Radyo Forum

Go Back   Dostluk Ve Kardeşlik Platformu; Dostluğun, Kardeşliğin ve Paylaşımın Tek Adresi Özgürlük Ateşi- »
KÜLTÜR/SANAT/FELSEFE/BİLİM
» Bilim » Evrim Kuramı


Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Dİl ÜstÜne: Terİmler, kavramlar, gÖrÜŞler
Konudaki Cevap Sayısı
13
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
802

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Bookmark and Share Paylaş LinkBack Seçenekler Stil
Alt 24-12-2009, 23:35   #1
Kullanıcı Profili
Kıdemli Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.395
Konular: 2201
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1918
Thanked 1530 Times in 882 Posts
IM
Standart Dİl ÜstÜne: Terİmler, kavramlar, gÖrÜŞler

 
Dil Bilim : Terimler - Kavramlar - Görüşler
DİL ÜSTÜNE: TERİMLER, KAVRAMLAR, GÖRÜŞLER


Dil, dilbilim, göstergebilim, dil felsefesindeki, “dil” bağlamında örtüşmelere dikkat çekmek, söz dağarcığımıza yeni giren kavramları ve terimleri göstermek amacıyla küçük bir sözlük derledik. Derlemede temel kaynak olarak, Prof. Dr. Berke Vardar yönetiminde bir grup dilbilimcimiz tarafından hazırlanan “Dilbilim Terimleri Sözlüğü”nden yararlandık. Diğer sözcüklerin alıntılandığı kaynakları her sözcük için belirttik.

Üzerlerine tıklayınız

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...][Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]




melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-12-2009, 23:36   #2
Kullanıcı Profili
Kıdemli Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.395
Konular: 2201
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1918
Thanked 1530 Times in 882 Posts
IM
Standart

 
FERDINAND de SAUSSURE: Genel Dilbilim Dersleri

Giriş


Bölüm1:Dilbilim tarihine kısa bir bakış

Dil olguları çevresinde oluşan bilim, gerçek ve tek konusunun ne olduğunu anlamadan önce üç evreden geçti. Önce, “dilbilgisi” diye adlandırılan çalışmalar yapıldı.(...)

Daha sonra filoloji ortaya çıktı. (...)

Üçüncü dönemse, dillerin birbirleriyle karşılaştırılabileceği anlaşılınca başladı: Bu da karşılaştırmalı filolojinin ya da “karşılaştırmalı dilbilgisi”nin kökenini oluşturdu. (...)

Karşılaştırma olgusuna tam olarak uygun yeri veren asıl dilbilim ise Roman dilleri ile Germen dillerinin incelenmesiyle doğdu. (...)

Bu alanda ilk atılımı yapan, The Life of Language (Dilin Yaşamı) [1875] adlı kitabın yazarı, Amerikalı Whitney oldu. Kısa bir süre sonra da yeni bir okul oluştu. İleri gelenlerinin hepsi Alman olan yeni-dilbilgiciler okuluydu bu: K. Brugmann, H. Osthoff, Germen dili uzmanları W. Braune, E. Sievers, H. Paul, Slav dili uzmanı Leskien, vb. Söz konusu yeni-dilbilgiciler karşılaştırmanın bütün sonuçlarını tarihsel bakış açısına yerleştirmeyi ve bu yolla olguları kendi doğal düzenlen içinde birbirine bağlamayı başardılar. Onların sayesin de, dil, artık kendi kendine gelişen bir organizma olarak değil, dilsel toplulukların ortak düşünme biçiminin yarattığı bir ürün olarak görülüyordu. Aynı zamanda filoloji ile karşılaştırmalı dilbilgisinin ortaya attığı fikirlerin ne kadar yanlış ve yetersiz olduğu da anlaşıldı. Ancak, dilbilime yaptığı hizmetler ne kadar büyük olmuşsa da, bu okulun da sorunun bütününe ışık tuttuğu söylenemez ve genel dilbilimin temel sorunları bugün bile bir çözüm beklemektedir.


