Radyo Forum

Go Back   Dostluk Ve Kardeşlik Platformu; Dostluğun, Kardeşliğin ve Paylaşımın Tek Adresi Özgürlük Ateşi- »
SİYASET
» Güncel tartışma konuları


Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Tunus-Mısır devrim dersleri
Konudaki Cevap Sayısı
4
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
103

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Bookmark and Share Paylaş LinkBack Seçenekler Stil
Alt 11-08-2011, 13:09   #1
Kullanıcı Profili
Yeni Üye
 
karanfiLLer.! - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşikaranfiLLer.!
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Mayıs 2011
Üye No: 3230
Mesajlar: 87
Konular: 0
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürleri: 32
42 mesajına 74 kere teşekkür edildi.
IM
A4a1pd Tunus-Mısır devrim dersleri

 
Ortadoğu'ra halk haraketleri-1
Tunus-Mısır dersleri
H. Fırat


Mısır’daki görkemli kitle hareketinin doruğuna çıktığı bir sırada, 19 Şubat 2011 tarihinde verilmiş bir konferansın kayıtlarıdır... İlgiyi duyan okurlar burada sunulan metni Tunus ve Mısır: Devrim İçin Dersler (Ekim, Sayı: 271, Nisan 2011) başlıklı değerlendirme ile birlikte ele alabilirler...

-I-

Yeri geldikçe atıfta bulunduğumuz yıllar öncesine (Mart 1991) ait temel önemde bir tespitimiz var. Sözkonusu olan Ekim 1. Genel Konferansı’nın “Dünyada durum” konulu değerlendirmesinin (Bugünün Dünyası: Süreçler ve Eğilimler...) bitiş bölümündeki vurgulu düşüncedir. Söylenen basitçe şudur: Sistem propagandasının “tarihin sonu”nu ilan etmiş olması dayanaksız bir boş iddiadan ibarettir; ‘89 çöküşüyle dünya tarihinde yalnızca bir dönem kapanmış, ama böylece de yeni bir tarihi döneme girilmiştir; bu, insanlık tarihine yeni bir devrimler dönemi olarak geçecektir. (Bkz., H. Fırat, Dünya Ortadoğu ve Türkiye, Eksen Yayıncılık, 203, s. 9-46)

Kısa bir paragraftan oluşan bu düşünce, sözkonusu metnin uzun bir tarihi dönem içerisinde sistemi irdeleyen bir değerlendirmesinin son sözlerini oluşturmaktadır. Dolayısıyla söylenenler de bu teorik-tarihsel değerlendirmenin içinde bir anlam kazanmaktadır. Bugünün Dünyası: Süreçler ve Eğilimler başlıklı değerlendirmede, kapitalist dünya sistemi çeşitli açılardan; emperyalist hegemonya ve emperyalistler arası ilişkiler, dünya ekonomisinin tarihsel seyri ve ekonomik bunalımlar, devrim süreçleri, emperyalizmin temel çelişmeleri vb. açılardan inceleniyor. Böylece kapanmakta olan tarihi dönemin bir bilançosu çıkarılıyor. İşte bu bilanço üzerinden dile getiriliyor o kısa bitiş sözleri.

20. yüzyılın, bu yoğun ve hareketli yüzyılın ilk üçte ikilik döneminin ne türden devrimci olay ve sarsıntılara sahne olduğunun toplu bir dökümü var, sözkonusu değerlendirmenin girişinde. Bugün “tarihin sonu”nu, dolayısıyla kapitalizmin mutlak zaferini ilan edenler, daha henüz ‘50’li yıllarda sistemin çöküşü konusunda büyük korkular ve kaygılar içerisindeydiler, ki bu ‘70’li yılların ortasına kadar da devam etti, deniliyor ilgili metinde. Kapitalizmin bir parça nefes alabildiği dönem, 1975 Vietnam Devrimi’nin zaferi üzerinden ele alırsak, ki bu dünya ölçüsünde devrim dalgasının hızlı düşüşünü de işaretlemektedir, şu son on-onbeş yıllık bir evredir (elbette metnin yazıldığı tarih üzerinden, sözkonusu metin ‘91 yılı başına aittir). Dolayısıyla ‘70’li yılların ortasından alırsak arada yalnızca onbeş yıl, hatta daha da az bir zaman dilimi var. Zira Vietnam Devrimi’nin ardından dalganın düşmesi ve dünya ölçüsünde karşı saldırının gündeme gelmesi, ‘80’li yılların başını buluyor. Arada 1979’da birbirlerini birkaç ay arayla izleyen İran ve Nikaragua devrimleri var, devrimci dalganın son artçı sarsıntıları olarak. Böyle olunca, kapitalist dünya sisteminin bir parça soluklandığı evre, kabaca 1980-1990 arasındaki şu on yıllık dönemdir işin aslında, diyor Ekİm 1. Genel Konferansı’nın ilgili değerlendirmesi.

Tüm bunlardan çıkarılan sonuç, söze başlarken özetlediğim o bitiş ifadelerinde özetleniyor: “Sonuç olarak; burjuva ideologların büyük spekülasyonlara konu ettiği 1989, tarihin değil yalnızca bir dönemin sonunu işaretliyor. İnsanlık yeni bir döneme girmiştir. Yeni dönem yeni bir devrimler dönemi olarak tarihe geçecektir; nesnel olgular buna işaret ediyor, belirtiler bunu gösteriyor.”

Peki neye dayanıyordu bu değerlendirme? Kapitalist dünya sistemine ilişkin yapılmış bu genel tarihi dökümün bilançosuna ve kısmen de ‘89 çöküşü sonrasını irdeleyen dönemsel bir tahlile. Bir sistem ele alınıyor ve bağrında taşıdığı başlıca çelişmelerin son 150-200 yıllık tarihi dönem içindeki seyri özetleniyor. Bu çelişmelerin tarihi seyir içerisinde aldığı biçimler, yarattığı sonuçlar irdeleniyor. Bundan güç alan bir tarih bilinci ve bunun sağladığı bir teorik bilinç açıklığı üzerinden, sistemin yeni tarihi dönemdeki seyri hakkında bir hükme varılıyor. Bu karşıt sınıflara, dolayısıyla onulmaz toplumsal çelişmelere dayalı bir sistemdir. Bu nedenle hareket üretmesi, bunun sosyal çatışma ve sınıf mücadeleleri olarak kendini ortaya koyması, giderek de devrimlere yolaçması kaçınılmazdır. Toplumların gelişiminde hareket, sınıflar mücadelesi üzerinden kendini gösterir, asli ifadesini burada bulur. Sınıflar mücadelesinin keskinleştiği aşamalarda ise bu tarihi hareket isyanlar ve ayaklanmalar halini alır, giderek de devrimler düzeyine çıkar. Düşünce temelde buna, kapitalist-emperyalist sistemin temel gerçeklerine dayanıyor, sözkonusu değerlendirmenin kendi sınırları içerisinde.

İlgili metnin sınırları dışına çıkarsanız, evet, o dönem Doğu Avrupa’daki sistem gürültülü bir şekilde çökmüş bulunuyor. Dünya gericiliği bunu büyük bir ideolojik ve psikolojik savaşa çeviriyor; devrimler döneminin kapandığı, tarihin bittiği, sosyalizmin geçersizliğinin kanıtlandığı eksenine oturan bir propagandaya dayanak olarak kullanıyor olup biteni. İşin böyle bir yanı var.

Ama öte yandan, tam da o çöküşün yaşandığı dönemde, ‘80’li yılların hemen başında gündeme gelen neo-liberal saldırının ilk on yılı var. Amerika’da Reagan ve Büyük Britanya’da Teatcher ile başlamış, Almanya’da Kohl ile kuvvet almış, Japonya’da ve tüm öteki metropol emperyalist merkezlerde uygulanmış, doğal olarak etki ve sonuçları dünyanın geri kalanına çok daha ağır bir biçimde yansımış bulunan on yıllık bir sosyal yıkım saldırısı da var orta yerde. Arada bağımlı ülkelerin kanını emen büyük borç krizleri var. Tam da aynı çöküş günlerinde bir de böyle bir on yılın yarattığı ekonomik-sosyal sorunlar birikimi var.

Daha bir de dünya ekonomisinin tümünü içine alan genel bir ekonomik bunalım var ve ‘70’li yılların ortasından itibaren genel ekonomik durgunluk üzerinden kendini gösteriyor. Nitekim neo-liberal saldırı sistemin buna bir yanıtı ve çözümü olarak gündeme geliyor. Sonradan krize dönüşen o büyük borç olayı da bunun bir parçası. Karlılığı azalan, karlı yatırım alanları bulamayan sermaye fazlasının, soygun mekanizmaları üzerinden bağımlı ülkelere aktarılmasından başka bir şey değil sözkonusu olan. Fakat neo-liberal saldırı, ekonomik bunalımın faturasını sistemli biçimde işçi sınıfına, emekçilere ve ezilen halklara aktarsa bile, bunun hiç de sorunu çözmediğini bize daha o dönemlerde gündeme gelen büyük borsa çöküşleri gösteriyor. Özetle o günlerde sistemin bir de genel durgunluk hali olarak seyreden ve arada çöküş sinyalleri de veren bir genel ekonomik bunalım sorunu var.

“Tarihin sonu” işte böyle bir tarihi ortamda, ekonomik-sosyal sorunların bu sistemli yığılışı ortamında ilan ediliyor.

‘90’lı yılların başında dünya gericiliğinin “tarihin sonu”nu ilan etmesi, sınıf mücadelelerinin bitmesine değil, fakat Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki yozlaşmış bürokratik rejimlerin çürüyüp çökmesine dayandırılıyordu. Bu çerçevede tümüyle ideolojik ve psikolojik bir saldırı niteliğinde idi. Gerçekte ise sınıf çelişkileri tüm gücüyle varlığını koruyor, dahası tam da aynı dönemde giderek keskinleşiyor. Tam da aynı dönemde neoliberal saldırı boyutlandırılıyor. Böylece rüzgar ekiliyor sürekli bir biçimde ve sonuçları gelecekte kesinlikle fırtına olarak biçilecek. Dönemin sağlam devrimcilerinin olup bitene ve geleceğe bakışı buydu.

Sınıflar mücadelesi tarihi-toplumsal bir olgudur ve sosyo-ekonomik ilişkiler nesnel zeminine dayanır. Komünist Manifesto üzerinden alırsanız, bilimsel sosyalizmin 150 yıllık bir tarihi var. Ama sınıflar mücadelesi gerçekte sınıflı toplumla yaşıt. Demek oluyor ki mücadelenin varlığının bilimsel sosyalizmle, marksist düşünceyle bir alakası yok. Marksist düşünce, bu çatışmanın modern kapitalizm çağında ve işçi sınıfı bakış açısından teorik ifadesi oluyor yalnızca. Mücadele tarihin her döneminde var ve somut koşullara göre de her dönemde kendine özgü ideolojik biçimler kazanmış. Ortaçağ’da çoğu durumda dinsel, modern zamanlarda ise genellikle sosyalist biçimler kazanması gibi. Ama sınıflar mücadelesinin kendisi nesnel bir olgu ve tarih içinde kesintisiz bir süreçtir. Dolayısıyla “tarihin sonu” iddiaları idealist safsatadan öte bir anlam taşımamaktadır.

Kuşkusuz çok geçmeden ciddiyetini yitirmiş ve hızla gündemden düşmüş bu şarlatanca iddia ile fazla zaman kaybetmemiz gerekmiyor. Ama burada geriye dönerek, ‘90’lı yılların başına ait bir değerlendirmeden hareket ettiğim için, ister istemez buna değinmiş oldum.

Neden konuya sözkonusu değerlendirmemizden hareketle girdim? Şunun için: Dünyanın şu veya bu yöresindeki sınıf mücadelelerini, kitle hareketlerini, halk isyanlarını, ayaklanmaları ele alıp irdelerken, dolayısıyla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırken, öncelikle içinden geçmekte olduğumuz tarihi döneme bakmak durumundayız. Olup bitenleri tarihi dönemin çerçevesi içinde bir yere oturtmak durumundayız. Demek oluyor ki tarihsel bir perspektifle ve teorik bir bilinçle. Mutlaka teorik bir bakışımız olacak ve olayı tarihsel bir çerçevede ele alacağız. Gündelik olarak bakarsanız bazen dizleriniz titreyebilir, umutsuzluğa kapılabilirsiniz. Ama toplumsal olaylar tarihi çerçevede gündeme gelirler ve tarihi ölçülerle bakılır onlara. Üç beş günle, üç beş ayla, üç beş yılla, hatta bazen birkaç on yılla ele alınmaz onlar.

Bugün Tunus ve Mısır üzerinden yaşanan sarsıntıları da tarihsel bir dönem içinde, daha somut olarak da son otuz yılın birikimi üzerinden ele alırsanız eğer, onları tam olarak anlayabilir ve doğru bir biçimde anlamlandırabilirsiniz.

1997 yılı başında kaleme alınmış bir başka değerlendirmemize geçiyorum, başlığı şöyle: Proleter Hareketin ve Halk İsyanlarının Yeni Dönemi. İlk cümlesinde de başlıktaki düşünce bir tespit halinde yineleniyor: “Dünya ölçüsünde proleter kitle hareketinin büyüyeceği ve isyanlara varan halk hareketlerinin çoğalacağı bir tarihi döneme girmiş bulunuyoruz.”

Bu bir tespit ve 1997 yılının Mart ayına ait. Derin sezgilere değil, dönemin somut olgularına dayanıyor. Derin sezgilerle bu tür tespitler yapılmaz, tespitin birtakım maddi verilere dayanıyor olması lazım. Proleter kitle hareketlerinden ve halk isyanlarından sözediliyor. O zaman buna ilişkin verilerden hareket ediliyor olabilmesi lazım. Bunlar sınıf mücadelesine, daha somut olarak kitle hareketlerine ve halk isyanlarına ilişkin somut veriler olmalı.

Neler o halde bunlar? Metnin kendisinden aktarıyorum, önce proleter kitle hareketleri:

“‘90’lı yıllara ‘tarihin sonu’ üzerine gürültülü bir emperyalist propaganda ile girmiştik. Oysa daha birkaç yıl sonra, 1994 yılının ilk günü Chiapas’ta patlak veren halk isyanı, tarihin yeni bir sayfasının açılmakta olduğunun ilk işaretlerin vermişti bize. Avrupa’nın dönek solcu aydınlarının ‘Elveda Proletarya’ dedikleri günlerde, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en kitlesel eylemlerini yaşamaktaydı. Arjantin’den Hindistan’a dünyanın birçok ülkesinde işçi sınıfının ardı arkası kesilmeyen eylem dalgaları vardı. Bunun geri ve bağımlı ülkelere özgü olduğu, emperyalist metropollerde sınıf hareketinin gerçekten bittiğinin sanılabileceği bir sırada ise, Almanya’da, İtalya’da, Belçika’da, İspanya’da, Yunanistan’da yeni proleter kitle hareketinin, yaygın grev hareketlerinin önemli örnekleri peşpeşe ortaya çıkmaya başlamıştı.

“İtalyan işçi sınıfının 1994 sonbaharında haftalar boyu süren büyük eylem dalgası, İtalya’da parlatılan ‘yeni politikacı tipi’ Berlusconi’yi daha bir yılı bile dolmadan politik yaşamdan sildi. Derken Fransa’da işçi sınıfının ‘95 yılının son aylarını kaplayan büyük eylem dalgası, kapitalist düzenin sözcülerine bile proleter kitle hareketinin yeni ve sarsıcı bir çıkışı olarak göründü. Fransız proletaryasının verdiği örneğin ardından Alman işçileri eylem ve direnişlerinde yaygın olarak ‘Fransız işçilerinin yürüdüğü yoldan!’ anlamına gelen şiarları attılar. Ve Alman madencilerinin geride kalan günlerdeki militan eylem dalgası, bunun hiç de boş bir iddia olmadığını gösterdi. Alman madencilerinin eylemlerine İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Almanya’da örneği görülmemiş bir militan kararlılık egemendi. Bir Alman madencisinin ‘Bonn’u başlarına yıkarız!’ sözünün sembolik değerini tam olarak değerlendirebilmek için, Alman işçi hareketinin geride kalan onyıllardaki ılımlı ve barışçıl karakterini gözönünde bulundurmak gerekir.”

“Emperyalist metropollerde ‘sosyal devlet’le birlikte ‘sosyal barış’ dönemi de artık bitmiştir. Ekonomik bunalım ve keskinleşen uluslararası rekabet ortamında ‘reform’, ‘uyum’ ya da ‘yeniden yapılanma’ adı altında işçi sınıfına ve emekçilere yöneltilen saldırılar çelişkileri keskinleştirmekte, hoşnutsuzlukları derinleştirmektedir. Bunun bugünkü meyvesi emperyalist metropollerdeki proleter kitle hareketinin günden güne büyüyüp yaygınlaşmasıdır. ”

“Sermayenin dünya çapındaki saldırılarının iktisadi, sosyal ve siyasal sonuçlarını çok daha ağır bir biçimde yaşayan bağımlı ülkelerde durumun ne olduğuna en taze örnek ise Güney Kore işçilerinin ayağa kalkmasıdır. ‘60’lı ve ‘70’li yıllarda kapitalizme kölece uyum örneği sayılan Güney Kore proletaryası, bugün militan, kararlı ve disiplinli bir proleter kitle direnişinin örneği durumundadır. Latin Amerika’da Arjantin’den Ekvator’a, grevsiz gün ve genel grevsiz yıl geçmiyor. Rusya ve Ukrayna başta olmak üzere Doğu Avrupa ülkeleri yıllardır işçilerin grev, direniş ve gösterilerine sahne oluyor. ” (H. Fırat, Dünya, Ortadoğu ve Türkiye, Eksen Yay., s.409-410)

Buraya kadar aktarılan bölüm “proleter kitle hareketleri”ne ilişkindi. Şimdi de “halk isyanları”na ilişkin olarak söylenenlere bakalım:

“Halk isyanlarına gelince; ‘94 yılına Chiapas’taki köylü isyanı ile giren dünya, ‘97 yılını Arnavutluk’taki silahlı halk ayaklanması ile karşıladı. Aradaki dönemi Ürdün’deki ‘ekmek isyanı’, 30 yıllık suskunluktan sonra Endonezya’daki kitle başkaldırıları türünden birçok irili ufaklı örnekler kaplamaktadır. Halklar her yerde İMF ve Dünya Bankası’nın hayatı çekilmez hale getiren politikalarına, bu politikaların uygulayıcısı durumundaki hain ve işbirlikçi diktatörlük rejimlerine çeşitli biçimlerde başkaldırıyorlar. Bu satırların kaleme alındığı sırada Pasifik’teki Papua Yeni Gine’de halkın isyan ettiği ve mağazaları yağmaladığı haberleri geliyordu. Açlığa ve sefalete mahkum edilen ezilen halk yığınlarının öfkesinin artık dizginlenemediğine son bir örnektir bu.” (s.411)

Onyılları bulan bir birkimin ürünü olan bütün bu hareketler, dünya ölçüsünde daha yaygın bir toplumsal hareketlenmenin de ilk belirtileri olarak ele alınıyor. Bu hareketler henüz açık bir politik doğrultudan, dolayısıyla devrimci bir politik önderlikten yoksunlar, bunlar henüz sistemin bizzat kendisine yönelmiş örgütlü hareketler değil, diyor sözkonusu değerlendirme; ama bu, bu aşamada beklenebilecek bir şey de değil, diye de ekliyor. Bu aşamada bu hareketliliğin bizzat kendisi önemli, proleter kitlelerin, ezilen halkların ayağa kalkması önemli, bunun etkisiyle gericilik atmosferinin dağılması, geleceğe yönelik umutların ve devrimci iyimserliğin güçlenmesi önemli, bunlar vurgulanıyor metinde.

‘97 yılı başına ait bu değerlendirme, o günden bugüne bir dizi başka proleter kitle hareketi ve halk isyanıyla doğrulandı. Latin Amerika kıtasal düzeyde bir toplumsal çalkantı içine girdi. Bolivya’da sonu gelmeyen kitle hareketleri ve isyanlar yaşandı. 2001 krizi sonrasında aylar boyunca Arjantin’i birbirin izleyen isyan dalgaları sardı, ardarda devlet başkanları ve hükümetler devrildi. Ekvador’da bir dizi isyan gerçekleşti. Başta Arjantin olmak üzere bir dizi ülkede grevler, genel grevler gerçekleşti. Venezuella halkı amerikancı darbeyi 48 saatte püsküttü ve Chavez’i yeniden başa geçirdi. Tüm bu hareketlilikler yıldan yıla güç kazandı ve her bir ülkenin kendi özgün koşulları içinde bugünkü sol hükümetler Latin Amerika’sını yarattı. Latin Amerika ile ilgili değerlendirmelerimizde var, bu kıtada sol hükümetlerin birbirini izlemesi işçi hareketleri ve halk isyanlarına sıkı sıkıya bağlı, daha açık bir ifade ile bunların dolaysız bir ürünü. Bu hükümetlerin hepsi bir proleter kitle hareketliliği dalgasından güç alarak, bir halk isyanları dizisinin ardından, onların yarattığı toplumsal atmosfer içinde, onların yaratıp büyüttüğü oy desteği ile bu parlamenter başarıları elde ettiler. Konuya ilişkin değerlendirmelerimizde bunlar var.

Özetle dünya ölçüsünde yeni bir proleter kitle hareketliliği ve halk isyanları dönemine girdiğimiz artık apaçık bir olgudur ve daha ‘90’lı yılların ikinci yarısından itibaren böyledir.

-II-

Tarih akıyor, yeni safhalarla, yeni biçimler kazanarak... Ve böylece 2000’li yıllarda ek bir durumla karşılaşıyoruz. Neyle karşılaşıyoruz? Daha 2000’li yılların başında 11 Eylül var. Dünya halklarına karşı büyük bir savaş ilanı var. ABD’nin o zamanki başkanı oğul Bush, halklara açık bir savaş ilanın da bulunuyor ve bunu yüzyıl sürecek bir savaşlar dizisi olarak niteliyor. Nedir olayın esası, bu savaş ilanının gerçek anlamı?

