İkİ duygu mu vardır, şu dünyayı terk etmeden önce içimizi dolduran?
Kazım Koyuncu, bu dünyadan ayrılmadan önce, üzerinde şarkılar söylediği dünyaya teşekkür ediyordu:
“Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.”
Charles Bukowski ise, geçenlerde bulunan son şiirinde özür diliyor:
“ah, affet beni Çanlar Kimin İçin Çalıyor,
ah, affet beni suda yürüyen Adam,
ah, affet beni bir ayakkabıda yaşayan yaşlı kadın,
ah, affet beni gece yarısı kükreyen dağ,
ah, affet beni gündüzün ve gecenin ve ölümün dilsiz sesleri,
ah, affet beni son güzel panterin ölümü,
ah, affedin beni bütün batık gemiler ve yenilmiş ordular,
bu benim ilk FAKS ŞİİRİM,
Artık çok geç:
abayı yaktım
ben.”*
Kazım’ın uzun süredir dillerde (ve ağlarda) dolaşan son mektubu ile Bukowski’nin evine faks makinesi bağladığı gün yazıp yayımcısına faksladığı son şiiri bir ölçüt olursa (Ki neden olmasın, evrene karışmadan önce söylenen sözlerimiz evrensele en yakın sözlerimiz olmalı), insanlar dünyadan ayrılırken iki duyguyla yüklü: şükran ve özür.
Neden bunlardan özür diliyor ki Bukowski, diye düşünüyorum. Hemingway’i okuyamadı diye mi mesela? Suda yürüyen Adam’ın suda yürüdüğüne inanmadı diye mi? Yaşlı kadına yeterince ilgi göstermedi, mesela evini açmadı diye mi? Gerçek hayatında mı yoksa şiirlerinde mi yapamadıklarının özrü bunlar? Yoksa hepsi şiirlerinde hakkını veremediğini düşündüğü konular mı? Abayı yaktığı sevgili ölüm mü yoksa karısı mı gözünün başka şeyler görmesini engelleyen. (Bukowski’nin karısının bir röportajını hatırlıyorum, şiirlerinin akla getirebileceğinin aksine karısına oldukça bağlı biriymiş.)
Bir şiir pek çok somut şeylerden bahsettiği halde (mesela bir roman, bir panter) bu kadar çok soru sorduruyorsa, iyi şiirdir herhalde. Ama benim aklımda asıl başka bir soru var: Neden Kazım’ın aklına teşekkür etmek düşüyor da bu dünyadan giderken, Charles’ın aklına özür dilemek düşüyor? California, Karadeniz’e göre çok daha güneşli bir yerken ve Kazım’dan tam 40 yıl daha fazla yaşamışken, neden Bukowski’de baskın olan duygu pişmanlık?
Tamam, Bukowski’nin pişmanlığı sayılmaz. Onun af dileyen sesi Kazım’ın teşekkür eden sesinden daha şen şakrak bile gelebilir kulağa. Ama benim aklımda başka bir açıklama var; isteyen “güzel neden” saysın, “hüsn-i talil”e örnek görsün. Ve Bukowski’yi daha iyi tanıyan birinin bu şiirin ortaya çıkardığı sorulara vereceği daha “doğru” cevaplar da vardır belki. Ama hiçbiri nedenimizin güzelliğine, talilimizin hüsnüne gölge düşürmez...
Kazım, kısa ömrünü sürerken, o son teşekkür mektubunda en çok andıklarının yanındaydı; katledilenlerin, ezilenlerin, yakılanların, ölüme koşanların. Ve “her şeye rağmen bu yeryüzünde” onlar için söyledi şarkılarını.
Kazım o yaşlı kadından ayakkabısını alıp ona bir dünya vermek istiyordu. O ayakkabıyı da, suların üstünde yalınayak yürüyen Adam’a verecekti.
Dağlardan kurtuluş türküleriyle sesine ezgiydi şarkıları. Her biri “dünyanın son umudu” olan, o “soyları tükenmeyen” panterlerin yanındaydı.
Batık gemilerde soluğu kesilenlere verebilirdi son soluğunu, son sıcaklığını yanındakilere vermeye hazır hemşehrisi Rıfat Ilgaz gibi.
Yenilmiş orduların bir gün evsizler, çıplaklar, sesleri dilsiz bırakılmışlarla birleşip, dağlardan kükreyip, kentlerden çağlayıp, deniz altında sıkışıp kalmış batık gemilerden fırlayıp dünyayı bir cehenneme çevirenleri cehennemin dibine yollayacağı ve dünyayı cennet edeceği günü bekliyordu.
O, çanların kimin için çaldığını biliyordu.
Evrensel