Bölüm II :Dilbilimin gereci ve görevi, yakın bilimlerle bağıntıları.
Dilbilimin gerecini öncelikle insan dilinin bütün gerçekleşme biçimleri oluşturur: İster ilkel topluluklar ya da uygar uluslar, isterse arkaik, klasik çağlar ya da çöküş dönemleri söz konusu olsun, dilbilim her dönem , yalnızca doğru dille ve “güzel konuşma” ile değil bütün anlatım biçimleriyle ilgilenir. Ayrıca, dil, genellik insanın gözleminden kaçtığından, dilbilimci, yazılı metinleri de hesaba katmak zorundadır, çünkü geçmişteki ya da uzaktaki dilleri ancak onların aracılığıyla tanıyabilir.

Dilbilimin göreviyse şu olacaktır:
a) ulaşabileceği bütün dillerin betimlemesini yap ve tarihini incelemek; yani dil ailelerinin tarihini otaya koymak ve her ailenin anadillerini olanaklar elverdiği ölçüde yeniden oluşturmak;

b) bütün dillerde sürekli ve evrensel bir biçimde etkisi görülen güçleri araştırmak ve tarihin bütün özel olgularını bağlayabileceğimiz genel yasaları ortaya çıkarmak;

c) kendi sınırlarını belirlemek ve kendi kendini tanımlamak.


Dilbilimin başka bilimlerle çok sıkı bağıntıları vardır; bazen onlardan veriler alır, bazen de onlara veriler sunar. Dilbilimi başka bilimlerden ayıran sınırlar her zaman açık seçik olarak görünmez. Sözgelimi, dilbilim dilin ancak belgesel bir işlev üstlendiği etnografya ile tarihöncesi biliminden titizlikle ayırt edilmelidir. Dilbilim ayrıca, insanbilimden de ayrı tutulmalıdır; çünkü insanbilim insanı tür açısından inceler, oysa dil toplumsal bir olgudur. Bu durumda dilbilimi toplumbiliminin içine mi oturtmak gerekir? Dilbilim ile toplumsal dilbilim arasında ne gibi ilişkiler vardır? Aslında dilde şey ruhsaldır: Dilin, ses değişimleri gibi özdeksel ve mekanik gerçekleşmeleri de ruhsal özelliklidir. Dilbilim, toplumsal ruhbilime böylesine değerli veriler sağladığına göre, onunla bütünleşemez mi acaba? (...)

Dilbilimin fizyolojiyle olan bağıntılarını açıklamak o kadar güç değildir: Aralarında tek yönlü bir ilişki vardır; öyle ki dil incelemesi ses fizyolojisinden açıklamalar bekler ama ona hiçbir açıklamada bulunmaz. Sonuç olarak, iki bilim dalını birbirine karıştırmak olanaksızdır: Dilin özü, (...) dilsel göstergenin ses özelliği ne yabancıdır.

Filolojiye gelince (...), dilbilimden kesinlikle ayrı bir daldır bu. (...)

Peki, sonuçta dilbilimin ne .gibi bir yararı vardır? (...) Şurası bir gerçektir ki, dilsel sorunlar, tarihçiler, filologlar, vb. gibi metinler üstünde çalışan herkesi ilgilendirir. (...)


Bölüm III: Dilbilimin konusu.

1. Dil ve dilin tanımı.
(...)
Peki nedir dil [ langue]? Bize göre dilyetisinden [ langage] ayrı bir şeydir; dilyetisinin, önemli olmakla birlikte, yalnızca belli bir bölümünü oluşturur. Dil hem dilyetisinin toplumsal bir ürünüdür, hem de bu yetinin bireyler tarafından kullanılabilmesi için toplumun benimsediği zorunlu uzlaşımlar bütünüdür. Bütünlüğü içinde ele alındığında, dilyetisi çok biçimlidir ve karmaşıktır. Fiziksel, fizyolojik, ruhsal alanlarla ilişkisi olduğu gibi, bireysel ve toplumsal alanlarla da bağlantısı vardır. Birliğini nasıl ortaya çıkaracağımızı bilemediğimiz için dilyetisini insana ilişkin olguların hiç bir kategorisi içine oturtamayız.