Amerikan emperyalizmi, ‘90’lı yılların başında Sovyetler Birliği’nin temsil ettiği blokun çöküp dağılmasıyla birlikte, rakipsiz bir dünya imparatorluğu kurmak istiyordu. Ve daha 1992 yılında, değerlendirmelerimizde çokça atıfta bulunulmuş bir gizli strateji belgesini gündeme getiriyordu. Bu belgenin en önemli stratejik hedefi, kendisine emperyalist rakip tanımamak, geleceğe yönelik olarak bu potansyeli taşıyanları zamanında denetim altına almak, onları ABD ile rekabeti akıllarından bile geçiremeyecekleri bir duruma düşürmek... ABD emperyalizminin yeni stratejisinin temel hedefi buydu. Bu hedefin ‘90’lı yıllar içindeki seyrini bir yana bırakıyorum. Çeşitli olaylar var bu çerçevede. Daha ‘90’lı yılların başlangıcında, 1991 yılı başında, Irak’a yönelik emperyalist savaş, Birinci Körfez Savaşı var. Ardından Yugoslavya’ya müdahale var, ‘90’lı yılların ikinci yarısında, somut olarak 1998’de. Sonra Nisan ‘99’da, NATO’nun 50. kuruluş yılında gerçekleşen Prag Konferansı üzerinden bu emperyalist saldırı ve savaş örgütünün dünya polisi haline getirilmesi var. Bilindiği gibi NATO demek fiilen ABD demektir. Sovyetleri Birliği ile eski dönemden kalma balistik füzelere ilişkin anlaşmaların artık geçersiz ilan edilmesi var. Füze Kalkanı projesini gündeme getirmek ve dolayısıyla nükleer dengeyi belirgin biçinde kendi lehine değiştirmek girişimleri var. Ve daha bir dizi başka şey...

Bütün bunların ardından 2000’li yıllara geliyoruz. 2000’li yılların başında Afganistan’a ve bu ülke üzerinden iç Asya’ya emperyalist müdahale var, savaş ve ardından işgal var. Bunun ardından Irak’a yönelik emperyalist savaş ve onu izleyen işgal var. Bütün bunlar birarada yeni bir savaşlar yüzyılını başlatmaktır. Yeni savaşlar dönemi ‘91 yılında, Sovyetler Birliği’nin yıkılışıyla aynı sırada başlamıştı, ardından Balkanlar’da sürdü ve 11 Eylül olayları bahane edilerek 2000’li yıllarda bir topyekün savaş ilanı ve uygulaması gündeme getirildi. ABD emperyalizmi militarist aygıtını buna uygun olarak harekete geçirdi. ABD’nin yıllık savaş bütçesi yarım trilyon doları aştı, 600 milyar dolara dayandı, resmen görünen rakam olarak.

Bu nedir? Bugün çok daha net olarak görüyoruz. Hegemonyası çözülmekte olan bir emperyalist güç, konumunu korumak için çıkış üzerine çıkış yapıyor, henüz rakipleri hazır değilken. Kendisine ileride rakip olma potansiyeli taşıyan öteki emperyalist güçler henüz yeterli hazırlığa, iddiaya ulaşmamışken, inisiyatifi ele alarak dünya güç dengelerine müdahale ediyor. İç Asya üzerinden petrol ve doğal gaz kaynakları ile bunların iletim hatlarını denetimi altına almaya çalışıyor. Irak’a el koyarak böylece Ortadoğu’da bir başka önemli petrol ülkesini ele geçirmek, bu arada İran’ı kıskaca almak, giderek Avrupa’yı ve Japonya’yı besleyen petrol kaynaklarını kendi denetimine almak, dolayısıyla Avrupa ve Japonya’yı kendi denetimi altında tutmak girişimiyle ortaya çıkıyor.

Bu, emperyalist nüfuz alanları ve dünya egemenliği uğruna mücadele dediğimiz şeyin ta kendisidir, buna yönelik ilk ataklardır bunlar. Bu, ABD ile Irak halkı, ya da ABD ile mazlum Afgan halkı arasındaki bir sorun değil işin esasında. Onlar üzerinden, Afganistan, Irak ve öteki mazlum halkların yıkımı üzerinden, ABD kendi emperyalist hegemonyasını korumaya, güçlendirmeye, bundaki kaçınılmaz çözülmeyi geciktirmeye bakıyor. Gelecekte rakip olma potansiyeli taşıyan öteki emperyalist güçleri denetim altında tutmaya bakıyor. Bu, dünya egemenliği uğruna bir emperyalist hegemonya ve nüfuz mücadelesidir. Pazarlar, hammadde kaynakları, petrol ve doğal kaynakları üzerine bir mücadeledir sözkonusu olan.

Bu çatışma, bu mücadele savaş boyutuna ulaştı mı, savaşı ve zorbaca el koymak demek olan işgali gündeme getirdi mi, biliniz ki artık emperyalist dünya savaşı tarihi bir dönem olarak fiili bir durumdur, bu tekil ya da bölgesel savaşlar şahsında. Bugün ortada bir emperyalist dünya savaşının olmaması yanıltıcı olmamalıdır. Duruma göre genel bir emperyalist dünya savaşına da götürebilecek dinamikler harekete geçmiş bulunmaktadır, ki önemli olan da budur. Emperyalist dünya savaşları her zaman kısmi savaşlarla başlıyor. Bunu her iki dünya savaşı üzerinden de somut olarak görüyoruz. Örneğin İkinci Dünya Savaşı öncesinde Japonya’nın Mançurya’yı işgali var, yıl 1931. İtalya’nın Habeşistan’ı işgal var, yıl 1936. Faşist Almanya ve İtalya’nın İspanya iç savaşına dolaysız müdahalesi var, yıl 1936-39. Hitler Almanya’sının önce Avusturya’yı ve ardından Çekoslovakya’yı işgali var, yıl 1938. Ve nihayet bunları Polonya’yı işgal izleyince, Eylül 1939, emperyalist dünya savaşı da resmen başlamış oldu.

Bütün bunlar büyük emperyalist savaşların tam da kısmi emperyalist savaşlar üzerinden geliştiğini gösteriyor. Buna şimdi de tanıklık ediyoruz. Tarihi ölçülerle aldığımızda ve mevcut kısmi savaşlar serisine baktığımızda, artık bir emperyalist savaşlar dönemine girdiğimizi görüyoruz. Emperyalist dünya egemenliği uğruna süren bir savaşlar dönemine... Bu, içinden geçmekte olduğumuz tarihi dönemin temel özelliklerini saptarken önemle gözönünde bulundurmamız gereken ilk temel önemde olgudur.

2000’li yıllarda karşı karşıya kaldığımız bir başka temel önemde olgu ise kapitalist dünya sisteminin temelinde ekonomik kriz bulunan çok yönlü krizidir. Sistem 30-35 yıldır genel durgunluk içinde seyreden bir ekonomik kriz içindeydi zaten. 1970’lerin ortasından beri sürmekte olan, kendini bazen kısmi bir toparlanma, bazen de kısmi ya da genel çöküş sinyalleri üzerinden gösteren bir genel ekonomik kriz bu. Arada bazı ülkelerin durumu çok kötüleşirken, öteki bazıları kısmi bir toparlanma ve canlanma gösterdi. Örneğin Clinton’lu dönemler, ‘90’lı yıllar, ABD ekonomisinin nispeten canlandığı bir dönem oldu. Oysa bu aynı dönemde Alman ekonomisinin ciddi zorluklar yaşadığını, Japonya’nın soluksuz kaldığını, Rusya’da, uzak Asya’da ve Latin Amerika’da çöküntülerin yaşandığını biliyoruz.

2000’li yıllara bakıyoruz... 2002 tarihli bir değerlendirmemizde, Amerikan ekonomisinin hızla durgunluğa girdiğinden sözediliyor. Amerikan ekonomisi dünya ekonomisinin motor gücü olduğu için bunun büyük kaygılara yolaçtığı belirtiliyor. Arkasını biliyoruz; tüm kapitalist dünyayı vuran 2008 krizi tam da sistemin merkezinde, ABD üzerinden patlak verdi. Kriz hala sürüyor, genel çöküş tehlikesi hala da atlatılmış değil. Bakıyorsunuz bu arada Alman ekonomisi nispi açıdan iyi bir durumda. Öyle oluyor zaten; arada bazılarında durum nispeten iyileşiyor, öteki bazılarında ise durum kötüleşiyor, zaman zaman çöküş tehlikesi sinyalleri kendini gösteriyor.

Kapitalist dünya ekonomisinin genel durgunluğunda ifadesini bulan ekonomik kriz son 30 yıldır var. 1974-75’te patlak veren kriz, 1980-82’de bir kez daha ağırlaşıyor. ‘89 yılında bir “kara Pazartesi” var, borsaların çöktüğü ve büyük kaygılar yaratan bir olay. ‘94’te büyük yıkıcı etkisini özellikle Meksika üzerinden gösteren bir kriz var. ‘97 yılında bu kez Güney Doğu Asya krizi var, Japonya’yı da etkisi altına alan. Ardından Rusya’ya, ardından Brezilya üzerinden Latin Amerika’ya yayılan... 2001 yılında Türkiye, Arjantin vb. ülkeleri çökerten büyük bir yeni kriz var. Kriz böyle yoklaya yoklaya, organik bir bütün oluşturan kapitalist dünya sisteminin değişik noktalarında dolaşıyor. 2008 yılında sistemin kalbine ulaştığında ise büyük bir genel sarsıntıya dönüşüyor. Kapitalist dünya hala da bu sarsıntının içinde.

Bütün bunlar kapitalist dünya ekonomisinin bir kriz içinde debelenmekte olduğu anlamına geliyor. Ve bu etki ve sonuçlarını sosyal, siyasal, kültürel, çevresel vb. alanlarda, demek oluyor ki yaşamın tüm öteki alanlarında gösteriyor. Ekonomik bunalım tüm biçimleriyle toplumsal bunalımın da temelini oluşturuyor. Büyük bir sosyal yıkım ve dolayısıyla büyük bir sosyal bunalım var. Biz daha 2007-2008 yılında otuz ülkede açlık isyanları gördük, dünya gıda krizine bağlı olarak ortaya çıkan. Açlığa karşı ekmek isyanları bunlar. Otuz ülke, dile kolay! Öyle bugün Ortadoğu’da görülen türden bir domino etkisi de değil bu, dünyanın çok değişik yerlerinde ve çok farklı koşullara sahip bu isyanları yaşayan ülkeler. Bir ucunda Hindistan ve Bangladeş gibi Asya ülkeleri, bir ucunda başta Mısır olmak üzeri bazı Afrika ülkeleri var, bir ucunda başta Haiti olmak üzere bazı Latin Amerika ülkeleri var. 2007-2008 yıllarında, otuz ülkede, gıda fiyatlarının ani artışına karşı toplumsal bir tepki olarak...

1970’li yıllarda patlak veren ekonomik bunalım ‘80’li yıllarda neo-liberalizm, ‘90’lı yıllarda küreselleşme biçimi üzerinden kendini gösteren sosyal yıkım saldırısının temelini oluşturmuştu. Bunu keyiflerinden yapmıyorlardı. Kapitalizm genişleme yaşadığı dönemlerde hiç değilse metropollerde kitlelere tavizler veriyor, sosyal devlet, kamusal sorumluluklar vb. bunun ürünü oluyordu. Kendini genel durgunluk biçiminde gösteren ekonomik bunalım ile bunu tamamlayan sert rekabet koşulları gelip çatınca, kapitalist dünya neo-liberal politikalara dayalı saldırılar ile kendine bir çıkış aradı. Özelleştirmeler, kuralsızlaştırmalar, taşeronlaştırmalar, vb. bir dizi yolla maliyeti düşürmeyi, karı çoğaltmayı, sömürüyü katmerleştirmeyi ve böylece sistemin işleyişini sürdürmeyi denedi. Bunun artık sınırlarına vardığını biliyoruz. Neo-liberal ideoloji çöktü. Küreselleşme ideolojisi yerlerde sürünüyor, tüm inandırıcılığını yitirdi. Buna dayalı söylemlerin büyük sosyal yıkımların ideolojik kılıfı olduğu açığa çıktı. Artık bir küreselleşme övgüsü duymuyoruz, değil mi? Ekonomik-sosyal olaylar bunun içyüzünü açığa çıkarttı ve çökertti.

Ekonomik-mali temele dayalı büyük bunalımlar, beraberinde zamanla emperyalist savaşlar ve sosyal devrimler getiriyor. 20. yüzyılı önceleyen ve izleyen olaylar serisi de bunu açıkça gösteriyor. 20. yüzyılın hemen öncesinde, 1870’lerden 1890’lara kadar uzanan uzun bir durgunluk dönemi var. Kapitalizmin gelişme tarihi içerisinde ilk defa yaşanıyor bu denli uzun bir durgunluk dönemi. Ardından 20. yüzyıla giriliyor, bir dizi bölgesel emperyalist savaş eşliğinde. Daha 1898’de Küba üzerine süren bir ABD-İspanya savaşı var. Ardından 1900 yılındaki Boxer ayaklanmasını bahane eden sekiz emperyalist devletin Çin’e müdahalesi ve onu kölece koşullara mahkum etmesi var. 1904’te Rusya-Japonya savaşı var. 1911-12’de İtalya’nın Libya’ya müdahalesiyle patlak veren Trablusgarp savaşı var. Bunu 1912’de birinci Balkan Savaşı izliyor. Liste uzatılabilir, ama belirginleşen olguyu görebilmek için bu kadarı yeterli. Ekonomik-sosyal bunalımları emperyalist paylaşım mücadeleleri ve bunun ürünü savaşlar izliyor. Bütün bunları dolu dizgin bir silahlanma, kudurgan bir militarizm ve elbette büyük emperyalist dünya savaşına hazırlık tamamlıyor. Çok geçmeden bu savaşın patlak verdiğini biliyoruz.

Ve bakıyoruz, yüzyılın daha ilk yıllarından itibaren yoğun bir sömürgecilik ve militarizm tartışması var, II. Enternasyonal’in kongrelerinin gündemleri üzerinden belirgin biçimde yansıyor bu. 1907 Stuttgart Kongresi sömürgeciliği, militarizmi ve savaşı tartışıyor. 1910 Kopenhag Kongresi aynı konular üzerine tartışmalarla geçiyor. 1912’de Basel’de toplanan olağanüstü kongrede bir kez daha savaş, üstelik bu kez somut ve yaklaşan acil bir tehlike olarak, tartışılıyor ve yaklaşmakta olan emperyalist savaşa karşı tavır belirleniyor, o ünlü kararlar alınıyor. Demek ki sözkonusu dönem bunalımlar ve savaşlar dönemi, dönemin uluslararası sosyalist hareketi bunu algılıyor, döne döne tartışıyor ve Basel Kongresi kararları üzerinden de yansıdığı gibi, savaşı toplumsal devrimle göğüslemek gündeme geliyor.

Tam aynı dönemde, 1909 yılında, bakıyoruz Kautsky Lenin’in övgüyle bahsettiği İktidar Yolu kitabını çıkarıyor. Lenin’in aktarma ve yorumları üzerinden biliyoruz, Kautsky bu kitabında, yeni bir devrimler döneminin yaklaşmakta olduğunu saptıyor ve izlenmesi gereken devrimci çizginin sorunlarını tartışıyor. 1912 Basel Kongresi, savaşı sınıf mücadelesi yoluyla durdurmak, eğer durdurulamazsa, savaşın yaratacağı bunalımdan yararlanarak kapitalizme karşı toplumsal devrimi gündeme getirmek kararı alıyor.

Fakat bunlardan da önemli olan, aynı dönemde devrimlerin bizzat gündeme gelmiş olmasıdır. 1905’te Rusya’da başarısızlığa uğrayan ama gerçekte Ekim Devrimi’nin başarısını hazırlayan bir önemli devrim var. Bunu 1905 sonunda patlak veren ve ancak 1909’da bastırılabilen İran Devrimi, 1908 yılında Jön Türk devrimi, 1911 yılında Sun Yat Sen önderliğindeki Çin devrimi izliyor. Bütün bu olaylar bir devrimler döneminin de başlamış bulunduğunu duyuruyor. Nitekim 1914’te birinci emperyalist dünya savaşı, 1917’de Büyük Sosyalist Ekim Devrimi, ardından da Avrupa’daki o büyük devrimci sarsıntılar var, ancak 1923’de durulabilen. Bunu ise 1924’ten itibaren yeni bir ivme kazanan Çin Devrimi izliyor.

Özetle; ekonomik ve sosyal bunalımlara kısmi savaşlar ile şu veya bu ülkede devrimlerin eşlik ettiğini görüyoruz, çok geçmeden bunları birinci emperyalist dünya savaşı ile ardından Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’nin izlediğini, Ekim Devrimi’nin büyük bir devrimci çalkantılar çağı başlattığını biliyoruz.

Demek ki, bunalımlar, savaşlar ve devrimler, aynı dönemin temel toplumsal olguları olarak birarada, birbirlerine bağlı olarak ve birbirlerini izleyerek sökün ediyorlar. Bu bütünlük çok önemli ve çok öğretici. Kapitalizmin tarihinde demek ki bunalımlar, savaşlar ve devrimler birbirinden besleniyor, birbirini besliyor, birbirini izliyor ve tamamlıyor. Bunlar emperyalist kapitalizmin temel çelişkilerinin ürünü, onların hareketinin ifadesi süreçlerin beslediği tarihi olaylar.

Ve şimdi insanlık yeniden böyle bir tarihi evreye girmiş bulunuyor. Bunalımlar gözümüzün önünde seyrediyor ve şu yıllarda bunun ekonomik-mali boyutuyla ABD merkezli olarak ve dünya ölçüsünde ağırlaştığını biliyoruz.

Savaşlar, emperyalist kısmi savaşlar/bölgesel savaşlar olarak son yirmi yıldır gündemde. 1991’de birinci Körfez Savaşı, 1998’de Yugoslavya savaşı, 2001’de Afganistan savaşı, 2003’te Irak savaşı, tümü de emperyalist saldırı ve müdahalelerin ürünü olarak gündeme gelmiş bulunuyor. Dünya genelinde büyük bir silahlanma yarışı ve bir kez daha kudurgan bir militarizm var. Tarihin hiçbir döneminde silahlanmaya ve savaş hazırlıklarına bu kadar yüklü kaynaklar ayrılmadı.

Tıpkı 20. yüzyılın başında olduğu gibi bugün de bir emperyalist hegemonya krizi var bu arada. Her savaşın öncesinde bir de hegemonya krizi vardır. Birinci emperyalist savaş öncesinde İngiliz hegemonyası krizdeydi, karşısında yükselen emperyalist güç olarak Almanya vardı ve yeni bir emperyalist paylaşım mücadelesi dayatıyordu. Bu bugün de var, daha özgün bir biçimde de olsa. Özgünlük şurada. Sert bir emperyalist nüfuz mücadelesi halen hegemonyası çözülmekte olan güç tarafından, yani ABD tarafından dayatılıyor. Zira onu yeni bir paylaşıma zorlayacak güçler henüz yeterince hazır değil ve ABD bunu fırsat bilerek çözülmekte olan hegemonyasının ömrünü uzatmaya çalışıyor.

Bütün bu olguları şuraya bağlamak istiyorum. Biraz önce sizlere proleter kitle hareketlerinin ve halk isyanlarının yeni döneminden sözetmiştim. Buna ilişkin ‘97 yılına ait değerlendirmeden bölümler okumuştum... 1998 sonbaharında partimiz kuruldu ve Kuruluş bildirisinde şu görüşlere yer verdi:

“Dünyada ve Türkiye’de yıkıcı yenilgilerle sonuçlanan bir tarihi dönemle devrimci hesaplaşmanın ürünü olan Türkiye Komünist İşçi Partisi, bu konumu ve kimliği ile yeni dönemi kucaklama iddiasındadır. Yeni dönem, ikibinli yıllar, dünyada ve Türkiye’de yeni devrim dalgalarına sahne olacaktır. Bu salt devrimci iyimserliğe dayalı bir kehanet değildir. Dünya ölçüsünde işçi sınıfının ve ezilen halk kitlelerinin yeni bir mücadele dönemine girdiklerinin, proleter hareketin ve halk isyanlarının yeni bir tarihi evresinin başladığının şimdiden çok sayıda somut göstergesi mevcuttur. Partimizin kuruluşu bu yeni dönemin, geleceğin yeni devrimler dalgasının kendi coğrafyamızdan başarılı bir önderlikle kucaklanabilmesine bir ilk hazırlıktır.”

Parti, kendi kuruluşunu, tarihi ve devrimci bir bakışaçısıyla gerekçelendirmeye çalışıyor. Ama bu gerekçelendirmeyi yaparken, insanlığın yeni bir döneme, yeni bir devrimler dönemine girmiş bulunduğunu ve bu yeni dönemin de kendini proleter kitle hareketlerinin ve halk isyanlarının ilk örnekleriyle dışa vurduğunu saptıyor.

Bu saptamalar sistemin gidişinden çıkarılıyor, bunu tekrarlıyorum. Sistemin ekonomik, sosyal ve siyasal gidişinden çıkarılıyor. Bu savaşlar, militarizm, hegemonya krizi, hegemonya mücadelesi, buna dayalı verilerden çıkıyor. Ve artı, bunların beslediği sosyal hareketliliklerden, proleter kitle hareketlerinden, halk isyanlarından, giderek halk ayaklanmalarından çıkıyor. Bunlar birbirini tamamlıyor. Bunalım, savaş ve devrim!

