor, bunları bir araya toplayıp, “mesele bitmiştir” diyordu.

Yine bu süreçte, PKK’yi ikna edip, silah bırakmaya zorlamak için, MİT şefleri aracılığıyla PKK ve hücrede tutulan lideri Öcalan’la görüşmelere başlıyor, Kürt tarafı, iyi niyet ölçüsü olarak, bir “barış heyeti” de gönderiyordu.

Ancak, PKK kalıcı barış şartları oluşmadan silah bırakmaya yanaşmayınca, görüşmeler kesiliyor, Türk ordusu karadan ve havadan taarruza geçiyor, barış heyeti hakkında da tutuklama kararı çıkarılıyor, 1991’deki topyekün savaş şartlarına dönülüyordu.

Ancak, MGK’nin yine yıllar önce aldığı karar gereğince, “faili meçhul” adıyla seri sivil cinayetlerine baş vurulmuyor, köy yakılmıyor, bunun yerine belediye başkanları, tanınmış siyasetçiler, aydınlar, gazeteciler, köylüler, kadın ve çocukları da içine alan toplu tutuklamalara girişiliyordu.

Amerikan insan hakları raporunun deyimiyle tutuklamalarda hukuki dayanak yok, “keyfilik” vardı. Kürtleri başsız bırakıp, kıstırarak teslim almayı öngören plan yürürken Fethullah Gülen cemaatinin medyası ve Hürriyet gazetesinden Taha Akyol da tutuklananları mahkeme yerine yargılıyor, suçlu ilan ediyordu.

2012 yılına geldiğinde tutuklu Kürt sayısı 10 bin kişiyi bulmuştu.

1991 sürecinde, Kürtlerin dünya ile bağlantılarını koparıp, seslerini kısmak amacıyla, seksenine merdiven dayamış yazar Musa Anter’in de aralarında bulunduğu birçok gazeteci öldürülmüş, kapatılan Özgür Gündem’in yerini alan Özgür Ülke gazetesinin altına bomba konarak havaya uçurulmuştu. AKP ise, bir gecede 44 Kürt gazeteciyi tutukluyordu.

Roboski Katliamı

AKP iktidarı, giriştiği tutuklamalarla ordunun devlet içindeki “özerk” yapısına son vermiş, emir ve komuta altına almış, sınırların ötesindeki Kandil Dağı’nı gece, gündüz bombalamaya, içerde 1991’deki yayla, mera yasağıyla dağlar altında tutulmuş çobanlar, tarlaya giden çiftçiler, yolcular da hücuma hedef olmuşlardı.

27 Mayıs 2012 günü, Rıdvan Yavaş ile Leyla Sonkur adındaki iki genç, evlenmek için, yanlarına ortak arkadaşları Rıdvan Gümgüm’ü de alarak köyden kaçılıyor, yolda askerler tarafından vurulup, ağır yaralandıktan sonra, Türk medyasına “silahlarıyla birlikte yaralı yakalanan PKK’liler” açıklaması yapılıyordu.

Sivillere dönük, en büyük katliam 28 Aralık 2011 gecesi sınır ticareti yapan Uludere’ye bağlı Roboski köylülerinin katliamıyla yaşanıyordu.

17’si çocuk, en büyükleri 40 yaşında olan Roboskili köylüler, her zamanki gibi askeri birliklerin önünden geçerek sınır ticaretine gidiyor, gidişleri, alış-veriş yapıp geri dönüşleri kesintisiz olarak havadan takip ediliyordu. Dönüşte, akşam karanlığında sınıra yakın durdurulup, aydınlatma şemsiyesinden sonra havadan bombalanıyor, 34 kişi bir arada katlediliyordu.

Olay dünya medyasında yankılanıyor, Başbakan Erdoğan ise katliamın üstüne giden, suçluların açıklanmasını isteyen Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)’ni hedef tahtasına oturtup, “akan kanı istismar etmek”le suçluyordu.

Süreç içinde, katliamın üstü örtülemeyince hükümetin açıklamaları da giderek nitelik kazanıyor, katledilmişleri suçlu çıkarmada düğümleniyordu. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in sınır ticareti yapanların PKK ile bağlantılı oldukları sözlerinden sonra, Başbakan Erdoğan da, 29 Mayıs 2012 tarihinde, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, onu destekler nitelikte bir tutumla, “onlar PKK ile işbirliği yapan kaçakçılardı, ölümü hak ettiler” anlamına gelecek şu sözleri söylüyordu:

“El yapımı bombalara hiç kaçakçılar basmıyor? Harita kimlerin elinde olabilir? Bu haritayla beraber bu kaçakçılar, pek de bunların üzerine basmıyor. Rahatlıkla gidip gelebiliyorlar.”

Ama konu kapanmıyor, Türk medyasında bile tartışma konusu olmaya devam ediyordu.

BİTTİ

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
The Following User Says Thank You to melek5810 For This Useful Post:
SirfalaS (02-06-2012)
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
darbeler, kürdistan, sürecinde


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Kürdistan kürt halkınındır! melek5810 Sol Basından Haberler 18 26-08-2011 19:13
Kürdistan meclisi Özgürlükateşi Politik Gündem 0 05-07-2011 12:10
Kürdistan'da hayat duracak Özgürlükateşi Sol Basından Haberler 4 15-05-2011 22:52
Ordu ve darbeler-12 eylÜlÜn ardindan melek5810 Devrim Tarihi 0 02-12-2009 02:12
Darbeler,12 eylÜl,yarattiĞi tahrİbat ve mÜcadele melek5810 Devrim Tarihi 0 02-12-2009 02:11


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 00:14.
 
ÖZGÜRLÜKATEŞİ.NET Forum Kategori Arşiv Görünümü
3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 58, 59, 270, 70, 71, 72, 73, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 168, 169, 170, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 183, 184, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 244, 245, 246, 248, 250, 251, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 262, 272, 273, 274, 275, 293, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 284, 288, 287, 289, 290, 291, 292, 294, 297, 295, 296, 298, 299, 300, 301, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 58, 59, 270, 70, 71, 72, 73, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 168, 169, 170, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 183, 184, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 244, 245, 246, 248, 250, 251, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 262, 272, 273, 274, 275, 293, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 284, 288, 287, 289, 290, 291, 292, 294, 297, 295, 296, 298, 299, 300, 301,

Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan "yer sağlayıcı" olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz "uyar ve kaldır" prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, info@ozgurlukatesi.net mail adresinden bize ulaşabilirler. Buraya ulaşan talep ve şikayetler Hukuk Müşavirimiz tarafından incelenecek, şikayet yerinde görüldüğü takdirde ihlal olduğu düşünülen içerikler sitemizden kaldırılacaktır.
Yasal Uyarı
www.ozgurlukatesi.net / com aracılığı ile indirmiş olduğunuz dosyalar, her sanatçının kendi isimleri ile tescil edilmiş eserlerin dijital kopyalarıdır! Bu dosyalar size tanıtım amaçlı sunulmaktadır! Müzik dosyalarını bilgisayarınızdan 24 saatten fazla tutmanız T.C. yasalarına göre suç sayılır! Bu tür yasal işlemlerde www.ozgurlukatesi.net / com ve hosting şirketimiz bu duyurunun yayınlanmasını takiben sorumluluk kabul etmeyecektir!