Ama buna karşılık, dil kendi başına bir bütündür ve bir sınıflandırma ilkesidir. Dile, dilyetisi olguları arasında birinci yeri verdiğimizde başka hiçbir sınıflandırmaya izin vermeyen bir bütüne doğal bir düzen getirmiş oluruz. (…)2. Dilin dilyetisi olguları içindeki yeri.

Dilyetisinin bütünlüğü içinde dile uygun düşen alanı bulmak için, söz [ parole] çevriminin yeniden oluşturulmasını sağlayan bireysel edimi dikkate almak gerekir. Bu edim en azından iki bireyin varlığını gerektirir; çevrimin bütünlenebilmesi için gerekli olan zorunlu bir koşuldur bu. (…)

Dili sözden ayırmakla, aynı zamanda:
1. toplumsal olanı bireysel olandan;
2. önemli olanı ayrıntıdan ve az çok rastlantısal olandan da ayırmış oluruz.

Dil, konuşan bireyin bir işlevi değildir, bireyin edilgen biçimde belleğine yerleştirdiği üründür; hiçbir zaman bir önceden tasarlama gerektirmez, düşünme eyle mi yalnızca sınıflandırma etkinliği söz konusu olduğun da ortaya çıkar.

Ama buna karşılık söz, bireysel bir irade ve zeka edimidir. Bu edimde şu özellikleri birbirinden ayırt etmek gerekir:
1. konuşan bireyin, kendi kişisel düşüncesini anlatmak için dil düzgüsünü [ code] kullanmasını sağlayan birleşimleri;
2. bu birleşimleri dışa vurmasını sağlayan ruhsal-fiziksel düzeneği.
(…)


Bölüm IV:Dilin dilbilimi ve sözün dilbilimi.
Dilyetisinin incelenmesi (…) iki bölüm içerir: Temel nitelikli bölüm, özü bakımından toplumsal olan ve bireyden bağımsız bulunan dili inceler; bu inceleme yalnızca ruhsal özelliklidir. İkincil nitelikli öbür bölümse, dilyetisinin bireysel kesimini, yani sesleri çıkarma olgusu da dahil olmak üzere sözü inceler; bu inceleme de ruhsal-fiziksel özelliklidir.

Kuşkusuz, bu iki inceleme konusu birbirine sıkıca bağlıdır ve birbirini gerektirir: Sözün anlaşılır olabilmesi ve bütün etkilerini yaratabilmesi için dil gereklidir; ama dilin yerleşebilmesi için de söz gereklidir; tarihsel bakımdan, söz olgusu her zaman önce yer alır.

(…) Demek ki, dil ile söz arasında karşılıklı bağımlılık vardır; dil, sözün hem aracı hem de ürünüdür. Ama bü tün bunlar dil ile sözün kesinlikle farklı şeyler olmalarını engellemez. (…)

Bütün bu nedenlere bağlı olarak, dil ile sözü aynı bakış açısı altında bir araya getirmek gerçekleşmeyecek bir düş olacaktır. (…)

Dilyetisi kuramını oluşturmaya çalıştığımız anda iş te karşımıza böyle bir ayrım çıkmaktadır. Aynı anda izlenmesi olanaksız iki yoldan birini seçmek gerekir; bu iki yol ayrı ayrı izlenmelidir.

Gerektiğinde dilbilim adını her iki bilim dalı için de koruyabilir ve bir söz dilbilimi terimini de kullanabiliriz. Ama, bu söz dilbilimini tek inceleme konusu dil olan gerçek anlamdaki dilbilimle karıştırmamak gerekir. (…)

XX.yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları, Mehmet Rifat, Om Yayınevi,2000