Tunus-Mısır dersleri

-III-
Devrim bir anda değil fakat bir tarihi dönem olarak gelir. Rus devriminin başlangıcını tarihçiler 1861’de toprak köleliğinin kaldırılmasıyla ilişkilendirirler. Serfliğin kaldırılması devrime karşı bir önlemdir, ama sonuç vermemiş, büyük devrimi hazırlayan süreci başlatmıştır. Serflik büyük bir ağırlık, toplumun çekemeyeceği bir yük haline gelmişti Çarlık Rusya’sında. Çarlık 1861 reformuyla, serfliğin kaldırılması diye bilinen reformla buna karşı önlem almış oldu, sistemi kurtarmak uğruna. Ama bu sözde reformun herhangi bir şeyi çözmediğini, serfliğin kalkmadığını, köylülüğün özgürleşmediğini, toprağın köylülüğe geçmediğini biliyoruz. Eh, reformlarla çözülemeyen sorunlar tarih içinde devrimlerle çözülür. Bunun ilk aşamada 1905 Devrimi’ne vardığını, 1905 Devrimi’nin büyük bir kitle hareketlenmesinin üzerine geldiğini, başarısızlığa uğradığını, kırıldığını, yenildiğini, ama bir başka evrede de kendini daha ileri düzeyde yeniden ortaya koyduğunu biliyoruz.

Devrimler bir anda patlak vermezler, bir anda bir yerden çıkmazlar. Devrimler, büyük bir tarihi birikimin ürünüdürler ve onun kendini çeşitli ilk sarsıntılar halinde, yerine göre çeşitli olgunlaşmamış devrimler halinde, 1905’te olduğu gibi, dışarıya vurduğu bir tarihi evre olarak sökün eder gelirler.

Biliyorsunuz, devrimler ile depremler arasında analojiler kurulabiliyor. Toplumsal fay hatlarındaki enerji birikiminden sözedilebiliyor. Ama fay hatlarındaki birikim kendini önce belli sarsıntılarla dışa vurur. Bakarsınız Marmara’da birtakım sarsıntılar olur, bilim insanları, büyük Marmara depreminin ilk belirtileridir bunlar der. Gerçekten de öyledir. Ama deprem on yılda gelir, otuz yılda gelir, elli yılda gelir, bu önden kestirilemez. Zira çok karmaşık bir doğa olayıdır sözkonusu olan. Bilim henüz ona hakim olmayı, onu zamansal olarak doğru biçimde öngörmeyi, gerçekleşme zamanını hesaplamayı, saptamayı olanaklı kılamıyor.

Bu aynı güçlük toplumsal depremler demek olan devrimlerde de var. Belli bakımlardan belki daha kolay, belki belli bakımlardan daha zor... Bir dönemin içindeyiz. Bolivya’da yıllarca büyük kitle hareketleri ile bir dizi halk isyanı yaşandı. Şimdiki Morales yönetimi varlığını ona borçlu. Aynı şekilde Ekvator’da bir dizi halk isyanı oldu, kent emekçileri ile birleşen yerlilerin içinde özel bir yer tuttuğu halk isyanı oldu ve şimdiki solcu başkan Rafael Correa iktidarını buna borçluyuz. Venezuella’da halk hareketinin bir ürünü olarak iktidara gelen Chavez’i 2002 yılında amerikancı bir darbe yoluyla ensesinden tuttular, götürüp bir adaya hapsettiler. İki milyon Karakaslı emekçi yeni kurulan darbeci hükümetin sarayını sardı kırksekiz saat boyunca. Bunun üzerine ve büyük kitle kararlılığından güç alan bir grup genç subay, adına “ulusal onur operasyonu” dedikleri bir girişimle, Chavez’i kapatıldığı adadan alıp gerisin geri başkanlık sarayına getirdiler. Bunlar yalnızca Latin Amerika’dan ve yalnızca birkaç örnek, tümü de yakın geçmişte, geride bıraktığımız yakın yıllar içinde yaşandılar.

Dünyada olayların gidişini konu alan bazı değerlendirmelerimizde var, söylenen şudur: Bugün bazı soğukkanlı burjuva bilim adamları bile neo-liberal kudurganlığın dünya çapında biriktirdiği sosyal sorunlardan, çelişkilerden, hoşnutsuzluklardan hareketle, diyorlar ki; 21. yüzyıl öyle büyük bir toplumsal sarsıntılar yüzyılı olacaktır ki, tarihçiler dönüp 20. yüzyıla baktıklarında, ne de sakin bir yüzyılmış 20. yüzyıl diyeceklerdir. Olaylara nesnel bakmaya çalışan bazı burjuva bilim adamları bile bunu söyleyebiliyor. 21. yüzyılın büyük toplumsal patlamalar yüzyılı olacağına, bunların kendini küresel boyutlarda ve büyük zincirleme olaylar olarak gösterebileceğine ilişkin bir öngörü bu.

Gerçekten de, dönüyoruz Magrip’e bakıyoruz, oradan Ortadoğu’ya doğru kayıyoruz, herkes, konunun uzmanları da dahil, Tunus’un tarihinde böyle bir şey yok, bu çapta bir hareket yok diyorlar. Mısır’a geçiyorlar, Mısır’ın tarihinde bu çapta bir toplumsal kitle hareketi yok diyorlar. Demek ki 20. yüzyıl, o büyük çalkantılar ve devrimler yüzyılı, o büyük savaşlar yüzyılı, o büyük sosyal mücadeleler yüzyılı bile Tunus ve Mısır’a bu çapta bir hareketlilik nasip eylememiş. Ama şimdi var. Ne zaman? 21. yüzyılda. Demek ki 21. yüzyılda ölçüler hep farklı. Kitle katılımı, birbirini etkileme, birbirini tetikleme, yayılarak büyüyen bir sarsıntı... Ölçüler değişiyor dikkat ederseniz. Bunlar ama henüz yalnızca ilk sarsıntılar. İlk sarsıntıların ölçüleri üzerinden ifade etmiş oluyorum.

Tunus ve Mısır’a bakarken, öncelikle buradan bakacağız. Dünya artık bir köy olmuş durumda, emperyalist küreselleşmeyi propaganda ederken böyle diyorlardı bize, değil mi? Bunu neye göre söylüyorlardı? Gerçekten dünyayı bir köy gibi yönetmek hevesinde ve bir parça da başarısında idiler. Bolivya’daki köylünün içme suyuna el koyuyorlardı, ülkenin doğal gazına el koyuyorlardı. Böyle gidebilse, dünya onlara kalabilse, belki bir on sene sonra bu kez temiz havanın ticarileştirilmesini gündeme getirecekler. Dün insanlık suyun parayla olabileceğini düşünemezdi. Ondan dolayı da gündelik dilde sudan ucuz denilirdi! Bedavadan da öteye anlamına gelir. Ama şimdi su parayla ve çok değerli. Yarın temiz havanın paralı hale geleceğinden kuşku duymayınız, eğer dünya bu barbarların elinde bu çizgide giderse. Gitmeyecek ama! Ya barbarlık içinde çökecek ya toplumsa devrimle değişecek.

Küresel çapta neo-liberal politikalar dünyanın dört bir yanında uygulandı. ‘90’lı yıllarda dünyada yüz ülke IMF programlarını uyguluyordu. Bunlar içinde Tunus ve Mısır da var. İkisi de anlaşmalarını 1991 yılında yapmışlar. IMF anlaşmaları sosyal yıkım demektir, sömürü demektir, tarımın çökertilmesi demektir, yoksulluk demektir, emekçilerin aç bırakılması demektir, hayatın her alanında ticarileşme demektir, işsizleşme demektir. Bu ne yaratır? Bu sosyal patlama yaratır. Bu patlamayı önce Arjantin’de mi yaratır, sonra Tunus’ta mı yaratır? Bunu bilemeyiz, kimse de bilemez. Nitekim bu ülkelerde yaşayan uzmanlar bile bunu bilemiyorlar.

BBC muhabiri 17 Ocak’ta Kahire mahreçli bir haber yapıyor. Neyin haberi bu? 25 Ocak’ta 6 Nisan Hareketi’nin çağrısı var, bunun haberi... Yazının başlığı şu: “Mısır Tunus olabilir mi?” Bu deneyimli bir muhabir, öyle olduğu söyleniyor. Yazık ki böyle bir şans yok diyor, bu deneyimli muhabir haberinde. Bunun olabilmesi için Mısır’ın önce uzun yıllar süren ataletten kurtulması lazım; gösteriler hep birkaç yüz kişiden ibaret kalıyor, bunlar da hep aynı yüzler, polisler göstericilerin birkaç katı oluyor, dolayısıyla böyle bir şans yok, diyor. Kim diyor bunu? “BBC’nin deneyimli Kahire muhabiri”!.. BBC’nin Kahire muhabiri demek, Arapça bilen, Mısır toplumunu içinden bilen, nabzını tutan, gidip o birkaç yüz göstericiyi hep gören bir insan demek. Beklemiyor böyle bir şeyi ama. Bu yalnızca onun kusuru değil, hiçbir Mısır uzmanı olup biteni beklemiyordu. Bir dalga bekliyorlardı, ama Mısır sırada yoktu. Yemen’e, Ürdün’e, Cezayir’e, Fas’a, başka ülkelere işaret ediyorlardı. Ama kimse Mısır için bunu öngörmüyordu. Mısır sindirilmiş, tüketilmiş, bitmiş, atalet içinde bir toplum diyorlardı. Ama tümü de yanıldılar. Tunus’u hemen ardından Mısır izledi, tüm negatif öngörüleri silip süpürerek.

Patlamaların geleceğini biliriz, ama nereden geleceğini bilemeyiz. Geleceğini biliriz, ama ne zaman geleceğini bilemeyiz. Hiç merak etmemiz de gerekmiyor. Bunu kendi toplumumuz için merak edebiliriz. Bu toplumun içindeyiz. Nabzını tutmak, gelişme süreçlerini sezmek çok önemli. Özellikle öncü rolü oynaması gereken devrimci bir parti için. Ama hiçbir devrimcinin, acaba öncelikle dünyanın neresinde ve ne zaman patlayacak, bunu bilme şansı yok, bunu bilmesine gerek de yok.

TKİP III. Kongresi’nin bildirisinin temel önemde bir saptaması ile toparlamak istiyorum. Sözkonusu bildiride, insanlık yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemine girmiş bulunmaktadır; bunalımlar ve savaşlar halen gözümüzün önünde yaşanan, seyreden olgular durumundadır; ama kuşku olmasın ki devrimler de bunları izleyecektir, zira ilk ikisini hazırlayan tarihi-toplumsal zemin üçüncüsünü de hazırlayan o aynı zemindir, deniliyor. Orijinal biçimiyle okuyorum:

“İnsanlık yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemine girmiş bulunmaktadır. Bunalımlar ve savaşlar halen günümüz dünyasına damgasını vuran yakıcı olgulardır. Birbirine sıkı sıkıya bağlı bu iki olgusal gerçek, yeni bir devrimler döneminin de dolaysız bir habercisidir. Dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin kapitalist bunalımların ve emperyalist savaşların büyük yıkım ve acılarına yanıtı bir kez daha devrimler olacaktır. Dünyanın dört bir yanında ve elbette Türkiye’de de...”

20. yüzyıla analoji var burada. İnsanlık, kapitalist sistemin kudurganlığına, yarattığı çok yönlü yıkıma, yarattığı bunalımlara ve yolaçtığı savaşlara karşı çaresiz, eli kolu bağlı kalmayacaktır; çıkışı bir kez daha devrimlerde arayacaktır, tüm dünyada ve elbette Türkiye’de de, söylenmek istenen bu. Bu “tüm dünya”ya gördüğünüz gibi beklenmedik bir şekilde Tunus girebiliyor, Mısır girebiliyor. Dün Endonezya girmişti, Suharto devrilmişti. Arnavutluk girmişti, ülkenin yarısı silahlı ayaklanmayla ayağa kalkmıştı. Latin Amerika’nın sol hükümetlerini yaratan büyük isyanlar girmişti. Akdeniz’in kuzeyini, Yunanistan’ı ayağa kaldıran olaylar yaşanmıştı. Bütün bunlar hep bunun içinde.

Saldırı ve yıkım politikalar dünya çapında uygulandı. Küreselleşme saldırısı bunu ifade ediyordu. Böyle olunca, bunların yarattığı toplumsal hoşnutsuzluk birikiminin şu veya bu şekilde dünyanın herhangi bir ülkesinde ya da ülkeler grubunda, şu veya bu zamanda patlak vermesi hiçbir biçimde şaşırtıcı değildir, olmayacaktır. İktisadi ve sosyal açıdan tüm kapitalist dünya buna aday. Kuşkusuz iktisadi ve sosyal koşullar kendi başına yeterli değil. Her bir ülkenin bir de kendine özgü koşulları var. Kendine özgü tarihi, kültürel koşulları, etnik ve dini yapıları, dünden kalan toplumsal mücadele birikimi vb., bir dizi başka etken var. Dolayısıyla toplumsal hoşnutsuzluk birikimi ortak zeminini, her bir toplumun kendi özgünlüğü üzerinden düşünmek gerekir. Her toplumun kendi prizması var ve ortak paydayı oluşturan sorunlar bu prizmadan yansıyarak kendini ortaya koyar.

Diyalektiğin temel bir yasasıdır. Evrensel olan özgül olanın üzerinden yansır. Hiçbir şeyi evrenselliği içinde göremezsiniz. Evrensellik bir soyutlamadır, bir genellemedir. Özgünlüğü, özgül yansımaları üzerinden görüp somutlayabilirsiniz onu. Hani denilir ya, gerçek her zaman somuttur. Gerçeklik kendini kendi somutluğu içinde gösterir. Dolayısıyla toplumsal mücadelenin, giderek de patlamaların nerede ne zaman gerçekleşeceğini, hangi biçimler ve boyutlar üzerinden ortaya çıkacağını aynı zamanda her bir toplumun kendi özgün koşulları belirler.

Demek istiyorum ki, dar ve kısır bir ekonomik-sosyal indirgemeci yaklaşım yok anlatmaya çalıştığım dünya tablosunda. Ama son tahlilde de sözünü ettiğim ortak zemin var ve son tahlilde olup bitecekleri de belirleyen zemindir. Son tahlilde sömürü sisteminin, sınıflar sisteminin, mülkiyet ilişkilerinin olduğu bir genel zeminde, bunun üstüne binmiş ağır bir sosyal yıkım, neoliberal saldırı, bunu tamamlayan, bunun güvencesi ve aracı olarak baskı, kölelik, aşağılanma, hiçe sayılma varsa, bunlar da müzminleşmişse, bu bir yerde kendini bir patlama olarak gösteriyor. Kaldı ki, dünya küreselleştiği için, bunu burada pozitif anlamda kullanıyorum, bu patlamalar bulaşıcı da oluyor. Sınırlar bir anda yıkılıyor.

Kapitalizm tarihinde buna benzer bir durum ilk olarak 160 yıl önce, Avrupa’da 1848 Devrimleri fırtınası ile yaşandı. 1848 dünyasında ulaşım ve iletişim henüz son derece geri ve sınırlıydı. İngiltere üzerinden demiryolu kullanımının gündeme gelişi henüz yirmi yıllık, ABD üzerinden telgraf kullanımının gündeme gelişi ise henüz yalnızca birkaç yıllık bir olaydı. Ama yine de dünya, daha doğrusu o günün dünyası sayılan Avrupa, hayli küçülmüş sayılırdı. Fırtına 22 Şubat’ta Paris’te patlak verdi, 11 Mart’ta Viyana ve Prag’a, 17 Mart’ta Berlin’e sıçradı. Ardından İtalya’da bir dizi kente, öteki bazı Avrupa ülkelerine yayıldı.

Bugünden baktığımızda, dünya o zaman henüz çok büyüktü. Ama sanayi devriminin 50 yıl sonrası üzerinden baktığımızda, 1848’ler dünyası, sanayi devriminin başlangıç evresine göre de hayli küçülmüştü ve dolayısıyla etkileşim büyüktü. 160 sene sonra bugün ulaşım, iletişim ve dolayısıyla da etkileşim artık o zamanlarla kıyaslanamaz ölçülerde. Artık devrimler için birkaç gün sonra gelecek güvenilir haberler beklemiyoruz. Saati satine internetten haber olarak, televizyondan canlı görüntü olarak izliyoruz. Bu hiçbir dönemle kıyaslanamaz boyutlarda ve güçte yoğun bir etkileşim olanağıdır. Günü geldiğinde bu etkileşimin apayrı bir etkisi olacaktır. Bugün için burjuvazi onu kötüye kullanıyor ve bir dizi araçla dengeliyor, zaafa uğratıyor olsa da.

Bütün bunları bir kez daha şöyle toparlıyorum. İnsanlık yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemine girmiş bulunmaktadır. Bunalımlar dünyanın genel bir gerçeğidir bugün. Savaşlar, genel bir emperyalist dünya savaşı olarak değil ama onun ilk hazırlıkları, ilk çatışmaları, ilk muharebeleri olarak halen gözler önündedir. Devrimler devrim olarak henüz yok ama devrimlere varabilecek ilk kıvılcımlar olarak bugün gene gözler önündedir. Tunus, Mısır vb. olaylar da bunun günümüzdeki yeni kıvılcımlarıdır. Büyük depremin ilk öncü sarsıntılarıdır bunlar.

Bu bakış açısı çok önemli. TKİP III. Kongresi’nin o kısacık bildirisinde bile, bu bakış açısı, partimizin bütün bir hazırlığını, örgütsel konumlanışını, çalışma tarzını, kadro yapısını, mücadele anlayışını, değerler sistemini belirlemektedir deniliyor. O kısacak bildiride bile bu bakış ile güncel tutum ve davranışlar bütünü arasında dolaysız bir ilişki kuruluyor. Bildiride yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemine işaret eden paragraf hemen ardından şöyle devam ediyor:

“Bu tespit partimizin tüm mücadele, çalışma ve örgütlenme çabasının belirleyici ana ekseni durumundadır. Partimiz tüm güncel devrimci görev ve sorumluluklarına buradan bakmakta, geleceğin büyük mücadelelerine bu bakış açısı ile hazırlanmaktadır. Her biçimi ile burjuva gericiliğinin Türkiye toplumunu boğucu bir kuşatma altında tutması güncel olgusu geçici olmaya mahkumdur. Kapitalizmin onulmaz çelişkileri karşı konulmaz bir biçimde Türkiye işçi sınıfını ve emekçilerini bir kez daha devrimci sınıf mücadelesi alanına yöneltecektir. TKİP bu bilinçle, bundan beslenen bir devrimci güven ve iyimserlikle hareket etmekte, tüm güncel çabasını bu süreci hızlandırmaya yoğunlaştırmakta, bunu ise şaşmaz biçimde proletarya devrimi hedefine bağlamaktadır.

“Partimizin bilincine, pratiğine ve tüm hareket tarzına sinmiş bu bakış açısı, doğal olarak kongremizin gündemindeki sorunları ele alışını da belirlemiştir.” (TKİP III. Kongresi Bildirisi)

Geçen yılın son aylarında yine burada TKİP III. Kongresi’ni konu alan bir konferans vermiştim. O zaman altını çizdiğim önemli noktalardan biri de şuydu:

Demiştim ki, şu geride bıraktığımız aylar içerisinde, kısa aralıklarla iki partinin kongresi gerçekleşti. Bu partilerden birinin kongresinden çıka çıka legal alana yeni bir düzeyde geçiş, yani yasal parti çıktı. Demek ki rejimde bir yumuşama bekleniyor ve Türkiye’nin görünür geleceğinde bir sosyal durgunluk öngörülüyor, bundan da barışçıl hazırlık sonucu çıkarılıyor. Yasal parti her zaman barışçıl hazırlıkla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Aynı zamanda rejimin yumuşayacağı, demokrasinin olanaklarının genişleyeceği, dolayısıyla yasal çalışma olanaklarının çoğalacağı düşüncesi var ve yasal parti aynı zamanda bunun ürünü olarak gündeme getiriliyor.

Aynı dönemde bir başka parti daha kongre yapıyor, diye eklemiştim. Bu partinin kongresinden ise, tıpkı iki yıl önce yapılan II. Kongre’sinde olduğu gibi, bir kez daha devrimci örgüt yaşamsaldır, tespiti ve vurgulu çağrısı çıkıyor. Düzene karşı sağlam bir devrimci konumlanış, parti örgütünün bu temelde çok yönlü olarak devrimcileştirilmesi, devrimci iç yaşamının güçlendirilmesi, sınıf eksenli partiye geçiş vb., vb. bunu tamamlıyor. Yasal partiyi seçenler, partiyi herkese açıyorlar, bunun için sokaklara kayıt büroları kuruyorlar. Devrimci örgüt yaşamsaldır diyenlerse partinin saflaştırılması, sağlamlaştırılması, devrimcileştirilmesi, bununla çelişen unsurların ayıklanmasından sözediyorlar. Biri reforma/barışçıl bir döneme hazırlık, ikincisi devrime hazırlık anlamına geliyor, görevler buna göre saptanıyor, tercihler buna göre yapılıyor. Biri şekilsiz bir ezilenler partisi, diğeri sınıf eksenli devrimci bir parti olmak peşinde.

Sınıf eksenli parti ne demek? Sınıf eksenli devrime hazırlık demek. Sınıf eksenli devrim olmadı mı ne olur? Tunus ve Mısır’da ne olduysa işte o olur! Bunlar son derece önemli ayrım çizgileri. Mısır’ı alacağız, başarısız 1905 Devrimi ile karşılaştıracağız. Görünürde başarılı “Mısır devrimi”ni alacağız, gerçekte başarısız 1905 Devrimi’yle karşılaştıracağız. Neden 1905’e devrim dediğimizi, neden Mısır’daki “devrim”e gerçekte ancak bir halk isyanı diyebileceğimizi enine boyuna tartışacağız. Bunu burada, bu tartışmanın içinde yapacağız. Böylece konumuzun da daha somut alanına girmiş olacağız.

Bir kez daha tekrarlıyorum, bu olaylara hep bir tarihi dönemin içinde bakacağız. Mısır’ın ya da Tunus’un derinlikleri bizim için esasa ilişkin bir önem taşımıyor. Biz Türkiyeli devrimcileriz, biz bu ülkelerde olup bitenleri ancak genel dış çizgileri içinde görebiliriz. Tunus’ta ve Mısır’da bu tür bir hareketlenme beklemiyorduk, ama patlak verdiğinde de buna hiçbir biçimde şaşırmıyoruz. Başka herhangi bir ülkede patlak verseydi yine şaşırmazdık.

Fay hatlarındaki enerji birikiminin saptanması toplumsal devrimler için çok daha zordur, sorun burada çok daha karmaşıktır. Ama yine de bir dönem öngörülebilir. O fay hatları ilk sinyalleri bize gönderebilirler ve işte gönderiyorlar da. Bugün Ortadoğu bir bütün artık. Bunu olaylar gösterdi. Ama bu bütünlüğü sağlayan bir tarih var, bir kültür var, bir dil birliği var. Yani bir rastlantı değil bu. Hani, toplumların özgünlüğü, kültürel yapısı, etnik yapısı demiştim ya... Dikkat edin, bu koşullar sağlıyor sözünü ettiğim bütünlüğü. Ortak payda altında topluyor. Bunlar aynı tarihin ve aynı kültürün insanları. Abbasiler’in, Endülüsler’in, Emeviler’in... Sömürge döneminde de Osmanlı’nın sömürgesiydi bunlar. Sonra Fransız ve İngiliz emperyalizminin sömürgesi oldular. Onlar yapay bir biçimde bölündüler. Tabii bu bölünme belli sonuçlar yaratmamazlık edemezdi, belli bakımlardan farklılaştırdı bu toplumları. Ama tarihin ve kültürün derinliklerinden gelen ortak özellikleri silemezdi ve böyle hareketlenmeler döneminde bu ortak yönler önplana çıkabiliyor.

Buraya kadarki anlatımım içerisinde, Tunus’la başlayan, Mısır’la devam eden, giderek genel Ortadoğu sarsıntısı olarak süren olayların sadece bugünkü dünya tarihi içerisinde nasıl görülmesi gerektiğine ilişkin bir sunum yapmış oldum. Şimdi Tunus ve Mısır’da yaşananlara daha somut biçimde bakabiliriz.

(Devamı var...)

_________________________________________________
"Hayvan olmak istiyorsan olabilirsin elbette. Bunun için insanlığın acılarına sırt çevirmen ve yalnız kendi postuna özen göstermen yeterli" Karl MARX
karanfiLLer.! isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-08-2011, 13:11   #2
Kullanıcı Profili
Yeni Üye
 
karanfiLLer.! - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşikaranfiLLer.!
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Mayıs 2011
Üye No: 3230
Mesajlar: 87
Konular: 0
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürleri: 32
42 mesajına 74 kere teşekkür edildi.
IM
Standart

 
Ortadoğu’da halk hareketleri - 1 - H. Fırat


Tunus-Mısır dersleri

-III-
Devrim bir anda değil fakat bir tarihi dönem olarak gelir. Rus devriminin başlangıcını tarihçiler 1861’de toprak köleliğinin kaldırılmasıyla ilişkilendirirler. Serfliğin kaldırılması devrime karşı bir önlemdir, ama sonuç vermemiş, büyük devrimi hazırlayan süreci başlatmıştır. Serflik büyük bir ağırlık, toplumun çekemeyeceği bir yük haline gelmişti Çarlık Rusya’sında. Çarlık 1861 reformuyla, serfliğin kaldırılması diye bilinen reformla buna karşı önlem almış oldu, sistemi kurtarmak uğruna. Ama bu sözde reformun herhangi bir şeyi çözmediğini, serfliğin kalkmadığını, köylülüğün özgürleşmediğini, toprağın köylülüğe geçmediğini biliyoruz. Eh, reformlarla çözülemeyen sorunlar tarih içinde devrimlerle çözülür. Bunun ilk aşamada 1905 Devrimi’ne vardığını, 1905 Devrimi’nin büyük bir kitle hareketlenmesinin üzerine geldiğini, başarısızlığa uğradığını, kırıldığını, yenildiğini, ama bir başka evrede de kendini daha ileri düzeyde yeniden ortaya koyduğunu biliyoruz.
Devrimler bir anda patlak vermezler, bir anda bir yerden çıkmazlar. Devrimler, büyük bir tarihi birikimin ürünüdürler ve onun kendini çeşitli ilk sarsıntılar halinde, yerine göre çeşitli olgunlaşmamış devrimler halinde, 1905’te olduğu gibi, dışarıya vurduğu bir tarihi evre olarak sökün eder gelirler.
Biliyorsunuz, devrimler ile depremler arasında analojiler kurulabiliyor. Toplumsal fay hatlarındaki enerji birikiminden sözedilebiliyor. Ama fay hatlarındaki birikim kendini önce belli sarsıntılarla dışa vurur. Bakarsınız Marmara’da birtakım sarsıntılar olur, bilim insanları, büyük Marmara depreminin ilk belirtileridir bunlar der. Gerçekten de öyledir. Ama deprem on yılda gelir, otuz yılda gelir, elli yılda gelir, bu önden kestirilemez. Zira çok karmaşık bir doğa olayıdır sözkonusu olan. Bilim henüz ona hakim olmayı, onu zamansal olarak doğru biçimde öngörmeyi, gerçekleşme zamanını hesaplamayı, saptamayı olanaklı kılamıyor.
Bu aynı güçlük toplumsal depremler demek olan devrimlerde de var. Belli bakımlardan belki daha kolay, belki belli bakımlardan daha zor... Bir dönemin içindeyiz. Bolivya’da yıllarca büyük kitle hareketleri ile bir dizi halk isyanı yaşandı. Şimdiki Morales yönetimi varlığını ona borçlu. Aynı şekilde Ekvator’da bir dizi halk isyanı oldu, kent emekçileri ile birleşen yerlilerin içinde özel bir yer tuttuğu halk isyanı oldu ve şimdiki solcu başkan Rafael Correa iktidarını buna borçluyuz. Venezuella’da halk hareketinin bir ürünü olarak iktidara gelen Chavez’i 2002 yılında amerikancı bir darbe yoluyla ensesinden tuttular, götürüp bir adaya hapsettiler. İki milyon Karakaslı emekçi yeni kurulan darbeci hükümetin sarayını sardı kırksekiz saat boyunca. Bunun üzerine ve büyük kitle kararlılığından güç alan bir grup genç subay, adına “ulusal onur operasyonu” dedikleri bir girişimle, Chavez’i kapatıldığı adadan alıp gerisin geri başkanlık sarayına getirdiler. Bunlar yalnızca Latin Amerika’dan ve yalnızca birkaç örnek, tümü de yakın geçmişte, geride bıraktığımız yakın yıllar içinde yaşandılar.
Dünyada olayların gidişini konu alan bazı değerlendirmelerimizde var, söylenen şudur: Bugün bazı soğukkanlı burjuva bilim adamları bile neo-liberal kudurganlığın dünya çapında biriktirdiği sosyal sorunlardan, çelişkilerden, hoşnutsuzluklardan hareketle, diyorlar ki; 21. yüzyıl öyle büyük bir toplumsal sarsıntılar yüzyılı olacaktır ki, tarihçiler dönüp 20. yüzyıla baktıklarında, ne de sakin bir yüzyılmış 20. yüzyıl diyeceklerdir. Olaylara nesnel bakmaya çalışan bazı burjuva bilim adamları bile bunu söyleyebiliyor. 21. yüzyılın büyük toplumsal patlamalar yüzyılı olacağına, bunların kendini küresel boyutlarda ve büyük zincirleme olaylar olarak gösterebileceğine ilişkin bir öngörü bu.
Gerçekten de, dönüyoruz Magrip’e bakıyoruz, oradan Ortadoğu’ya doğru kayıyoruz, herkes, konunun uzmanları da dahil, Tunus’un tarihinde böyle bir şey yok, bu çapta bir hareket yok diyorlar. Mısır’a geçiyorlar, Mısır’ın tarihinde bu çapta bir toplumsal kitle hareketi yok diyorlar. Demek ki 20. yüzyıl, o büyük çalkantılar ve devrimler yüzyılı, o büyük savaşlar yüzyılı, o büyük sosyal mücadeleler yüzyılı bile Tunus ve Mısır’a bu çapta bir hareketlilik nasip eylememiş. Ama şimdi var. Ne zaman? 21. yüzyılda. Demek ki 21. yüzyılda ölçüler hep farklı. Kitle katılımı, birbirini etkileme, birbirini tetikleme, yayılarak büyüyen bir sarsıntı... Ölçüler değişiyor dikkat ederseniz. Bunlar ama henüz yalnızca ilk sarsıntılar. İlk sarsıntıların ölçüleri üzerinden ifade etmiş oluyorum.
Tunus ve Mısır’a bakarken, öncelikle buradan bakacağız. Dünya artık bir köy olmuş durumda, emperyalist küreselleşmeyi propaganda ederken böyle diyorlardı bize, değil mi? Bunu neye göre söylüyorlardı? Gerçekten dünyayı bir köy gibi yönetmek hevesinde ve bir parça da başarısında idiler. Bolivya’daki köylünün içme suyuna el koyuyorlardı, ülkenin doğal gazına el koyuyorlardı. Böyle gidebilse, dünya onlara kalabilse, belki bir on sene sonra bu kez temiz havanın ticarileştirilmesini gündeme getirecekler. Dün insanlık suyun parayla olabileceğini düşünemezdi. Ondan dolayı da gündelik dilde sudan ucuz denilirdi! Bedavadan da öteye anlamına gelir. Ama şimdi su parayla ve çok değerli. Yarın temiz havanın paralı hale geleceğinden kuşku duymayınız, eğer dünya bu barbarların elinde bu çizgide giderse. Gitmeyecek ama! Ya barbarlık içinde çökecek ya toplumsa devrimle değişecek.
Küresel çapta neo-liberal politikalar dünyanın dört bir yanında uygulandı. ‘90’lı yıllarda dünyada yüz ülke IMF programlarını uyguluyordu. Bunlar içinde Tunus ve Mısır da var. İkisi de anlaşmalarını 1991 yılında yapmışlar. IMF anlaşmaları sosyal yıkım demektir, sömürü demektir, tarımın çökertilmesi demektir, yoksulluk demektir, emekçilerin aç bırakılması demektir, hayatın her alanında ticarileşme demektir, işsizleşme demektir. Bu ne yaratır? Bu sosyal patlama yaratır. Bu patlamayı önce Arjantin’de mi yaratır, sonra Tunus’ta mı yaratır? Bunu bilemeyiz, kimse de bilemez. Nitekim bu ülkelerde yaşayan uzmanlar bile bunu bilemiyorlar.
BBC muhabiri 17 Ocak’ta Kahire mahreçli bir haber yapıyor. Neyin haberi bu? 25 Ocak’ta 6 Nisan Hareketi’nin çağrısı var, bunun haberi... Yazının başlığı şu: “Mısır Tunus olabilir mi?” Bu deneyimli bir muhabir, öyle olduğu söyleniyor. Yazık ki böyle bir şans yok diyor, bu deneyimli muhabir haberinde. Bunun olabilmesi için Mısır’ın önce uzun yıllar süren ataletten kurtulması lazım; gösteriler hep birkaç yüz kişiden ibaret kalıyor, bunlar da hep aynı yüzler, polisler göstericilerin birkaç katı oluyor, dolayısıyla böyle bir şans yok, diyor. Kim diyor bunu? “BBC’nin deneyimli Kahire muhabiri”!.. BBC’nin Kahire muhabiri demek, Arapça bilen, Mısır toplumunu içinden bilen, nabzını tutan, gidip o birkaç yüz göstericiyi hep gören bir insan demek. Beklemiyor böyle bir şeyi ama. Bu yalnızca onun kusuru değil, hiçbir Mısır uzmanı olup biteni beklemiyordu. Bir dalga bekliyorlardı, ama Mısır sırada yoktu. Yemen’e, Ürdün’e, Cezayir’e, Fas’a, başka ülkelere işaret ediyorlardı. Ama kimse Mısır için bunu öngörmüyordu. Mısır sindirilmiş, tüketilmiş, bitmiş, atalet içinde bir toplum diyorlardı. Ama tümü de yanıldılar. Tunus’u hemen ardından Mısır izledi, tüm negatif öngörüleri silip süpürerek.
Patlamaların geleceğini biliriz, ama nereden geleceğini bilemeyiz. Geleceğini biliriz, ama ne zaman geleceğini bilemeyiz. Hiç merak etmemiz de gerekmiyor. Bunu kendi toplumumuz için merak edebiliriz. Bu toplumun içindeyiz. Nabzını tutmak, gelişme süreçlerini sezmek çok önemli. Özellikle öncü rolü oynaması gereken devrimci bir parti için. Ama hiçbir devrimcinin, acaba öncelikle dünyanın neresinde ve ne zaman patlayacak, bunu bilme şansı yok, bunu bilmesine gerek de yok.
TKİP III. Kongresi’nin bildirisinin temel önemde bir saptaması ile toparlamak istiyorum. Sözkonusu bildiride, insanlık yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemine girmiş bulunmaktadır; bunalımlar ve savaşlar halen gözümüzün önünde yaşanan, seyreden olgular durumundadır; ama kuşku olmasın ki devrimler de bunları izleyecektir, zira ilk ikisini hazırlayan tarihi-toplumsal zemin üçüncüsünü de hazırlayan o aynı zemindir, deniliyor. Orijinal biçimiyle okuyorum:
“İnsanlık yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemine girmiş bulunmaktadır. Bunalımlar ve savaşlar halen günümüz dünyasına damgasını vuran yakıcı olgulardır. Birbirine sıkı sıkıya bağlı bu iki olgusal gerçek, yeni bir devrimler döneminin de dolaysız bir habercisidir. Dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin kapitalist bunalımların ve emperyalist savaşların büyük yıkım ve acılarına yanıtı bir kez daha devrimler olacaktır. Dünyanın dört bir yanında ve elbette Türkiye’de de...”
20. yüzyıla analoji var burada. İnsanlık, kapitalist sistemin kudurganlığına, yarattığı çok yönlü yıkıma, yarattığı bunalımlara ve yolaçtığı savaşlara karşı çaresiz, eli kolu bağlı kalmayacaktır; çıkışı bir kez daha devrimlerde arayacaktır, tüm dünyada ve elbette Türkiye’de de, söylenmek istenen bu. Bu “tüm dünya”ya gördüğünüz gibi beklenmedik bir şekilde Tunus girebiliyor, Mısır girebiliyor. Dün Endonezya girmişti, Suharto devrilmişti. Arnavutluk girmişti, ülkenin yarısı silahlı ayaklanmayla ayağa kalkmıştı. Latin Amerika’nın sol hükümetlerini yaratan büyük isyanlar girmişti. Akdeniz’in kuzeyini, Yunanistan’ı ayağa kaldıran olaylar yaşanmıştı. Bütün bunlar hep bunun içinde.
Saldırı ve yıkım politikalar dünya çapında uygulandı. Küreselleşme saldırısı bunu ifade ediyordu. Böyle olunca, bunların yarattığı toplumsal hoşnutsuzluk birikiminin şu veya bu şekilde dünyanın herhangi bir ülkesinde ya da ülkeler grubunda, şu veya bu zamanda patlak vermesi hiçbir biçimde şaşırtıcı değildir, olmayacaktır. İktisadi ve sosyal açıdan tüm kapitalist dünya buna aday. Kuşkusuz iktisadi ve sosyal koşullar kendi başına yeterli değil. Her bir ülkenin bir de kendine özgü koşulları var. Kendine özgü tarihi, kültürel koşulları, etnik ve dini yapıları, dünden kalan toplumsal mücadele birikimi vb., bir dizi başka etken var. Dolayısıyla toplumsal hoşnutsuzluk birikimi ortak zeminini, her bir toplumun kendi özgünlüğü üzerinden düşünmek gerekir. Her toplumun kendi prizması var ve ortak paydayı oluşturan sorunlar bu prizmadan yansıyarak kendini ortaya koyar.
Diyalektiğin temel bir yasasıdır. Evrensel olan özgül olanın üzerinden yansır. Hiçbir şeyi evrenselliği içinde göremezsiniz. Evrensellik bir soyutlamadır, bir genellemedir. Özgünlüğü, özgül yansımaları üzerinden görüp somutlayabilirsiniz onu. Hani denilir ya, gerçek her zaman somuttur. Gerçeklik kendini kendi somutluğu içinde gösterir. Dolayısıyla toplumsal mücadelenin, giderek de patlamaların nerede ne zaman gerçekleşeceğini, hangi biçimler ve boyutlar üzerinden ortaya çıkacağını aynı zamanda her bir toplumun kendi özgün koşulları belirler.
Demek istiyorum ki, dar ve kısır bir ekonomik-sosyal indirgemeci yaklaşım yok anlatmaya çalıştığım dünya tablosunda. Ama son tahlilde de sözünü ettiğim ortak zemin var ve son tahlilde olup bitecekleri de belirleyen zemindir. Son tahlilde sömürü sisteminin, sınıflar sisteminin, mülkiyet ilişkilerinin olduğu bir genel zeminde, bunun üstüne binmiş ağır bir sosyal yıkım, neoliberal saldırı, bunu tamamlayan, bunun güvencesi ve aracı olarak baskı, kölelik, aşağılanma, hiçe sayılma varsa, bunlar da müzminleşmişse, bu bir yerde kendini bir patlama olarak gösteriyor. Kaldı ki, dünya küreselleştiği için, bunu burada pozitif anlamda kullanıyorum, bu patlamalar bulaşıcı da oluyor. Sınırlar bir anda yıkılıyor.
Kapitalizm tarihinde buna benzer bir durum ilk olarak 160 yıl önce, Avrupa’da 1848 Devrimleri fırtınası ile yaşandı. 1848 dünyasında ulaşım ve iletişim henüz son derece geri ve sınırlıydı. İngiltere üzerinden demiryolu kullanımının gündeme gelişi henüz yirmi yıllık, ABD üzerinden telgraf kullanımının gündeme gelişi ise henüz yalnızca birkaç yıllık bir olaydı. Ama yine de dünya, daha doğrusu o günün dünyası sayılan Avrupa, hayli küçülmüş sayılırdı. Fırtına 22 Şubat’ta Paris’te patlak verdi, 11 Mart’ta Viyana ve Prag’a, 17 Mart’ta Berlin’e sıçradı. Ardından İtalya’da bir dizi kente, öteki bazı Avrupa ülkelerine yayıldı.
Bugünden baktığımızda, dünya o zaman henüz çok büyüktü. Ama sanayi devriminin 50 yıl sonrası üzerinden baktığımızda, 1848’ler dünyası, sanayi devriminin başlangıç evresine göre de hayli küçülmüştü ve dolayısıyla etkileşim büyüktü. 160 sene sonra bugün ulaşım, iletişim ve dolayısıyla da etkileşim artık o zamanlarla kıyaslanamaz ölçülerde. Artık devrimler için birkaç gün sonra gelecek güvenilir haberler beklemiyoruz. Saati satine internetten haber olarak, televizyondan canlı görüntü olarak izliyoruz. Bu hiçbir dönemle kıyaslanamaz boyutlarda ve güçte yoğun bir etkileşim olanağıdır. Günü geldiğinde bu etkileşimin apayrı bir etkisi olacaktır. Bugün için burjuvazi onu kötüye kullanıyor ve bir dizi araçla dengeliyor, zaafa uğratıyor olsa da.
Bütün bunları bir kez daha şöyle toparlıyorum. İnsanlık yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemine girmiş bulunmaktadır. Bunalımlar dünyanın genel bir gerçeğidir bugün. Savaşlar, genel bir emperyalist dünya savaşı olarak değil ama onun ilk hazırlıkları, ilk çatışmaları, ilk muharebeleri olarak halen gözler önündedir. Devrimler devrim olarak henüz yok ama devrimlere varabilecek ilk kıvılcımlar olarak bugün gene gözler önündedir. Tunus, Mısır vb. olaylar da bunun günümüzdeki yeni kıvılcımlarıdır. Büyük depremin ilk öncü sarsıntılarıdır bunlar.
Bu bakış açısı çok önemli. TKİP III. Kongresi’nin o kısacık bildirisinde bile, bu bakış açısı, partimizin bütün bir hazırlığını, örgütsel konumlanışını, çalışma tarzını, kadro yapısını, mücadele anlayışını, değerler sistemini belirlemektedir deniliyor. O kısacak bildiride bile bu bakış ile güncel tutum ve davranışlar bütünü arasında dolaysız bir ilişki kuruluyor. Bildiride yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemine işaret eden paragraf hemen ardından şöyle devam ediyor:
“Bu tespit partimizin tüm mücadele, çalışma ve örgütlenme çabasının belirleyici ana ekseni durumundadır. Partimiz tüm güncel devrimci görev ve sorumluluklarına buradan bakmakta, geleceğin büyük mücadelelerine bu bakış açısı ile hazırlanmaktadır. Her biçimi ile burjuva gericiliğinin Türkiye toplumunu boğucu bir kuşatma altında tutması güncel olgusu geçici olmaya mahkumdur. Kapitalizmin onulmaz çelişkileri karşı konulmaz bir biçimde Türkiye işçi sınıfını ve emekçilerini bir kez daha devrimci sınıf mücadelesi alanına yöneltecektir. TKİP bu bilinçle, bundan beslenen bir devrimci güven ve iyimserlikle hareket etmekte, tüm güncel çabasını bu süreci hızlandırmaya yoğunlaştırmakta, bunu ise şaşmaz biçimde proletarya devrimi hedefine bağlamaktadır.
“Partimizin bilincine, pratiğine ve tüm hareket tarzına sinmiş bu bakış açısı, doğal olarak kongremizin gündemindeki sorunları ele alışını da belirlemiştir.” (TKİP III. Kongresi Bildirisi)
Geçen yılın son aylarında yine burada TKİP III. Kongresi’ni konu alan bir konferans vermiştim. O zaman altını çizdiğim önemli noktalardan biri de şuydu:
Demiştim ki, şu geride bıraktığımız aylar içerisinde, kısa aralıklarla iki partinin kongresi gerçekleşti. Bu partilerden birinin kongresinden çıka çıka legal alana yeni bir düzeyde geçiş, yani yasal parti çıktı. Demek ki rejimde bir yumuşama bekleniyor ve Türkiye’nin görünür geleceğinde bir sosyal durgunluk öngörülüyor, bundan da barışçıl hazırlık sonucu çıkarılıyor. Yasal parti her zaman barışçıl hazırlıkla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Aynı zamanda rejimin yumuşayacağı, demokrasinin olanaklarının genişleyeceği, dolayısıyla yasal çalışma olanaklarının çoğalacağı düşüncesi var ve yasal parti aynı zamanda bunun ürünü olarak gündeme getiriliyor.
Aynı dönemde bir başka parti daha kongre yapıyor, diye eklemiştim. Bu partinin kongresinden ise, tıpkı iki yıl önce yapılan II. Kongre’sinde olduğu gibi, bir kez daha devrimci örgüt yaşamsaldır, tespiti ve vurgulu çağrısı çıkıyor. Düzene karşı sağlam bir devrimci konumlanış, parti örgütünün bu temelde çok yönlü olarak devrimcileştirilmesi, devrimci iç yaşamının güçlendirilmesi, sınıf eksenli partiye geçiş vb., vb. bunu tamamlıyor. Yasal partiyi seçenler, partiyi herkese açıyorlar, bunun için sokaklara kayıt büroları kuruyorlar. Devrimci örgüt yaşamsaldır diyenlerse partinin saflaştırılması, sağlamlaştırılması, devrimcileştirilmesi, bununla çelişen unsurların ayıklanmasından sözediyorlar. Biri reforma/barışçıl bir döneme hazırlık, ikincisi devrime hazırlık anlamına geliyor, görevler buna göre saptanıyor, tercihler buna göre yapılıyor. Biri şekilsiz bir ezilenler partisi, diğeri sınıf eksenli devrimci bir parti olmak peşinde.
Sınıf eksenli parti ne demek? Sınıf eksenli devrime hazırlık demek. Sınıf eksenli devrim olmadı mı ne olur? Tunus ve Mısır’da ne olduysa işte o olur! Bunlar son derece önemli ayrım çizgileri. Mısır’ı alacağız, başarısız 1905 Devrimi ile karşılaştıracağız. Görünürde başarılı “Mısır devrimi”ni alacağız, gerçekte başarısız 1905 Devrimi’yle karşılaştıracağız. Neden 1905’e devrim dediğimizi, neden Mısır’daki “devrim”e gerçekte ancak bir halk isyanı diyebileceğimizi enine boyuna tartışacağız. Bunu burada, bu tartışmanın içinde yapacağız. Böylece konumuzun da daha somut alanına girmiş olacağız.
Bir kez daha tekrarlıyorum, bu olaylara hep bir tarihi dönemin içinde bakacağız. Mısır’ın ya da Tunus’un derinlikleri bizim için esasa ilişkin bir önem taşımıyor. Biz Türkiyeli devrimcileriz, biz bu ülkelerde olup bitenleri ancak genel dış çizgileri içinde görebiliriz. Tunus’ta ve Mısır’da bu tür bir hareketlenme beklemiyorduk, ama patlak verdiğinde de buna hiçbir biçimde şaşırmıyoruz. Başka herhangi bir ülkede patlak verseydi yine şaşırmazdık.
Fay hatlarındaki enerji birikiminin saptanması toplumsal devrimler için çok daha zordur, sorun burada çok daha karmaşıktır. Ama yine de bir dönem öngörülebilir. O fay hatları ilk sinyalleri bize gönderebilirler ve işte gönderiyorlar da. Bugün Ortadoğu bir bütün artık. Bunu olaylar gösterdi. Ama bu bütünlüğü sağlayan bir tarih var, bir kültür var, bir dil birliği var. Yani bir rastlantı değil bu. Hani, toplumların özgünlüğü, kültürel yapısı, etnik yapısı demiştim ya... Dikkat edin, bu koşullar sağlıyor sözünü ettiğim bütünlüğü. Ortak payda altında topluyor. Bunlar aynı tarihin ve aynı kültürün insanları. Abbasiler’in, Endülüsler’in, Emeviler’in... Sömürge döneminde de Osmanlı’nın sömürgesiydi bunlar. Sonra Fransız ve İngiliz emperyalizminin sömürgesi oldular. Onlar yapay bir biçimde bölündüler. Tabii bu bölünme belli sonuçlar yaratmamazlık edemezdi, belli bakımlardan farklılaştırdı bu toplumları. Ama tarihin ve kültürün derinliklerinden gelen ortak özellikleri silemezdi ve böyle hareketlenmeler döneminde bu ortak yönler önplana çıkabiliyor.
Buraya kadarki anlatımım içerisinde, Tunus’la başlayan, Mısır’la devam eden, giderek genel Ortadoğu sarsıntısı olarak süren olayların sadece bugünkü dünya tarihi içerisinde nasıl görülmesi gerektiğine ilişkin bir sunum yapmış oldum. Şimdi Tunus ve Mısır’da yaşananlara daha somut biçimde bakabiliriz.
(Devamı var...)
(tkip.org sitesinden alınmıştır...)
(Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, Sayı: 2011/27, 15 Temmuz 2011)