O.DUCROT : Edimbilim
(…)
Günümüzdeki birçok tartışma, dilbilimsel betimleme içine bir edimbilimsel bileşenin de katılması gerektiği konusuyla ilgilidir. Ancak edimbilim terimine çok sayıda anlam yüklenmesi nedeniyle de söz konusu tartışmalara gölge düşmektedir. Biz işi yalına indirgeyerek, burada iki anlam ayırt edebiliriz: Birinci anlamıyla edimbilim (...), bir sözcenin anlamında, sözcenin kullanıldığı durumla ilgili olan her şeyi inceler; kullanılan tümcenin yalnızca dilsel yapısıyla ilgili şeyleri değil. Aşağı yukarı bütün araştırmacılar, 19.yy.dan beri, bu incelemenin son derece geniş alanı üstünde ısrarla durmaktadırlar ve anlamın, kullanılan dilsel gereçle belirlenmesinin ne ölçüde yetersiz olduğunu göstermektedirler. Dilsel sözcenin üretildiği durumu bilmek, sözgelimi bir adılın belirttiği göndergeyi (Biz gideceğiz’deki biz kimi belirtmektedir?), gerçekleştirilen dil edimini ( ([Ben] geleceğim derken konuşucu bir bilgi mi vermekte, bir söz mü vermekte, yoksa bir tehditte mi bulunmaktadır?), nicelendirme alanlarını (Yalnız Pierre gelecek derken, gelmeyeceğini belirttiğimiz kişilerin toplam sayısı nedir?), hedeflenen sonuçları (Pierre’i göreceğim ama Jean da orada olacak mı?’da birbirine ama ile bağlanan iki önermenin karşıtlaştırılmasına olanak veren hangi olası sonuçtur?) belirlemek açısından gereklidir.

Bu birinci anlamıyla edimbilim, dilin tümcelerine dışarıdan eklenen şeyle ilgili olduğu için, tanımı gereği, dilbilime yabancı bir araştırma alanı olarak düşünülebilir. Ama yorum için duruma başvurmanın çoğunlukla dilsel gereç tarafından öngörüldüğü ve düzenlendiği de olur. Sözgelimi, biz adılı, kendi öz anlamında, göndergenin araştırılması için bilgiler içeriyor gibidir: Konuşucunun bağlı olduğunu açıkladığı bir topluluğa ait kişiler söz konusu olmalıdır burada. Aynı biçimde, ama bağlacı, dinleyiciden, sözceyi anlayabilmesi için, üçüncü bir önerme düşünmesini ister: Üçüncü önerme, konuşucuya, konuştuğu anda mal edilen düşünme biçimi dikkate alındığında, ama’dan önce gelen önermeyle doğrulanır gibi olacak, ancak daha sonraki önerme göz önüne alındığında bu üçüncü önerme sürdürülemeyecektir (yukarıda verilen örnekte, sözgelimi Pierre ile bir konuşma olasılığı bulunabilir ama Jean’ın oradaki varlığı, böyle bir konuşmayı olanaksız kılacaktır). Bu türden çözümlemeler, dilbilimsel betimlemeye, birinci anlamıyla edimbilimsel bilgiler katmanın gerekli olduğunu göstermektedir. Bu tür bilgiler, bir tümce söz konusu olduğunda, ve bu tümcenin gerçekleşmiş biçimlerinden herhangi birinin yorumuna giriştiğimizde, söylem durumunun içinde yapılacak soruşturu biçimini de belirler.

Ama bilinmesi gereken bir şey vardır: Söz konusu bilgiler bağımsız bir anlambilimsel [ya da anlamsal] bileşene eklenmiş edimbilimsel [ya da edimsel] bileşenle mi üretilmelidir, yoksa, bu bilgiler, anlambilimsel bileşenin doğrudan doğruya kendisini oluşturamaz mı? Sözgelimi, tümcelere, üretici dilbilgisi uzmanlarının yaptığı gibi bir “mantıksal biçim” verdiğimizde, birinci çözümü seçmiş oluruz: Böylece, burada, duruma iletmeyen ama, durumdan çekip çıkarılmış katkılarla zenginleştirilebilen temel bir anlam düzeyi bulunduğunu kabul etmiş oluruz. Böyle bir seçim, anlambilimsel bileşenin büyük ölçüde yalınlaştırılmasını sağlar ve böylece mantıksal dizgelerdeki biçimselleştirilmiş gösterimlere çok yakın gösterimler üretilmiş olur; ayrıca edimbilimsel bileşene de, anlambilimsel bileşenden sapan her şeyi, anlam etkileri olarak açıklama görevi verilebilir (bkz. B. de Cornulier). Eğer tümcelerin anlamı, söylem durumundan yararlanmak için başvurulan stratejinin basit bilgisi olarak kabul edilirse, ikinci çözüm yolu seçilmiş olur. Olası durumların sonsuzluğu öz önüne alındığında, bu yaklaşım, özellikle, bir tümcenin anlamının, söz konusu durumların bir tipoloji içerdiği görüşünü de kapsar; bu tipoloji de durumların sınırlı sayı da kategoriler içine oturtulmasını Sağlar: Tümcenin gerçekleşmiş herhangi bir biçimini yorumlamak için sürdürülecek soruşturunun tanımlanması da bu genel kategorilere göre yapılabilir.