karanfiLLer.! isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-08-2011, 13:15   #3
Kullanıcı Profili
Yeni Üye
 
karanfiLLer.! - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşikaranfiLLer.!
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Mayıs 2011
Üye No: 3230
Mesajlar: 87
Konular: 0
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürleri: 32
42 mesajına 74 kere teşekkür edildi.
IM
Standart

 
Tunus-Mısır dersleri


-IV-
Lenin büyük devrimci kaynaşmaların yaşandığı dönemlere ilişkin olarak, hiç kimse patlak veren bir isyan, ayaklanma ya da devrimin nasıl bir seyir izleyeceğini önceden bilemez, diyor. Olayların büyüyüp büyüyemeyeceği, genişleyip genişleyemeyeceği, nerede kesintiye uğrayıp kırılacağı hakkında kesin şeyler söylenemez demek istiyor bununla. Bunu devrimin gelmiş geçmiş en büyük teorisyeni ve uygulayıcısı söylüyor. Kaldı ki, bizzat içinde bulunduğu tarihi olaylar üzerinden söylüyor bunu, olayların seyrine ilişkin olarak öngörüde bulunmak olanaksız değilse bile çok zor demek istiyor.
Dolayısıyla biz de Tunus’ta ve Mısır’da işler tam nereye varacak, bugünden çok kesin şeyler söyleyemeyiz. Bu gerekli de değil. Olaylar sürüyor, süreç devam ediyor. Biz olayların bugün sunduğu veriler üzerinden söylenebilecekler üzerinde yoğunlaşalım. Ve ben diyorum ki, olayların somut olarak gösterdiklerinden çok, o kendi somutluğunun ötesindeki, kendi somutluğuyla da kanıt olduğu olayların ötesindeki sorunları tartışalım.
Söylemek istediğime yöntemsel bir örnek veriyorum; Mısır’da halen devrimci parti yok, Tunus’ta var görünüyor fakat olaylara yetişemiyor. Ama Tunus ve Mısır olayları bir arada, devrimci partinin olağanüstü, böyle tarihi dönemlerde adeta belirleyici önemini ortaya koyuyor. Tunus ve Mısır’ın en büyük derslerinden biri nedir diye sorarsanız, devrimci partinin belirleyici, sonucu tayin edici önemidir, derim. Halbuki bugünkü olaylar içinde devrimci öncü parti halen yok. Tunus ve Mısır’a böyle bakalım, devrimciler olarak sorunları, olup bitenlerin ortaya koyduğu dersleri bu çerçevede ele alalım, bu açıdan irdeleyip tartışalım. Tunus ve Mısır’dan geleceğin devrimci mücadeleleri için gerekli sonuçları buradan hareketle çıkarmaya bakalım.
Olaylar gösteriyor ki, devrimciler yeniden tarihin ön sahnesine çıkacaklar. Tarih devrimcileri yeniden sahnenin önplanına çıkaracak. Nasıl? İsyanlar, ayaklanmalar ve giderek devrimler, devrimcilerin dönemi demektir. O halde biz bu olaylardan mümkün mertebe devrimci sınıf mücadelesi için, giderek devrim için, devrim teorisi ve pratiği için gerekli sonuçları çıkarmaya bakalım. Bunlar görünürde çok genel sonuçlar olabilir, zaten bilinen şeyler de olabilir. Olsa bile, olaylarla bir kez daha doğrulanıyor mu, o halde biz de bunun altını bir kez daha kalınca çizmeye bakalım.
Devrim teorimizin ilke ve esasları bugün yaşanmakta olan olaylarla ola ki trajik bir biçimde doğrulanır. Öncü devrimci partinin olmamasının ya da toplumun biricik gerçek devrimci sınıfının, modern burjuva toplumunda önderlik ve iktidar mücadelesi kapasitesine sahip biricik sınıf olan işçi sınıfının, olaylara damgasını vuramamasının büyük bir patlamayı nasıl bir akibetle yüzyüze bıraktığını görmek bakımından bu dersler çok çok önemli. Bunu bugünkü olaylardan ders olarak çıkaracağız ve yarınki olaylara, geleceğin büyük devrimci çatışmalarına, bu gözle hazırlanmaya bakacağız.
Demek ki devrimci bir parti olmadı mı, yön, program, hedef, giderek de olayların akışı içerisinde taktik olmadı mı, zafer yok! Diktatör gidiyor en fazla, diktatörlük olduğu gibi kalıyor, sistem olduğu gibi sürüyor. Bu dersi önemsediğimiz ölçüde, biz devrimci öncü partiyi önemseriz.
Ama devrimci öncü parti dediğimizde, adı öncü ise ardında bir artçısı, bir gövdesi olabilmesi lazım. Bu da bizi devrimin temel sınıfsal dayanağına, dosdoğru işçi sınıfı sorununa götürüyor. Sınıf sorunu bizi, şekilsiz kitle ayaklanmaları ile şekillenmiş sınıfların rol oynadığı kitle mücadelelerinin, giderek devrimlerin farkına, 1905 Devrimi ile Mısır’da yaşanan bugünkü ayaklanmanın farkını getiriyor.
Farklı sorunlara yöntemsel örnekler olarak değinmiş oldum, bunları tek tek ayrıca ele alacağım.
Olup biten nedir? Olup biten kelimenin gerçek anlamında bir sosyal patlamadır. Olayın kendisi tepeden tırnağa siyasi bir olaydır kuşkusuz, sözkonusu olan bir kitle isyanı, bir halk ayaklanmasıdır. Ama temelde sosyal dinamiğe, demek istiyorum ki, asli olarak sosyal nedenlere dayalı halk ayaklanmaları bunlar. Yani şöyle bir şey değil; iyi-kötü iktisadi-sosyal yaşamından memnun, ama siyasal olarak bunalmış kitlelerin özgürlük özlemi ve demokrasi istemiyle diktatörlüğü reddettiği ayaklanmalar değil, izlemekte olduğumuz halk hareketleri. Görüntü böyle, giderek de sistem propagandası böyle sundu ve bunu da tümüyle bilinçli bir biçimde yaptı. Halbuki bu insan yığınlarını harekete geçiren, çok kesin ve açık bir biçimde sosyal nedenlerdir. Yoksulluk, özellikle işsizlik, çekilmez hale gelmiş yaşam koşullarıdır...
Bunu örneklemek hiç de zor değil. Bu kıvılcım Tunus’tan başlamadı mı? Tunus’ta ne olmuştu? Bir genç insan, Sidi Bozid, üniversiteyi bitirdiği halde iş bulamıyor. Ailesini BBC’nin özel bir haber programında izledim, son derece yoksul bir aile ve eve ekmek getiren tek kimse, ölümüyle Tunus’taki olayları ateşleyen bu genç insan. 7 kişilik yoksul bir eve ekmeği nasıl getiriyor bu işsiz üniversite mezunu? Bir tezgahla sokakta ya da pazarda sebze meyve satarak. İşte size tüm görkemiyle sosyal sorun! Bu tezgah, dolayısıyla da işi, dolayısıyla da ekmeği elinden alınıyor, baskıcı rejim tarafından. Bu işsiz genç bunun üzerine kendini yakarak feda ediyor ve böylece büyük bir isyanı tutuşturuyor. Tunus’taki kıvılcım böyle çakıldı ve halk ayaklanması yangını böyle başladı. İşte size tepeden tırnağa sosyal sorun! Tunus’taki büyük halk ayaklanmasının sosyal temeli!
Aynı olguyu aynı nitelik üzerinden gösteren ve doğrulayan bir başka örnek daha var. Tunus İşçileri Komünist Partisi temsilcileri, bu ayaklanmayı iki yıl önceden öngördüklerini ve hazırlığa giriştiklerini söylüyorlar. Peki onları bu öngörüye götüren ne, toplumda gelmekte olan bir ayaklanmayı sezmelerinin hareket noktası ne? İki yıl önceki bir maden işçileri ayaklanması. Bu ayaklanmanın ayrıntıları yok yazık ki sözkonusu röportajda, ama olgu olarak kendisi son derece önemli. Maden ayaklanması, yani bir işçi ayaklanması. İşte devrimci bir partiyi ayaklanma beklentilerine götüren tepeden tırnağa sosyal nitelikte bir başka olay. Bir kez daha Tunus üzerinden...
Geçiyoruz Mısır’a. Mısır’da görünürde ne oldu? Dünyayı izleyen, dil bilen, Twitter’ı iyi kullanan, Facebook’da dolanan gençler ayaklanma başlattılar diye sunuyorlar bize olup biteni. Kim bu gençler? 6 Nisan Hareketi mensupları, ki 25 Ocak ayaklanmasını başlatan eylemin de çağrısını yapan bir hareket bu. Peki nedir bu 6 Nisan Hareketi? Neden 6 Nisan adını taşıyor? Mısır’ın Nil havzasında, Kahire’nin az aşağısında, El Mahalla diye bir kent var. Burada çok büyük tekstil kombinaları, demek oluyor ki, işçi sınıfının önemli bölükleri var. 6 Nisan 2008’de burada bir eylem patlak veriyor, 25 bin kişiyle kombina işgal ediliyor. Mısır rejimi bastırmak istiyor, bunun için herşeyi yapıyor ama başaramıyor, sonunda direnişin istemleri kabul ediliyor ve işgal böylece bitmiş oluyor. 25 bin kişilik büyük bir dev tekstil kombinasındaki işgali düşünün. İşte 6 Nisan Hareketi bu büyük işçi direnişinin bir yan ürünü. Bu işçi direnişini desteklemek, onunla dayanışmak üzere harekete geçen eğitimli gençlere dayanan bir oluşum.
Burada bir kez daha tepeden tırnağa sosyal nitelikte bir sorunla yüzyüzeyiz. Bir büyük işçi hareketiyle dayanışmak, onun haklı ve meşru sosyal istemlerini desteklemek üzere doğmuş bir gençlik oluşumu, 6 Nisan Hareketi. Önemli olan 6 Nisan Hareketi’nin kendisi değil, onu üreten dinamik, yani işçi hareketi. Önemli olan o gençleri kümelendiren gerçek olgu. Bunlar belli ki alt sınıflara yakınlık duyan gençler. Demek ki o gençliğin belirli sınırlarda ilerici bir politik bilinci de var. Emekçi sınıflara bir yakınlığı var, sosyal sorunlara bir duyarlılığı var. Kaldık mı bir kez daha sosyal sorunlarla başbaşa ve bu kez de Mısır örneği üzerinden.
Daha da ötesine geçiyorum. Mısır’daki patlamayla birlikte öğrendik ki, 2006 yılından 2009 yılına kadar Mısır’da soluk soluğa bir işçi hareketi var. Zaman zaman onbinlerce, yüzbinlerce işçinin katıldığı... Resmi sendikalar dışında sendikalar kurmaya yönelen, fabrika işgallerine giden, çalışma koşullarının düzeltilmesini, ücretlerin artırılmasını isteyen... Ama işte bugünkü isyanı da mayalayan gerçek sosyal sorunlar ve çatışmalara alanı... Diktatöre karşı 25 Nisan çağırısı yapan oluşumun kendisi de işte tam da bunun, bu çatışmanın bir yan ürünü...
Evet, bunaltıcı Mübarek rejimine karşı bir direniş var. Peki ama niçin? İnsanlar neden dolayı artık o bunaltıcı baskıya karşı nihayet ayağa kalkıyorlar? Aç kaldıkları için, işsiz kaldıkları için, son derece kötü koşullarda çalıştırıldıkları için... Sömürüye isyan ettiğiniz zaman ne oluyor? Başınıza polis copu ya da jandarma dipçiği iniyor. Baskı burada bir araçtır yalnızca, sömürü ve soygun koşullarını güvenceye alan ve süreklileştiren. Sömürü koşullarını, sömürüye dayanan mevcut sosyal koşulları sürdürebilmek ya da daha da ağırlaştırabilmek için baskı, yasak, polis, ordu sermayenin elinde kamçıdır, bir araçtır. Bu ayaklanmaya yolaçan koşulların kaynağı değil fakat yalnızca bir yan ürünü, bir tamamlayıcısıdır. Asıl kaynak kendini sınıflar arası ilişkiler üzerinden, dolayısıyla sömürü ilişkileri olarak, dolayısıyla sosyal sorunlar olarak gösteriyor. Sosyal kıpırdanışları dizginleyebilmek için siyasal baskı rejimi kuruluyor. Ekmek veremeyen ne yapıyor? Sopayı alıyor eline ekmek isteyenin gerektiğinde kafasına indirmek üzere. Ekmek varsa, sopaya o denli ihtiyaç kalmaz. Dikkat ediniz Avrupa’da sopa henüz pek hissedilmiyor. Aslında sopanın alası var bu ülkelerde ama hissedilmiyor. Neden? Henüz ekmek verilebiliyor, bazı sosyal kurumlar, dolayısıyla haklar var. Bunları veremez duruma düşsün, eline sopa alacaktır o zaman. Sosyal sorunlar ile siyasal baskının diyalektiği bu zaten.
Özetle, Mısır ve Tunus üzerinden sosyal patlamalarla yüzyüzeyiz. Ürdün’de de aynı şey sözkonusu. Sokağa çıkan binlerce kişi ellerinde somun ekmeği taşıyor ve “ekmeğimiz kırmızı çizgimizdir!” diyorlar, ona el uzatırsanız bizi karşınızda ayağa kalkmış bulursunuz, demiş oluyorlar. Bu da sosyal sorunlar üzerinden bir ayağa kalkıştır. 1997 yılına ait “Halk isyanlarının yeni dönemi” yazısında demin dikkatinizi çekmiş olmalı, Ürdün’de “ekmek ayaklanması”ndan sözediliyor. Sözkonusu değerlendirme öncesinde demek ki Ürdün’de ekmek ayaklanması var, bu geçmişte Mısır’da da olmuş. Bahreyn’de ne oluyor? Bahreyn’de sistemden dışlanan, düşük yaşam koşullarına mahkum edilen ve sosyal hizmetler sözkonusu olduğunda ayrımcılığa hedef olan Şii kitlelerin, yani Bahreyn’in yoksullarının ayağa kalkışı var. Demek ki burada da yine sosyal sorunla yüzyüzeyiz. Ya Yemen’de? Yemen Arap dünyasının ve dünyanın en yoksul ülkelerinden biridir. Yaşanmakta olan bütün huzursuzluğun temelinde bir kez daha sosyal sorunlar var, görünürde bunu başka şeyler perdeliyor olsa bile. Güney Kürdistan’ın Süleymaniye’sinde de aynı durum, aynı sosyal sorun sözkonusu...
Kısacası, Ortadoğu çapında bir sosyal fırtına ile yüzyüzeyiz. Ama sosyal patlama siyasal biçim içinde ortaya çıkar ve kendini kendine nefes aldırmayan diktatörlüklere yönelmiş olarak bulur. Olayın tablosu bu, bunu unutmayacağız. Zira ortada bu halk hareketlerinin sosyal temelini ve niteliğini gizlemeye yönelik kapsamlı bir manüplasyon var. Sistem propagandası bu hareketlerin gerçek kaynağını ve nedenlerini gizliyor. Hareketleri salt yozlaşmış yöneticilere yönelmiş dar siyasal çıkışlar olarak sunuyor. Mısır halkı özgürlük istedi, onur istedi, bunun için ayaklandı, deniliyor. Evet, özgürlük ve onur istedi. Bu bizim değerlendirmelerimizde de var, onur duygusuna gerekli vurguyu yapmak anlamında. Ama siz bunu alıp sosyal dinamiği, zemini, kaynağı karartmanın bir aracı olarak kullanırsanız, böylece asıl ve belirleyici olan etkeni gizlemeye kalkarsanız, bu tamı tamına gerçeklerin manüplasyonu olur ve hareketlerin kendisini denetim altına almaya yönelik manevraları kolaylaştırır. Bu açıdan sinsi olduğu kadar tehlikeli de bir girişimdir bu. Obama Tahrir Meydanı’nı selamlıyor, bize ilham verdiniz, onur duygusunu aşıladınız, kendinizi kabul ettirdiniz, diyor. Ama salt onur, hatta kısmi bir siyasal özgürlük bile hiç de karın doyurmaz bugünün Ortadoğusu’nda. İnsanlar iş, ekmek ve insanca bir yaşam istiyorlar. Tahrir Meydanı bitti ama işçi direnişleri, grevler sürüyor. İşçiler yaşam koşullarının düzeltilmesini, ücretlerinin artırılmasını ve bunun güvence altına alınmasını istiyorlar. Gerçek sendikal örgütlenme hakkı ve olanağı istiyorlar.
Bu kaynaşma sürecek, onu yatıştırmak öyle kolay olmayacak. Geçici ve kısmi durulmalar olabilir ama kaynaşmalar şu veya bu biçimde sürecek. Ve her yeni kaynaşma mevcut deneyimin, birikimin, onun verdiği cesaretin, onun sağladığı özgüvenin ve kazanma inancının üzerine gelecek. Dolayısıyla daha güçlü olacak. Kitlesel katılım yönünden değil, belki kitlesel katılım yönünden daha zayıf olacak muhtemelen. Çünkü sınıflar ve sınıfsal sorunlar önplana çıktığı ölçüde, orta katmanlar eylemden çekilecek. Müslüman Kardeşler, Mısır burjuvazisinin bir kesiminin temsilcileridirler, eylem alanından çekilmekle kalmayacaklar, daha bir de ona cephe alacaklar. Meydan alt sınıflara kalacak. Daha dar katılımlı ama daha sert, daha uzlaşmaz olacak çatışma. Tanklar fabrikalara daha rahat yürütülebilecek böylesi bir durumda.
Bakınız Irak Kürdistan’ına, o kültürün çok dışında değil, yansıyor Süleymaniye’ye. O Süleymaniye’de son 7-8 yıldır kitleler defalarca yolsuzluğa, hırsızlığa, rüşvetçiliğe karşı ve iş için, daha iyi yaşam koşulları için sokağa çıktılar. Kendi başına ulusal devletin karın doyuramadığını Kürt emekçileri bizzat yaşayarak görüyorlar. Güney Kürdistan’ın özellikle Süleymaniye bölümü, ki tarihsel olarak da ilerici olan kesimidir, o dünün “sosyalist”i Talabani’yi de besleyen bölümdür, buna tanıklık ediyor. Aynı şekilde Irak’ta, Irak’ın güney kesimlerinde benzer hareketlilikler ortaya çıktı. Hükümet binaları yakıldı, önemli çatışmalar yaşandı. Bu böyle kendini gösterecek.
Kaddafi’nin Libya’sında sorunlar biraz daha farklı. Kaddafi’nin elinde petrol fonları var ve bu sosyal sorunları kısmen hafifletiyor. Ama burada da siyasal sorunlar var. 42 yıllık bir rejim, bir tür hanedanlık, aile ve kabile hanedanlığı. Ortadoğu’da bu türden olgular utanç vericidir. Suriye’de onyılları bulan iktidarının ardından Esat ölüyor, yerine oğlu geçiyor. Mısır’da Mübarek’in yerine oğlu hazırlanıyordu. Bu iş Ürdün’de krallık rejimi üzerinden zaten yasal olarak da böyle. Yani monarşik ya da modern monarşik sözde cumhuriyet biçimleri var Ortadoğu’da, bu sistemlerde iktidar babadan oğula geçiyor. Bu ise sosyal sorunlardan zaten fazlası ile bunalmış bulunan kitleleri daha da öfkelendiriyor, daha da tahammülsüz hale getiriyor. Artı Filistin sorunu var, artı Amerikan emperyalizminin yarattıkları var. Evrensel olan gerçeklik özgül bölgesel ve ulusal prizmalardan yansır demiştim daha önce. Evet, dünyada ekonomik bunalım, sosyal yıkım var, ortak paydayı oluşturan aynı sorunlar bunlar, ama Ortadoğu’da bunun üstüne kendine özgü sorunlar biniyor, genelde yaşananlar bu prizmadan yansıyor.
(Devam edecek...)
(tkip.org sitesinden alınmıştır...)
(Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, Sayı: 2011/28, 22 Temmuz 2011)

karanfiLLer.! isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-08-2011, 13:16   #4
Kullanıcı Profili
Yeni Üye
 
karanfiLLer.! - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşikaranfiLLer.!
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Mayıs 2011
Üye No: 3230
Mesajlar: 87
Konular: 0
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürleri: 32
42 mesajına 74 kere teşekkür edildi.
IM
Standart

 
Ortadoğu’da halk hareketleri-2 - H. Fırat


Tunus-Mısır dersleri

(...)
Ortadoğu toplumlarının mayasında vardır emperyalizme karşıtlık. İfade uygunsa bu toplumların geninde vardır bu. Bu toplumlar köklü mutasyonlara uğramadan, o genetik yapı değişmeden, bu duyarlılığı kaybetmezler.
Gerici bir gözlemciden örnek vereceğim. Mısır toplumundaki anti-siyonist duyarlılıktan sözediyor ve diyor ki, Camp David Antlaşması 1978 yılında imzalandı, Mübarek 1981’de başa geçti, 30 yıldır başta, ama bir kere olsun İsrail’i resmi olarak ziyaret etmedi, bu cesareti gösteremedi. İsrail’e bir kere gitti ama, İzhak Rabin’in cenaze törenine katılmak için. Basına da İsrail’e resmi ziyaret için değil fakat cenaze töreni için geldiğini söylüyor, bunu söyleme ihtiyacı duyuyor. Aynı gözlemci ekliyor; 30 yıllık barış döneminde sayısız İsrail vatandaşı Mısır’ı ziyaret ettiği halde, turistik nedenlerle bile olsa Mısırlılar İsrail’e gitmedi, gitmez de... Bütün bunlar Mısır toplumundaki anti-emperyalist ve anti-siyonist duyarlılıkları gösteriyor. Bu toplumların siyonizme ve dolayısıyla emperyalizme, ki aynı gerçeğin iki görünümüdür bunlar, karşı tutumu üzerine bir tartışma olamaz. Kitleler o bunalmışlık, daralmışlık içinde kendilerini dizginlediler, açık anti-emperyalist, anti-siyonist söylem ve sloganlar kullanmadılar. Ama bunu salt bu konuda değil hemen her konuda yapmış oldular. Hedefi çok daralttılar. Bu, hareketin temel önemde bir zaafı da aynı zamanda. Bunun üzerinde duracağız zaten. Ama kimse hiçbir yanılgıya düşmesin; emperyalizme ve siyonizme karşıtlık Ortadoğu halklarının bilincinin derinliklerinde var.
Bunlar sosyal ayaklanmalardır, ancak bu sistemli bir sinsi çaba ile karartılıyor demiştim. Özgürlük istiyor, onur istiyor diyorlar. Ama özgürlük ve onur karın doyurmuyor. Kendini yakan Tunuslu genci düşünün. O diktatör değil de başkası olsa ne olur ki? Bunlar sosyal patlamalardır dedim. Bunlar gençlik patlamalarıdır diyorlar. Konuyu dağıtacak olsa da söylemeliyim. Bu küreselleşme neydi? Bunun bir yanı da eğitimin özelleştirilmesi değil miydi? Son 30 yıldır uygulanan o neo-libaral saldırının bir yanı da eğitilmiş insanın ücretli işçi haline düşürülmesi değil miydi? Eskiden teknisyenler, mühendisler fabrikalarda sömürü hiyerarşisinin bir parçası idiler. Şimdi onda dokuzu ücretli kalifiye işçi, onda biri fabrikadaki sömürü hiyerarşisinin bir parçası. Artık mühendis büyük ölçüde ücretli işçinin bir parçasıdır, dünden farklı olarak. Bunlar neo-liberal saldırı ile belirlenen son 20-30 yılın gerçekleri.
Sistem üniversiteden kitlesel düzeyde insan mezun ediyor, fakat onlara iş veremiyor, önemli bir bölümünü işsizler ordusunun içine atıyor, Tunuslu genç örneğinde olduğu gibi. Bu insanlar birer işçi olarak çalışmaya hazır ama buna rağmen iş bulamıyorlar. Tayyip Tekel işçilerinin direnişi sırasında buna ilişkin gerçeği küstahça bir biçimde dile getirdi; bizde asgari ücretle, hatta 4-C koşullarında çalışmak isteyen çok sayıda üniversite mezunu var, dedi. Bunun bir yanı işsizliğin işçi sınıfına karşı kullanılmasıdır. Öteki yanı, eğitimli insanların ücretli işçi durumuna düşmüş olmasıdır. İşsiz genç deniliyor, değil mi? İşi olsa ne olacak? İşçi genç olacak. Bunlar işçi sınıfının bir parçası artık. Neo-liberal yıkım programları bu eğitimli gençliğin büyük bir bölümünü bu duruma düşürdü. Eğitimde özelleştirmeler, Bologna Süreci vb. tüm yıkım saldırıları bunu amaçlıyor, bu sonuçları yaratıyor.
Ama bu gençlik kesimi işçi sınıfının hareket ettirici ekseni değil, hiçbir biçimde, bunu ayrıca ele alacağım. Bu kesim kuşkusuz işçi sınıfının bir parçası, geniş ve rahat bir tanım içerisinde. İşçi sınıfının eğitimli ve işsiz kesimi. Ama işçi sınıfının omurgası ve hareket ettirici kesimi değil. Bu bir yanılgı yaratmamalı. Daha eğitimli olabilir, bu eğitimin getirdiği avantajlara sahip olabilir, genç olduğu için daha dinamik olabilir. Ama işçi sınıfının ekseni her zaman için sanayi işçisidir, üretimi omurgasından tutan kesimdir. Bu da işin bir başka yanı. Çünkü bize mevcut hareketlerin zayıflığını da veriyor bu olgu. Bu hareketlere neden bir sınıf damgasının vurulamadığını ortaya koyuyor. Diğer türlü olsaydı, işçi sınıfı gençliği buna damgasını vururdu. Bunlar işçi eksenli halk hareketleridir derdik. Çok öyle diyemiyoruz. Mısır’da bu eksene doğru kayma önplana çıkınca, daha doğrusu çıkar çıkmaz, Mübarek’e hızla yol verildi ve hareket mevcut biçimiyle bitirildi. Bu son derece açıklayıcı bir davranış örneğidir, bu açıdan.
Mısır’daki hareket Tunus’takine göre daha görkemli oldu. Tunus’un arkasından geldi, bunun avantajına sahipti. Mısır büyük bir toplum, köklü bir tarihe ve kültüre sahip, bir tarihsel-toplumsal derinlik var burada. 82 milyonluk bir ülke, sekiz tane Tunus demek bu. Çok stratejik bir yer tutuyor. Tarihsel olarak Arap dünyasının her zaman öncelikle baktığı bir ülke olmuş, Arap dünyasında liderlik konumu kazanmış. İşte bir Nasırcı “Arap sosyalizmi” dönemi fırtınası var, ‘50’li ve ‘60’lı yıllara egemen olan. Bir dizi avantajı var, Ortadoğu’nun ve Kuzey Afrika’ın bu büyük ülkesinin. Mısır’da tabii ki daha görkemli olarak açığa çıkacaktı kitlelerin isyanı.
Ama Tunus’taki hareket belli bakımlardan Mısır’dakinden daha ileri. Ne bakımdan? Tunus’taki harekette İslami akım fazlaca etkin değil. Tunus’taki harekette İslami akım bu denli gerici ve bağnaz da değil. Lideri, Mısır’ın Müslüman Kardeşler ile aralarına belli bir fark koyuyor, koymak ihtiyacı duyuyor. Kadın sorununda, müslüman olmayanlara yaklaşım sorunlarında, bir dizi başka sorunda... ‘70’li yıllarda sol söylemliymiş Tunus’taki İslami hareket. Ve bizzat hareketin liderinin kendi açıklamasına göre, her ne kadar şimdi AKP’yi model alıyorsa da, bizim öteki muhalif örgütlerle özellikle kadın sorunu başta olmak üzere bir dizi konuda ortak bir mutabakamız var diyor. Kadın özgürlüğü vb. konularda tavizler vermek durumunda kalıyorlar, Tunus toplumuna ve sol hareketine. Bir, bu yanı var.
İki, işçilerin özellikle de sendikalar üzerinde Mısır’dan daha belirgin bir ağırlığı var. Tunus’ta sendika militanlarının çok özel bir rol oynadığı söyleniyor, örgütlü güçlerin değil. Bu kendiliğinden bir patlama. Yani partiler ortada yok, partili militanlar var. Sendika militanları var, bu özellikle önemli. Hani kitlelerin öncüleri diyoruz ya, örneğin Tunus İşçileri Komünist Partisi (TİKP) harekete örgütlü bir biçimde müdahale edememiştir de, ama kitlelerin doğal bir parçası olan militanları patlayan eylemde şu veya bu ölçüde bir rol oynamışlardır. Bir de böyle bir farklılık var, solun Tunus’taki harekette bir yeri var. Tunus Komünist İşçi Partisi’nin varlığı bile bir şey anlatıyor. Ayaklanmayı bekliyorduk, bir hazırlık da yaptık gücümüze göre diyebiliyorlar. Bunlar hareketin öznel yönüne göre üstünlükler. Ama sosyal kapsamı, ağırlığı, şiddeti, görkemi bakımından tabii ki Mısır’daki hareket daha güçlüydü.
Her iki harekete baktığımızda, ki özellikle de Mısır’daki hareket için geçerli bu, şu son birkaç gününü dışında bırakırsak, genel planda gördüğümüz şekilsiz bir kitle hareketidir. Büyük bir sosyal patlama, çok farklı sınıflardan, katmanlardan geniş insan yığınlarının katıldığı eylemler bunlar. Ama şekillenmiş biçimiyle sınıfları göremiyoruz, şekilsiz kitlelerdir eylem halinde gördüklerimiz.
Oysa örneğin 1905 Rus Devrimi’nde belirgin biçimde hareket halindeki sınıfları görüyorduk. İşçileri görüyorduk; temel devrimci istemleri vardı ve devrimde işçi sovyetleri olarak . Demokratik cumhuriyet, 8 saatlik işgünü ve köylüye toprak istiyorlardı. Toprak talebi ile hareket eden köylüleri görüyorduk; asillerin şatolarını yakıyor, topraklara el koymaya kalkıyorlar, depoları yağmalıyorlar, toprak istiyorlardı. Liberal burjuvazi iktidar istiyor, meşruti monarşi peşinde koşuyordu. Özetle birinci Rus devriminde sınıflar ve sınıflara paralel partiler var. Liberal burjuvazinin Kadet partisi var. İşçi sınıfının sağ ve sol kanatlarıyla, Menşevik ve Bolşevik kanatlarıyla, sosyal-demokrat işçi partisi var. Köylülüğün sosyalist-devrimcileri var, köylülüğün büyük bölümüne hakim. Sadece sınıflar değil, sınıfları temsil eden siyasal akımlar da var demek istiyorum.
Sınıfların mücadele içinde şekillenmesiyle onları temsil eden siyasal akımların varlığı arasında kopmaz bir bağ, diyalektik bir bütünlük de var. Bundan dolayıdır ki, güdümlü bir Duma yaratmak dışında hiçbir sonuç yaratmadığı halde, görünürde açık bir siyasal kazanım yaratmadığı halde, 1905’te gerçek bir devrim var Rusya’da. Mevcut rejime, çarlık rejimine karşı sınıflar ayağa kalkıyor. Çarlık soylular sınıfının iktidarı demektir. O iktidar öylesine bir sınıfa ait ki, liberal burjuvazi (ki bu Rus burjuvazisi anlamına geliyor) bile işçiler inisiyatifi alınca devrimden yüzçeviriyor ama daha öncesinde o da kendi cephesinden devrime bir biçimde katılım gösteriyor. Köylülük var, işçi sınıfı var, liberal burjuvazi var, kuşkusuz kent küçük-burjuvazisi var, kısmen işçi sınıfına kısmen liberal burjuvaziye yakın. Sonuçta sınıflar ve az çok onları temsil eden siyasal partiler var ve çarlık rejiminin devrilmesini istiyorlar. Devirmek için de silahlı ayaklanma var. Orduda ayaklanma var, Potemkin Zırhlısı bunun çok bilinen ünlü bir örneği.
Tunus’ta ve Mısır’da bunlar yok. Mısır’da özellikle yok. Tunus’ta kısmen var. Tunus’ta polis karakolları yakıldı, hükümet binalarına saldırılar oldu ve devreye giren sendikalar ve partiler, gizli polisin dağıtılması, iktidar partisinin dağıtılması, kovulan diktatörden kalma meclisin dağıtılması gibi bir dizi politik istemle, eski rejimin kurumlarının tasfiye edilmesini gündeme getirdiler.
Mısır’da hareket uzun zaman Mübarek’in gitmesine odaklandı. Kuşkusuz ötesini de istiyordu, hala da istiyor. Kimden istiyor ama bunu? Mısır iktidarının temel dayanağı olan ordudan! Ordunun başında şimdi kim var? 1991 yılından beri genelkurmay başkanı, 1995’ten beri de milli savunma bakanı olan adam var. Yanında da diktatörlüğün bütün bir omurgasında yer alan, en kritik yerinde duran öteki generaller. Burada devrim falan yok. Geniş yığınların görkemli bir biçimde ayağa kalkışı kendi başına bir devrim değil, olamaz, olamıyor.
Devrim siyasal ya da sosyal ilişkilere yönelir. Siyasal iktidar ilişkilerinde köklü bir değişim yaratmaya, bundan da öteye geçerek sosyal ilişkileri, giderek mülkiyet ilişkilerini kökten değiştirmeye yönelir. Bu burjuva demokratik devrim biçimi içinde 1905 Devrimi’nde bile var. Ne demek köylünün toprak istemesi? Toprak mülkiyeti çarlık rejiminin ekonomik-sosyal temeli, sökonusu olan yarı-feodal bir toplum. Burada iktidar değişimi demek, soylular iktidarının, toprakta bunun dayalı olduğu mülkiyet ilişkilerinin yıkılması demek. Feodal toprak soyluluğunun son bulması, ona dayalı yarı-feodal sistemin, ona dayalı toprak düzeninin ortadan kaldırılması demek. Nedir kentte ayağa kalkan işçinin talebi? 8 saatlik işgünü, köylüye toprak ve demokratik cumhuriyet. Yani iktidar ve mülkiyet ilişiklerinde köklü değişim. Çarlığa dayalı soylular iktidarının yıkılması, köylülüğün özgürleşmesi ve siyasal özgürlüğün kazanılması...
Mısır’da ve Tunus’ta bunlar yok, bu düzeyde bir toplumsal radikalizmden eser yok. Mısır’da Mübarek gitsinden ibaret bir hareketle yüzyüzeyiz. Nedenlerini ayrıca tartışmak gerekir. Bu da bizi devrimci partiye getirir, bu bizi devrimci sınıfa getirir, bu bizi Mısır toplumunun dünkü otuz yıllık atomize edilişi gerçeğine getirir. Bunun nedenlerini anlamak sorun değil, bunun neden böyle olduğunu anlayabilir, sonuçta duruma şaşırmayabiliriz. Ama durum bu, hareketin halihazırdaki sınırları bu. Katılım çok daha sınırlı olabilirdi, hareket çok daha az görkemli olabilirdi, ama buna rağmen devrim niteliği taşıyabilirdi. Ama böyle değil.
1908’de Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde gerçekleşen hareket bile belirli sınırlar içinde bir devrimdir. Zira ilk kez olarak Jön Türkler şahsında doğmakta olan burjuvazinin ilk modern temsilcileri iktidara ortak hale geliyorlar. Mutlak monarşi yerini meşruti monarşiye bırakıyor, temsili bir parlamento kuruluyor. İttihatçı Talat Paşa başbakan oluyor ve hükümet kuruyor, devleti fiilen yönetmeye başlıyor. İstanbul’da Abdülhamit gericiliğe dayanarak bir darbe yapmaya kalktığında, Selanik’ten Harekat Ordusu yola çıkıyor, iki günde İstanbul’a geliyor ve İstanbul’u ele geçiriyor. Abdülhamit’i hallediyor. Dikkat edin, tüm bunlar siyasal iktidar ilişkilerinde bir değişime yol açıyor. Aslında kitlelerin çok az bir kesimini kapsıyor hareket, kapsamaktan çok pasif desteğini alıyor demek daha doğru. Esası yönünden, bir bölümü devlet bünyesinde yer alan, bir elit tabaka eylemi olarak gerçekleşiyor. Ama iktidar ilişkilerinde, siyasal biçimlerde belli bir değişim yaratıyor. Yöneldiği hedefler kadar ulaştığı sonuçlar yönünden de bu böyle.
Tunus’ta ve Mısır’da ne oldu? Diktatör gitti, diktatörlük yerli yerinde duruyor, tüm biçim ve kurumlarıyla. Zira Mısır’da ve Tunus’ta sınıflar, giderek siyasal özneler değil, fakat şekilsiz kitleler hareket halinde. Kendi sınıf ayrımlarını, çizgilerini, isteklerini formüle edemeyen, bunları formüle eden partiler tarafından temsil edilemeyen yığınlar kendiliğinden harekete geçtiler. Böyle olunca, tüm kitlesel görkemine rağmen, politik olarak hareket son derece kısır ve dar kalabiliyor. Hedefleri kadar sonuçları bakımından da. Bu bizi devrimci öncüye, bu bizi öncü devrimci sınıfa, sınıf aydınlarına, giderek sınıf iktidarı sorununa, giderek burjuvazinin bu hareketin hedeflerini daraltan ve karartan kesimlerinden ayrışma sorununa getiriyor.
İki Taktik’te Lenin, 1905 Devrimi’nin sorunlarını tartışırken, Kafkasyalı menşeviklerin burjuvazi devrime katılmazsa devrimin kapsamı daralır diyen düşüncesini ele alıyor. Tam tersine, diyor Lenin, burjuvazi yüz çevirdiği ölçüde devrimin kapsamı genişler. Neden? Çünkü burjuvazi hareketin hedeflerini daralttığı ölçüde kitlelerin, köylülüğün, işçi sınıfının, öteki emekçi katmanların serpilecek devrimci dinamizmini sınırlıyor, felç ediyor. Onların devrimci taleplerini bastırıyor, böylece devrimci sınıf dinamizmlerini dizginliyor. Ama hareket içinde burjuvazinin hegemonyası kırıldığında, burjuvazi siyasal olarak tecrit edildiğinde, işçi sınıfı ve köylülük kendi gerçek istemleriyle, bunun sağladığı muazzam bir devrimci enerjiyle tarih sahnesine çıkacaklar, devrim yolunu tutacaklardır. Bu da, tam tersine, devrimin kapsamının alabildiğine genişlemesi demektir. Lenin’in Kafkasyalı menşeviklerin oportünist mantığını çürütüş tarzı bu.
Ben yeri geldikçe, özellikle de ulusal sorunu ele alırken, hep hatırlatmışımdır; Vietnam Devrimi’nin gelişim seyri de benzer bir yaklaşımı tarihi olaylar üzerinden örnekler. Vietnam İşçi Partisi Tarihi, partimiz bir dönem, tam da yurtsever toprak ağalarının harekete katılımını kolaylaştırmak üzere, toprak devrimi programı yerine toprak kiralarının düşürülmesi talebini geçirdi; ama bu hiç de devrime güç katmadı, tam tersine onu güçten düşürdü, çünkü bu köylülüğün savaşım azmini ve gücünü zayıflattı, diyor. Parti bu hatayı zamanında gördü ve çok geçmeden düzeltti, diye de ekliyor. Yurtsever toprak ağalarını ulusal harekete katmak için toprak devrimi programını askıya alıyorsunuz, yerine toprak kiralarının düşürülmesi politikasını gündeme getiriyorsunuz, ama bu Vietnam Devrimi’nin temel ve gerçek kitlesel gücü demek olan köylülüğün savaşım azmini sınırlıyor, milli kurtuluş devrimine katılma isteğini zayıflatıyor. Devrimin kapsamı, gücü ve dinamizmi genişlemek bir yana, tam tersine zayıflayıp daralıyor.
Dolayısıyla, Mısır’daki görkemli kalabalık aynı zamanda Mısır’daki halk ayaklanmasının bir zaafiyetidir de. Hareketin içinde burjuva kesimleriyle Müslüman Kardeşler, Mısır burjuvazisinin ve emperyalizmin Baradey türünden temsilcileri, yeni yetme burjuvaların tipik bir temsilcisi sayabileceğimiz Google’ın Mısır bölümü müdürü olursa, tüm bu burjuva kesimler hareketi salt Mübarek’in gidişi sınırlarına indirirler. Mübarek gider gitmez de durdururlar hareketi. Bunu ordu-halk elele sloganı, eylem içindeki kitlelere ordunun tarafsızlığı inancını pompalamak tamamlar. Baradey gibi biri, aman ordu bir an önce yönetime el koysun, çünkü olaylar çığrından çıkıyor der. Orduyu hakem tutar, böylece de hareketi felç edersiniz.
Eğer kitle hareketi ile karşı karşıya gelseydi, ordu kesin olarak bölünürdü, bunu herkes söylüyor. Ordu kesin olarak bölünürdü, çünkü tankın içindeki asker ve tankın başındaki alt düzey subay, astsubay halka öyle kolay kurşun sıkmayacaktı, hareketin gücü ve görkemi onu halkın saflarına çekecekti. Biz bunu 1979 İran Devrimi’nde çarpıcı biçimde gördük. Halka kurşun sıkıldı, ama ordu parçalandı ve büyük bölümüyle halkın saflarına geçti. İran’dakine devrim diyoruz, çünkü bir rejimi değiştirdi gerçekten. Yerine başka türden bir melanet rejim daha sonra geçti, bu ayrı bir sorun, olayların sonraki seyriyle bağlantılı. Devrimi yapan güçler kendi içinde ayrışıp, bir kesim öteki kesimi tasfiye ettikten sonra oldu bu. İlk aşamadaki hedefi İslam Cumhuriyeti değil, fakat baskıcı bir rejimi, kanlı bir diktatörlüğü siyasal özgürlüğü ele geçirmek üzere devirmekti. Bu bir devrimdi ve Şah’ın askeri mekanizmasını felç etti, onu kendi içinden böldü ve işe yaramaz hale getirdi. Şahlık kurum olarak tasfiye edildi ve hizmetinde olduğu emperyalist çıkarlara önemli bir darbe indirildi.
Tunus’ta hareket başlayalı iki ay, diktatör gideli bir ay oldu ama siyasi tutuklular daha yeni yeni serbest bırakılıyorlar. Tunus’ta şu an ülkenin başındaki adam Bin Ali’nin atadığı meclis başkanıdır, onun partisinin kıdemli üyelerinden biridir. O meclis derhal dağıtılmalıydı oysa. Mısır’da bu yapıldı, meclis dağıtıldı ama yerini askeri cunta aldı. Tunus’ta askeri cunta olmadığı için, görünürde sivil biçim olduğu için, meclis duruyor ama meclisin tasfiye edilmemiş olması büyük bir zaafiyet, hareketin sınırlarını gösteriyor. Ama henüz dağıtılmamış olan bu meclis şu anki meclis başkanına, kendi başına kanun yapma ve kritik noktalara atama yapma yetkisi verebildi. Kitleler meclisi sardılar, milletvekillerinin bu oylamayı yapmasını engellemeye çalıştılar. Mücadele sürüyor kuşkusuz. Ama o Bin Ali’nin parlamenterleri o kararı çıkarttılar, kovulan diktatörün yerine geçen adamı gerçek diktatörlük yetkileriyle donattılar. Diktatör gitti, diktatörlük sürüyor! dediğimiz bu işte...
Bu konuyu gerçekte biraz zamansız olarak girmiş oldum. Hareketin niteliği ve sınırları nedir, devrim mi değil mi diye tartışırken, ister istemez bu olgulardan da sözetmek durumunda kaldım.
(Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, Sayı: 2011/29, 29 Temmuz 2011)

karanfiLLer.! isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-08-2011, 13:26   #5
Kullanıcı Profili
Yeni Üye
 
karanfiLLer.! - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşikaranfiLLer.!
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Mayıs 2011
Üye No: 3230
Mesajlar: 87
Konular: 0
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürleri: 32
42 mesajına 74 kere teşekkür edildi.
IM
Standart

 
Ortadoğu’da halk hareketleri-3 Tunus-Mısır dersleri - H. Fırat


-V-

Konuyu belli maddeler halinde toparlayıp genelleştirerek devam etmek istiyorum.
Bir, hareketin kendiliğinden bir patlama olarak gerçekleşmesi olayı var. Bu genellikle de böyle olur. Devrimleri mayalayan dönemler vardır, devrim dönemlerinde bu hissedilir. Ama nerede, nasıl, hangi biçimler içerisinde patlak vereceği genellikle bilinmez. Devrim olayları derken, burada isyanlar, halk ayaklanmaları, sosyal patlamalar, bunları katarak da söylüyorum, daha rahat bir ifade olsun diye yalnızca devrim diyorum.
Devrimler hep dipten dibe, derinden derine mayalanır. O “toplumsal fay hattı” analojisini kullanırsak, toplumun derinliklerinde sürekli olarak bir enerji birikir. Bu patlayıcı enerji çok farklı etkenlerin birleşik etkisi altında birikir. Salt basitçe sömürü ilişkileri, temel ekonomik-sosyal etkenler değil, bunlar da içinde olmak üzere çok değişik ve karmaşık etkenlerin ürünü olarak birikir bu enerji. Ve her toplumun kendi özgünlüğüne, somut koşullarına bağlı olarak şu veya bu olay, şu veya bu gelişme, günü gelir onun kendisini dışa vurmasına vesile olur. Özetle devrimler hep de beklenmedik bir biçimde ve beklenmedik bir olayın ateşlemesi ile kendiliğinden patlak verirler. Akılda tutmamız gereken temel önemde gerçeklerden biri budur.
Devrimler hep belli vesilelerle kendiliğinden patlak verir dedim. Bu örneğin, 1905 Devrimi’nde Putilov fabrikasında iki işçisinin işten atılması olur. Bu, 1917 Şubat Devrimi’nde 8 Mart vesilesiyle kadınların sokağa çıkmasının yol açtığı beklenmedik bir olay olur. Bu, Fransız Devrimi’nde kralın 150-200 yıldır toplanmamış bir meclisi yeni vergileri kabul ettirmek üzere toplantıya çağırması üzerine, bu vesileyle yaşanan parlamenter kargaşa içerisinde olur. ‘91’deki yıkılışın ardından ve yıllar içinde Arnavutluk’ta büyük bir hoşnutsuzluk birikir, sonra 1997 yılında bir bankerlik skandalı yaşanır, bu toplumsal bir patlamaya yol açar, bir de bakarsınız ki olay silahlı halk ayaklanması halini almış, ordunun yarısı da ayaklananların safına geçmiş. Özetle, devrimler kendiliğinden gelir, dipten dibe mayalanır ve beklenmedik bir biçimde patlak verirler.
Devrimler beklenmedik biçimlerde, beklenmedik zamanlarda, beklenmedik olaylardan alevlenerek patlak verirler diyorum ama, yine de devrimlerin geleceğinin her zaman önemli işaretleri vardır. Tarihsel dönem olarak vardır. Büyük Fransız Devrimi’nin, kralın yeni vergileri meşrulaştırmak üzere neredeyse 200 yıldır toplanmamış bir meclisi toplantıya çağırmasıyla, toplanan meclisinse bölünüp ayrışarak devrimci bir inisiyatif odağına dönüşmesiyle patlak verdiğini söylemiştim. Ama bakıyoruz o günün Fransız toplumuna, 18. yüzyılın o büyük aydınlanmasının yaşandığı bir toplum bu. Böyle bir toplumda devrim elbette tesadüf olamaz. Orada Voltaire var, Rousseau var, Fransız materyalizminin büyük kurucuları var, Diderot var, Ansiklopedistler var... Voltaire Avrupa çapında okunuyor o dönemde, bağnazlığı ve mutlakiyeti sorguluyor. Montesquieu var, Kanunların Ruhu’nu yazıyor, yasalara dayalı meşruti monarşiyi savunuyor. Roussoue var, cumhuriyeti savunuyor, sosyal ayrımları gündeme getiriyor, tanrısal hukuku reddediyor ve toplum sözleşmesi öneriyor... Materyalizmi geliştiren büyük filozoflar var. Böyle bir toplumda devrim tesadüf olabilir mi? Deprem çok da beklenmedik bir şekilde gelmiyor, onu haber veren ön sarsıntılar var, bunların ardından geliyor. Burada da toplumsal devrimin sarsıntıları işte bu tür olaylar. Fransız aydınlanması Fransız Devrimi’nin ideolojisinin ve felsefesinin hazırlanmasıdır. Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm’e İngiliz okur için yazdığı Genel Giriş’te Engels bunu çok güzel ortaya koyar. Fransız aydınlanmacılarının kurulu düzeni ve sınıf iktidarını tepeden tırnağa sorguladıklarını, resmi bilime, kiliseye ve hatta devletin kendisine savaş açtıklarını söyler. Bu Büyük Fransız Devrimi’nin yolunun düzlenmesi, dahası gelmekte olduğunun çığlık çığlığa duyurulması değilse nedir?
Beri yanda bakıyorsunuz, Kant felsefesi aynı çağın ürünüdür. Fransız aydınlanmasının çağdaşıdır Kant ve felsefesi de klasik Alman felsefesinin başlangıcı ve temelidir. Hegel bunun ürünü, uzantısı, son büyük temsilcisidir. Hegel’de diyalektik var; orada varolan her şeyin ya haklılığını ispat etmesi ya da yokulup gitmesi, yani devrimci diyalektik, yani devrimin diyalektiği var. Yani değişimin ve dönüşümün felsefesi, devrimin felsefi haklılaştırılması var. İnsanoğlunun bunu bilince çıkarmakta olduğu bir dönemden sözediyoruz, Büyük Fransız Devrimi’nin gerçekleştiği çağdan sözederken.
Devrimin gelmekte olduğunun açık işaretleri, 1905 Devrimi’nde çok daha belirgindir. 1905 Devrimi hiç de beklenmedik bir olay değil. Günü beklenmedik olabilir, ama devrim beklenmedik bir şey değil. Önden 1861 reformunu zorlayan serfliğe karşı büyük hoşnutsuzluk birikimi var. Ardından Narodnikler şahsında devrimci demokrasinin yirmi yılı bulan mücadelesi var. Rusya’da Marksizmin Emeğin Kurtuluşu grubu şahsında ve Plehanov önderliğinde doğuşu var. Ardından 1895-96-97’de büyük işçi grevleri, yaygın ekonomik mücadeleler var. Rusya’da ilk sosyal demokrat gruplar ve giderek 1898’de marksist partinin ilk kuruluşu var. Narodnik geleneğin uzantısı olarak Sosyalist Devrimci partinin kendini bir ölçüde Marksizme uyarlaması var. Ve giderek de, Rosa Luxemburg’un Kitle Grevi broşüründe çok iyi bir dökümünü yaptığı, büyük ve kesintisiz kitle mücadeleleri fırtınası var, odağında tam da işçi sınıfının durduğu. 1901’den itibaren, yok Kafkasya, yok Odessa, yok Petrograd, yok Moskova, durmadan yer değiştiren büyük bir toplumsal hareketlilik var. Bu arada büyük bir öğrenci hareketliliği var. Öte yandan Çarlığa karşı, ona yıkmak üzere, tüm ilerici-devrimci partilerin hummalı bir ideolojik, politik ve örgütsel hazırlığı var. Bütün bunların üstüne bir de Rus-Japon Savaşı biniyor ve toplumda büyük tepkileri mayalıyor. Liberal burjuvazinin temsilcileri bile, Çarlığın yenilmesini istiyor bu savaşta. Çarlık gerçekten yeniliyor ve böylece büyük bir güç ve itibar kaybına uğruyor. Peki devrim bu toplumda patlak vermez de nerede patlak verir? Verdi de nitekim. Ama bunun 9 Ocak’ta Putilov fabrikasında işçilerin atılmasıyla başlayacağını kimse bilemezdi, öyle patlak verdi. Ama devrimin gelişi tarihsel dönem içinde hiçbir biçimde şaşırtıcı değil.
Mısır’da, BBC’nin “deneyimli” sıfatı ile sunulan Kahire muhabiri, kuşkusuz aynı zamanda burjuva önyargılarla hareket ettiği için, bir ayaklanmayı öngörmüyor, bu tür beklentilerin yersizliğini kesin ifadelerle ve ayaklanmadan yalnızca birkaç gün önce vurguluyor. Devrim koklanamıyor, sezilemiyor, adam ne yapsın denilemez. Ama bunu beklemeyenler genellikle de burjuva gözlemciler, genellikle de halklara karşı güvensiz gözlemciler, genellikle de, “tarihin sonu geldi, artık ne sınıf mücadelesi, ne işçi sınıfı, ne komünist kaldı” diyenler... Burjuvazi böyle bakıyor. Kaldı ki Arap toplumlarına karşı en kabasından bir oryantalist bakış da var, köklü önyargılarla yüklü. İşte, 5 milyonluk İsrail kaç milyonluk Arap toplumunu dize getirdi, kaç savaşta yendi; bunların başında diktatörler var, Saddam’lar var, yıllardır bu keyfi ve zorba iktidarlara kölece bir uysallıkla boyun eğiyorlar, bu kötürümleşmiş toplumlardan hiçbir şey çıkmaz vb...
Ama bugün Arap halklarının görkemli ayaklanmalarını görüyoruz. Dalga dalga nasıl yayıldığını da izliyoruz. Kaldı ki biz daha olayların içyüzünü fazlaca da bilmiyoruz. Bize yalnızca Tahrir Meydanı gösteriliyor, emperyalist medya organlarınca. Oysa Mısır ayaklanmasında en büyük kavgalardan biri örneğin Süveyş’te yaşandı. Karakollar basıldı, silahlara el konuldu, insanlar öldü. Bunların esasını ve ayrıntısını hala da bilmiyoruz. Mısır çapında büyük bir halk ayaklanması var. Ama etrafı tanklarla kuşatılmış, tel örgülerle çevrilmiş, kontrol yapılmaksızın girilemeyen Tahrir Meydanı gösteriliyor bize. Arka planda, ülkenin bir dizi kentinde grevler var, demiryollarında grev var, Süveyş Kanalı gibi stratejik bir yerde grev var, tekstil kombinalarında işgaller var. Bunlar bize gösterilmiyor, ama tüm bunların varlığını biliyoruz, sol iletişim o kadar da aciz değil. Grevler ani bir yaygınlaşma gösterince, ne edip edip Mübarek’i gönderdiler. ABD ve ordu ağırlık koydu ve gönderdi, çünkü sınıf eylemleri gündeme geldi. Gitmesinden bir gün önce işçi sınıfı genel grev ilan ediyor, Tahrir Meydanı’nda genel grev çağrısı yapılıyor. Ve tam da bu, Mübarek’in sonunun ilanı oluyor.
Demek istiyorum ki, bu oryantalist bakışaçısı, Doğu halklarına bu güvensizlik olmasa, belki de Mısır toplumunun bir yerde patlamaya varacağını sezebilirlerdi. İşte 6 Nisan gibi bir gençlik çevresi seziyor. Sokaklara çıkacağız ve diktatörü devirmeden dönmeyeceğiz, bu bir onur sorunudur, diyebiliyor. Nitekim çıktılar ve kovmadan dönmediler, pratikte bunu kanıtladılar.
Ama Müslüman Kardeşler buna inanmadı, kendi gençlik tabanı eylemlerin içinde olduğu halde, dördüncü güne kadar eylemlere katılmadı. Türkiye’nin eski bir dışişleri bakanı, eskiden Mısır’da büyük elçilik yapmış biri, AKP’li Yaşar Yakış, televiziyonda konuşuyor; Müslüman Kardeşler düzenin icazeti içinde, bu nedenle başlangıçta sonu belirsiz görünen eylemlere katılmaktan geri durdu, başarısızlık durumunda başına gelebileceklerden korktuğu için, diyor. Bunları devlet aygıtı, polis çok iyi biliyor, sürekli izliyor, istese hepsini bir gecede toplayabilirler, onlar da bunu biliyorlar ve bunun verdiği bir korku ile hareket ettiler, bu nedenle harekete başlangıcında katılmaktan geri durdular, diyor. İşte size düzenin icazet sınırları içinde siyaset yapmanın son derece dikkate değer bir öğretici örneği.
Bundan çıkarmamız gereken sonuç ne? Reformist sol siyasal akımlar, ucunda ciddi bir çatışma ve dolayısıyla ağır bedeller olan her büyük eylemden, tam da bu aynı korkular ve hesaplarla geri duracaklardır, bundan kuşku duymayınız, çıkarmamız gereken sonuç işte bu. Kendi kontrol mekanizmaları, genel merkezleri, yöneticileri, hepsi polisin eliyle koymuş gibi toplanabilecek yerdelerse eğer, ki öyledirler, işte hep böyle, Müslüman Kardeşleri’nkine benzer bir ihtiyat ve dikkatle davranacaklardır. Olayların arkasında kalacaklardır. Hiçbir gerçek kitle eyleminin önüne düşemeyeceklerdir. Çünkü icazetin ve denetimin içindeler. Eski bir dışişleri bakanı, sistemin bir adamı, AKP’nin bir yöneticisi bile, bunu işte aynen böyle formüle edebiliyor. Bu gerçekten çok dikkate değer bir gözlem ve Mısır’daki hareketten çıkarılması gereken önemli derslerden biri.
Devam ediyorum. Devrimler kendiliğinden gelir, bunda şaşılacak bir şey yok, ne zaman patlak vereceği de bilinmez, dedim. Ama ardından da ekledim; ama gene de bunun yeterli belirtileri vardır, büyük depremlerin ön sarsıntıları türünden. Belirtileri Mısır’da var, 1998’de yüzbinlerce işçinin katıldığı büyük işçi grevleri oluyor. Mısır işçi sınıfının Müslüman Kardeşler’in nüfuz edemediği tek alan olduğu söyleniyor. Bu nedensiz değil. Müslüman Kardeşler temelde burjuvazinin bir kesimine, büyük kapitalistlere dayanıyor. Bunların fabrikalarında işçiler grev yapıyor ve bunlar da bu yüzden grev düşmanlığı, işçi düşmanlığı yapıyorlar. Olayın mantığı bu, sınıfsal bir sorun var, bir sınıfsal karşı karşıya geliş var.
Demek ki Mısır’da önce 1998’de bunun işaretleri var. Sonra 2006 ve 2009 işçi fırtınası var. Bunu çok değişik yazarlar söylüyorlar. Bugün Mısır hareketini Sorosculukla suçlayanların en önemli dayanaklarından biri bu mesela. Banu Avar isimli bir yazar var, zamanında TRT’de program yapıyormuş, Sınırların Ötesinde isimli. Diyor ki, 2006’da program için Mısır’daydım, Mısır işçi sınıfı ayaktaydı ve ölümüne direniyordu. Ama hiçbir uluslararası ajansta tek kelime duyamazdınız bu direniş hakkında, tam tersine, tam bir suskunluk fesadı hakimdi uluslararası medyaya, çok bilinçli bir biçimde ve özel bir çabayla gizleniyordu bu büyük eylem dalgası. Oysa şimdi cömertçe propagandası yapılıyor olup bitenlerin, diye ekliyor ve demek ki gündemdeki hareketin arkasında Soroslar var sonucuna çıkıyor, mantığını böyle kuruyor.
Burada 2006 yılının büyük işçi mücadeleleri karşısında emperyalist medyanın tutumuna ilişkin olarak ortaya konulanların elbette bir anlamı var. Ama bunun bugün Tunus ve Mısır’da yaşanan çapta olayları açıklama değeri yok. Soroslar saray darbeleri yapabilirler ancak. Şu veya bu başkentin ana meydanına toplanmış güdümlü ve korumalı kalabalıklarla iş görür onlar. Tunus ve Mısır’daysa neredeyse bütün bir toplumun öfkeli ve görkemli ayağa kalkışı var. Bu hareketin içinde Soroscu küçük gruplar, önden buna yönelik hazırlıklar olabilir. Ama gerçekleşmiş hareketin içinde onlar neredeyse bir hiçtir, büyük bir halk hareketinin önemsiz bir bileşenidir en fazla. Emperyalist haber ajansları bunları önplana çıkarabilirler, hareketin sürükleyici öğeleri olarak da sunabilirler, ama buna aldanmak için bir neden yok.
Devrimler sessizce derinden gelir ama geldiğini haber veren dış belirtiler de hep vardır, bunun üzerinde duruyordum. Aslında yanardağ patlamalarında da bu vardır. Eskiden devrimler yanardağ patlamalarına benzetilirdi. İlk lavlar püskürtülür, devamı gelecek mi diye merakla beklenir. Bir hareketlilik durumudur bu. Henüz büyük patlama yoktur ama “Etna’da bir hareketlilik var” dedirtecek bir durum da kendini göstermektedir. Bilim böyle durumlarda bir dizi belirti ve ölçüm üzerinden olayın akıbetini ve şiddetini kestirmeye çalışır. Toplumsal olaylarda da böyle ölçüler var, sezebileceğiniz, tartabileceğiniz, ilk gösterge sayabileceğiniz türden...
Devrimler kendiliğinden gelir ama tarihi bir dönem içerisinde baktığınızda çok da beklenmedik biçimde gelmezler. Mısır’da işçi hareketi üzerinden bunun önemli işaretleri ortaya çıkmış. Önemli diyorum, zira işçi hareketi toplumun en diri kesimidir, 25 bin kişi ile bir kombinayı işgal etmek müthiş bir olaydır, bunu işçi sınıfı yapabilir ancak, bu tarihi dönemde. Bu Tahrir Meydanı’nı 2 milyon kişiyle işgal etmeye benzemez, o artık toplumun boşaldığı bir dönemdir, patlamanın yaşandığı bir dönemdir. Öteki bir ilk sarsıntıdır, öncü bir çıkıştır, önden bir kendini duyuruştur. Biz benzer bir durumun Tunus’ta maden ayaklanması olarak kendini gösterdiğini artık biliyoruz, henüz ayrıntılarını bilmesek bile. Mısır gibi Tunus’ta da bunun özellikle işçi sınıf hareketi üzerinden olması fazlası ile anlamlıdır.
Devrimler büyük birikimler üzerinden kendiliğinden patlamalar biçiminde yaşanabilir. Devrimler derken, isyan, ayaklanma ayırmıyorum. Sosyal olaylar, büyük sosyal çıkışlar, patlamalar diyelim biz bunlara. Ama nasıl geldikleri, toplumdaki hangi birikimlerin üzerine geldikleri gene de çok önemli. Hangi mücadele birikimlerinin, hangi örgütsel birikimlerin, hangi deneyimsel birikimler üzerine geldikleri... 1905 Devrimi 9 Ocak’ta Putilov fabrikasındaki bir işten atma olayı üzerine beklenmedik bir şekilde gündeme geldi ama öncesinde grev, direniş, siyasal gösteriler, yer yer yerel genel grevler var. Tüm bunların, bunların oluşturduğu birikimlerin üzerine geldi. Ve bu hareketli sürecin içinde şekillenen, güç ve deneyim kazanan, sınamadan geçen partiler var, bunu görüyoruz. Önceden Narodik hareket olarak şekillenen, sonra ardından ayrışıp değişime uğrayan, Marksizm bayrağı altında sosyal-demokrat biçim alan, küçük-burjuva ideolojisinin bayrağı altında Sosyalist devrimciler biçimini alan, Liberal burjuva ideolojisi bayrağı altında Kadet biçimini alan partiler bunlar... Lenin, Sol Komünizm’de, 1905 Devrimi sürecinde, bütün partiler ve bütün sınıflar tarih sahnesine çıktılar ve büyük bir sınamadan geçtiler, diyor. Demek ki, önden bir süreç var; programlar var, strateji ve taktikler var, örgütsel hazırlıklar var, ve 1905 Devrimi bunların hepsini pratik bir sınamadan geçiriyor.
Böyle bir toplumda aynı hedefe vurmaya çalışan sınıflar ve partiler arasında kıyasıya bir hegemonya mücadelesi yaşanır. Komünist partisi şahsında işçi sınıfı önderliği küçük burjuvaziye ve liberal burjuvaziye kaptırmamaya, ilkini yedeğine almaya ve ikincisini etkisiz kılmaya ve tecrit etmeye bakar. Liberal burjuvazi kendi cephesinden Kadet partisi eliyle önderliği ele geçirmeye ve böylece, Lenin’in o günkü ifadeleriyle, devrimci süreci bir anayasal monarşi ile kapatmaya bakar. Küçük-burjuvazi ikisi arasında salınır durur. Ama sonuçta sahnede sınıflar var ve bu sınıfların siyasal temsilcilerinin hazırlığı, inisiyatifi, yeteneği olayların gidişatında ve alacağı yönde çok önemli bir rol oynuyor. Toplumun gündeminde devrim ve devrimin içinde sınıflar ve siyasal akımlar var.
Lenin İki Taktik’e yazdığı Önsöz’de, devrim olayları bize bugüne kadar çok şey öğretti; ama şimdi sorun, devrimin özneleri olarak bizim ona bir şey öğretip öğretemeyeceğimizdir, der. Bununla devrime başarılı bir yön verip verememeyi, ona sağlam bir strateji ve taktikler demeti sunup sunamamayı kasteder. Bizzat İki Taktik çalışmasının asli işlevi bu; devrime bir yön vermek, ona bir program kazandırmak, doğru bir stratejik bakış açısıyla ona sağlam bir rota çizmek. Demek ki devrimlerin devrimci sınıflara ve partiler şahsında devrimci öncülere ihtiyacı var. Devrimlerin de onları açığa çıkarıyor olması, güçlendiriyor olması lazım.
Tunus ve Mısır’da bunu göremiyoruz. Mısır’dan henüz hiçbir işaret alamadık. “Mısır sosyalistleri”nin bir açıklaması var, yazık ki reformist sınırları aşamayan bir açıklama. Parlamento dağıtılsın, Mübarek gitsin, dönemin sorumlularından hesap sorulsun, bir an önce geçici bir hükümet kurulsun, yeni anayasa yapılsın diyen bir şey. Baradey’in de söylediği şeyler kabaca bunlar. Burada sınıfın ve kitlelerin devrimci enerjisini açığa çıkarmaya ve düzene yöneltmeye, sınıfın bağımsız devrimci yönelimini ortaya koymaya ve eylemini geliştirmeye yönelik en ufak bir işaret göremiyoruz.
Tunus’ta nispeten daha ileri bir durum var. 15 sol kuruluşun ortak bir bildirisi var. Daha net ifadeler var bu bildiride, emperyalizme karşı, neo-liberal yıkıma karşı, kapitalist dünya sistemine karşı... Bin Ali’nin yarattığı mekanizmaya ilişkin olarak, ordu konusunda çok açık şeyler söylenmiyor olsa da siyasi polis dağıtılsın, siyasi tutuklular serbest bırakılsın, tam özgürlükler sağlansın, taban inisiyatifleri/örgütlülükleri kurulsun, her yerde ve her alanda inisiyatif ele alınsın, özsavunma örgütlensin diyen daha devrimci, daha militan bir açıklaması var. Bu bakımdan Tunus daha iyi bir durumda, daha ileri bir konumda görünüyor.
Sonuç olarak, devrimci parti olmazsa olmaz koşul! Yönü, şiarı devrimci parti verir. Devrimci parti olmadı mı ne oluyor? Milyonluk hareketler ordunun denetiminde kalıyor. Ya da Baradey türünden, Viyana’da yaşayan ve emperyalist dünyaya hizmet eden bir adama kalıyor. Ya da daha da kötüsü, Müslüman Kardeşler denen bir gerici burjuva çeteye kalıyor.
Devrimler genellikle kendiliğinden patlak verir, bunu yeterince irdeledik. Ama örgütlü, donanımlı ve yılların mücadelesi içinde deneyim kazanmış devrimci partiler devrime yön veremezlerse eğer sonuç genellikle başarısızlık olur, bu da bir başka temel önemde ders. Devrimci partinin olması devrimin zaferinin kesin güvencesi değil kuşkusuz ama parti yoksa eğer bu durumda devrimin zaferi için zaten bir şans kalmıyor.
Tarihsel deneyimden çıkarılmış formülümüzü bir kez daha yineliyorum: Rusya’da ve ardından bir sene sonra da Almanya’da devrim var. İlkinde devrimci parti var ve dolayısıyla da devrimin zaferi! İkincisinde parti yok, ya da ancak devrimin ardından son anda var, ve dolayısıyla devrimin zaferi yok, trajik bir biçimde yenilgisi var! Rusya’da devrim Şubat’ta patlak verdi, Kasım’da yeni bir devrim olarak doruğa çıktı ve zafere ulaştı. Bir yıl sonra Almanya’da devrim patlak verdi, ama bir toplumsal devrim düzeyine yükselemeden yenilgiye uğradı, yerini burjuva karşı-devrime bırakarak.
İki ülkede de devrim var. İki ülkede de kitleler ayağa kalkıyorlar ve sınıflar hareket halinde... Rusya’da işçi, köylü ve asker sovyetleri, Almanya’da işçi ve asker konseyleri var. Peki fark nerede? İlkinde, Rusya’da devrimci parti var, ikincisinde, Almanya’da devrimci parti yok, biçim olarak var ama gerçekte henüz yok. Birinde devrim patlak verirken parti var, uzun yılları bulan bir hazırlığın ürünü, devrime yön vermeye çalışıyor ve bunu başarıyor da. Ötekinde devrim patlak verdiğinde parti henüz yok. Sosyal-Demokrat Parti var, devrimin dalga kıranı, karşı-devrimci. Spartakist grup var, parti değil henüz. Devrimin sağladığı olanaklar içinde hızla partileşiyor ama bu devrime yön verebilmesine yetmiyor. Bunun için yeterli hazırlıktan yoksun ve ifade uygunsa fazlasıyla geç kalmış durumda.
Biçim olarak bir partinin olması hiçbir biçimde yeterli değil. Lenin, Sol Komünizm’de, biz uzun bir mücadeleler sürecinden geliyorduk ve bunun çok yönlü deneyimi ile donanmış durumdaydık; yasadışı ve yasal, şiddete dayalı ve barışçıl, parlamento dışı ve parlamenter tüm mücadele alanlarında bir sınamadan geçmiş, zengin bir deneyim biriktirmiştik, diyor. Küçük-burjuva devrimciliği ile, burjuva liberal akımla, kendi içimizde her biçimiyle tasfiyecilik ile hesaplaşmıştık, diye ekliyor. İllegaliteyi ve legaliteyi, açık kitle mücadelesini ve parlamenter mücadeleyi, tasfiyeciliği ve partinin birliğini korumayı, tüm bunları gördük, yaşadık, bunlardan deneyim biriktirdik, sınamadan geçtik, demek istiyor. Sonuç olarak Rusya’da büyük mücadeleler içinde pişmiş ve sınamadan geçmiş deneyimli bir parti var. Rusya’da devrimci sürecin sosyalist devrimin zaferiyle taçlanması bu açıdan rastlantı değil.
Devrim partilerle zafere ulaştırılabilir, özellikle modern zamanlarda. Günümüzde, modern kapitalist toplumda, devrimlerin zaferinin güvencesi devrimci sınıf partileridir. Devrimi partiler yaratmaz, devrim kendiliğinden gelir. Ama devrimi zafere ulaştırmak, öncü devrimci partinin temel tarihsel misyonudur. Devrimci partinin rolünü başarıyla oynayıp oynayamaması ile devrimin kaderi arasında kopmaz bir bağ vardır.
Ama kendi başına devrimci bir partinin varlığı da yeterli değildir. Siyasal akımlar, partiler sınıflar üzerinden bir anlam taşırlar. Bilimsel anlamda parti, sınıfın siyasal öznesidir. İşçi sınıfının demiyorum, her sınıfın. Modern toplumlarda modern sınıflar var, partiler onların siyasal temsilcileridir. Sınıflar kendilerini partiler üzerinden ifade ederler. Kendi eğilimlerini, hedeflerini, çıkarlarını, iktidardaysalar yönetimlerini partiler şahsında somutlarlar... Partiler sınıflara dayanmak zorunda. Devrimci partilerin bir devrimde kendi rollerini başarıyla oynayabilmeleri de onların devrimci sınıfa ne ölçüde dayandıklarıyla sıkı sıkıya ilişkilidir. Devrimci bir sınıfa dayanmayan devrimci bir partinin devrime yön verebilme şansı yoktur. Alman devriminin yenilgisi üzerinden gördüğümüz aynı zamanda budur. Oysa Lenin’in partisi sınıfa sağlamca dayanıyordu ve bu Rusya’daki sosyalist devrimin başarısının gerçek güvencesi oldu.
Tunus’ta olayların seyri içinde sınıfı fazlaca bir ağırlığa sahip olarak göremiyoruz. Sınırlı ölçülerde ve daha çok da sendikalar üzerinden bir rolü var... Mısır’da sınıfı ancak sürecin son aşamasında, fabrikalar ve işletmeler üzerinden hızla büyümekte olan bir eylem dalgası içinde görebildik. Kuşkusuz işçiler Tahrir meydanında gösterici bireyler olarak vardılar ama örgütlü sınıf bölükleri olarak yoktular. Sınıf üretim birimleri, fabrikalar ve işletmeler üzerinden kendini örgütler, meydanlara bile bu yapı içinde akar. ‘70’li yılların Türkiye’sinden biliyoruz bunu. 1 Mayıs’a onbinlerce işçi katılır, ama her fabrika bunu kendi örgütlü yapısı üzerinden ve kendi pankartları ile yapardı. Fabrikalar üzerinden örgütlü güç olarak ve kolektif sınıf kimliği üzerinden gerçekleşirdi bu katılımlar, şekilsiz yığın olarak değil...
1848 Devrimlerinde Parisli işçilerin ellerinde kızıl bayrakları var. Burjuva cumhuriyetinin üç renkli bayrağının karşısına, diyor Marx, işçiler toplumsal cumhuriyetin kızıl bayrağı ile çıktılar. Siyasal devrimin bayrağının karşısına toplumsal devrim bayrağı ile çıktılar. Üç renkli bayrağın karşısına kızıl bayrak ve burjuva cumhuriyetinin karşısına toplumsal cumhuriyet istemiyle... 1789 Fransız Devrimi’nde sınıflar ve özneler var. Jirodenler var, Jakobenler var, bunların kendi içinde kanatlar var. Karşıda monarşistler ya da meşruti monarşi yanlıları var. 1848 Devrimleri’nde yine sınıflar ve yine siyasal özneler var. 1905 Devrimi üzerinde bu açıdan yeterince durdum. Sonuç olarak sınıflar ve onları temsilen siyasal özneler var, tüm gerçek devrim olaylarının değişmez tablosudur bu.
Biz bugün Mısır’da bu şekliyle bunları, sınıfları ve siyasal özneleri göremiyoruz. Yarın göreceğiz kuşkusuz. Bu büyük kitle fırtınasının da sağladığı imkanlarla zaman içinde kaçınılmaz olarak ayrışacaklar ve şekillenecekler. Zira bu büyük eylem dalgası topluma kaçınılmaz olarak bir şeyler, belki de çok şeyler kazandırdı. Bundan sonrası çok önemli. Mısır’da, Tunus’ta olaylar yeni başlıyor. Halk ayaklanması bu şekliyle hız kesmiş olabilir ama mücadele kızışarak sürecek. Yeni bir cendere ile toplum zapturap altına alınmadığı sürece, siyasal ve sınıfsal bakımdan ayrışarak sürecek hareket. Nitekim Tahrir gösterileri bitti, işçi grevleri sürüyor. Birini bitiriyorlar, öteki başlıyor. Öteki biterken belki ertesi gün yeniden başlıyor. Birşeyler kabul ediyorsun, tamam haklar verilecek, kimse atılmayacak diyorsun, direniş bitiyor. Bittikten üç gün sonra direnişin önderlerini atmaya kalkıyorlar, yeniden direniş başlıyor. Ve Mısır’da bir fabrika işgali geleneği olduğu çıkıyor. Bu zaman içinde o sınıfı şekillendirecek, bugünün şekilsiz yığınından ayıracak, umalım ki ortaya devrimci öznesini de çıkaracak...
Dalga ne kadar sürer bilmiyoruz dedim. 18 günlük büyük bir toplumsal hareketlilik, ki yasalar felç edildi, rejimin olağan işleyişi boşa çıkarıldı. Polis meydandan çekildi, yasaklar para etmedi, yasalar çiğnendi, herkes özgürce konuştu ve eyleme geçti... Bunun Tahrir Meydanı’nda neye yolaçtığını gördük. Ama Tahrir dediğiniz 20 milyonluk bir Kahire’nin Taksim’i, 20 milyonluk bir İstanbul’un yalnızca Taksim bölgesi. Herkes oraya akmadı, 20 milyon yoktu orada. Kaldı ki Cuma günü dışında zaten milyonlar yoktu Tahrir Meydanı’nda. Bir an için Kahire’yi İstanbul ve Tahrir Meydanı’nı Taksim Meydanı olarak düşününüz. Ve biz, GOP’ta, Topkapı’da, Esenyurt’ta, Sefaköy’de, Gebze’de, Tuzla’da, Pendik’te, Kurtköy’de, buralarda ne olduğunu henüz bilmiyoruz. Buralarda kitleler ne yaptılar, nasıl örgütlendiler, ne türden bir eylem inisiyatifi içinde oldular, bunları henüz bilmiyoruz. Sokak kontrollerini, mahalle güvenliğini nasıl sağladılar, ne türden öz örgütlenmeler yarattılar, bunları bilmiyoruz. Kesin olarak çok şey yaratılmıştır. 18 günlük bir otorite boşluğu içerisinde eylem halindeki kitle yaratıcılığının ürünü olarak çok şey çıkmıştır ortaya, ama biz bilmiyoruz. İşçiler zaten fiilen komiteler kurdular, bağımsız sendikalar içinde örgütlendiklerini ilan ettiler, bunu biliyoruz.
Dolayısıyla, zafer ya da yenilgi türünden bir durum yok bugün için. Bir toplum 30 yıllık bir cendereden silkiniyor. Nefes alması bile büyük bir kazanım. Özgürce diktatörlüğe son demesi bile büyük bir kazanım, büyük bir ilerleme. Sürecin seyri uzun yılları bulur, henüz yeni başlayan bir süreç olarak bakmalıyız olup bitene. Başıyla sonu bir olamaz toplumsal olayların, zaman içinde bir biçimde yeni düzeylere sıçrama potansiyeli taşır.
Partiler sınıflara dayanır, sınıflar üzerinden iş görür, sınıfların örgütlü temsilcileri olurlar siyasal mücadele sahnesinde. Jakobenler Paris’in emekçilerine dayanıyorlar, özellikle küçük-burjuvaziye, zanaatçıya, dükkancıya, yanısıra da henüz oluşmakta olan proletaryaya. Bu alt sınıf katmanları Paris’in sokaklarına çıktığında, gerçekte beşte dördü kendisine karşı olan, dahası nefretle bakan Konvansiyon’a Robespierre istediğini kabul ettirebiliyordu. Ne zaman ki baldırı çıplaklar dalgası kırıldı, ki kırılmasında bizzat kendisinin çok özel bir rolü var, çünkü sola kaymayı kırıp dizginlemeye çalıştı, ne zaman o dalga kırıldı, aynı Konvansiyon Robespierre’i anında giyotine gönderdi. Bu da bize siyasal akımların ancak dayandıkları sosyal sınıflarla bağlantılı olarak, onlara dayandıkları ölçüde kendi rollerini oynayabildiklerini bir büyük devrimin deneyimi üzerinden bir kez daha gösteriyor.
Devrimci parti temsil etmek ve dayanmak iddiası taşıdığı sınıf ekseninde devrime hazırlığını yapabilir ancak. Elbette gerçekten ciddi bir devrimci parti ise. Kendi sınıfı ne ise öncelikle ona dayanarak ilerleyebilir... Siz dayanmak iddiasında olduğunuz sınıftan güç olarak siyasal mücadele sahnesine çıkacak ve öteki siyasal güçlerle boy ölçüşeceksiniz. Buradan güç alarak toplumun öteki emekçi kesimlerini etkilemeye, yoksullarını arkanıza almaya bakacaksınız. Yok eğer siz kendi sınıfınıza dayanmıyorsanız, daha da kötüsü sınıf dışıysanız, zaten hiçbir şansınız kalmaz, herhangi bir misyonu yerine getiremezsiniz. Eğer kendi temsil etmek iddiasında olduğunuz sınıfa değil de başka bir sınıfa dayanıyorsanız, bu durumda da kaçınılmaz olarak onun damgasını taşır, onun türküsünü söylersiniz. Dayandığınız sınıf zemini son tahlilde sizin gerçek sınıf konumunuzu ve kimliğinizi de belirler.
Tüm bunlardan çıkan basit ama temel önemde sonuç şudur: Devrimin zaferinin gerçek güvencesi, devrimci partiden de öteye bizzat devrimci sınıfın kendisidir. Devrimci parti de ancak devrimci sınıfa dayanabildiği ve ona başarıyla önderlik edebildiği ölçüde, kendi tarihsel rolünü başarılı bir biçimde oynar ve devrimi zafere taşır.
(tkip.org sitesinden alınmıştır...)
(Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, Sayı: 2011/30, 05 Ağustos 2011)

karanfiLLer.! isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
dersleri, devrim, tunusmısır


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Kuzey Afrika’da devrim ve karşı devrim sarmalı – Volkan Yaraşır Kemanci.! Makaleler Bölümü 0 05-05-2011 12:12
Tunus halkı kendi kongresini topluyor Özgürlükateşi Sol Basından haberler 0 20-02-2011 20:25
Mısır'da 'meydan savaşı' sürüyor Özgürlükateşi Sol Basından haberler 0 03-02-2011 18:18
Erdoğan Mısır'a seslendi Özgürlükateşi Sol Basından haberler 1 01-02-2011 19:16
Tunus'ta koalisyon hükümeti kuruluyor Özgürlükateşi Sol Basından haberler 0 17-01-2011 11:29


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 16:57.
 
ÖZGÜRLÜKATEŞİ.NET Forum Kategori Arşiv Görünümü
3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 58, 59, 270, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 168, 169, 170, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 183, 184, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 244, 245, 246, 248, 250, 251, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 262, 272, 271, 273, 274, 275, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 58, 59, 270, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 168, 169, 170, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 183, 184, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 244, 245, 246, 248, 250, 251, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 262, 272, 271, 273, 274, 275, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282,

Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan "yer sağlayıcı" olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz "uyar ve kaldır" prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, info@ozgurlukatesi.net mail adresinden bize ulaşabilirler. Buraya ulaşan talep ve şikayetler Hukuk Müşavirimiz tarafından incelenecek, şikayet yerinde görüldüğü takdirde ihlal olduğu düşünülen içerikler sitemizden kaldırılacaktır.