İkinci anlamıyla edimbilım, durumun, söz (konuşma) üstüne etkisiyle değil de sözün durum üstüne etkisiyle ilgilidir. Ürettiğimiz sözcelerin çoğu, dünya hakkında bilgiler verdiği gibi, söyleme katılanlar arasında, gerçekleştirilen söz edimine göre (örneğin bir soru ya da bir emrin söz konusu olmasına göre), ya da ayrıca seçilen söylem düzeyine göre (konuşmanın saygılı ya da senli benli olmasına göre) farklılaşan özel bir ilişkiler turu kurar ya da kurduğunu ileri sürer, Öte yandan, ürettiğimiz sözceler, konuşucunun, konuştuğu andaki belli bir görünümünü sunar (bir olumlama tümcesinde, konuşucu söylediği şeyden uzak duruyormuş gibi gösterebilir kendini; ama bu, ünlem tümcesiyle bağdaştırılamaz, çünkü ünlem tümcesinde konuşucu, kendini, söylediklerine bağımlı kılmıştır) Ürettiğimiz sözceler, aynı zamanda, dinleyici ye, kendi kendisinin bir görünümünü de sunar, bunu da dinleyiciye seslenildiği anda, ona herhangi bir tavır yükleyerek yapar, Pierre burada değil gibi bir olumsuzluk tümcesi, dinleyiciyi, Pierre’ın burada bulunduğuna inanmış ya da bulunacağını düşünen biri olarak canlandırır, on varsayımsal içerikler taşıyan bir sözce (Pierre sigara içmeyi bıraktı gibi bir sözce Pierre’in daha önce sigara içmekte olduğunu varsayar), dinleyicinin durumdan haberi olduğunu belirtiyormuş gibi yapar (sanki dinleyici Pierre’ın eskiden sigara içtiğini biliyordur), bir kanıtsal zincirleniş (Hava sıcak, öyleyse d çıkabilirsin), dinleyicinin, hava ancak sıcak olduğu zaman dışarı çıkılabileceğini belirten genel bir ilkeyi benimsediğini gösterir İşte ikinci anlamıyla edimbilim, söylemin üretildiği çevrenin, söylemin kendisi tarafından dönüştürülmesiyle ilgilidir (bu dönüşüm sözde bir dönüşüm bile olsa, daha sonraki söylem üstünde, her zaman tam bir etki yapar).

Birinci anlamıyla edimbilimde olduğu gibi, ikinci anlamıyla edimbilimde de şu sorunların bilinmesine çalışılır: a. Söz konusu olgular bir dilin betimlemesi içine katılmalı mıdır? b. Bu olguların anlambilimle olan bağıntıları nedir? Birinci noktada, ve yukarıda verdiğimiz örneklere göre, konuşmanın etkisinin, ya da sözde etkisinin, bir bölümüyle de olsa, söylenen tümcenin sözcükleriyle ve yapısıyla belirlendiğini yadsımak güçtür. Üstelik, bu etkileme biçimleri de dilden dile değişir: Dil edimleri her dilde aynı değildir, belirtilme biçimleri de büyük ölçüde değişiklik gösterir. Aynı durum, dinleyici ile arasına mesafe koyan konuşucunun belirtme biçimi için de geçerlidir: İngilizce’de ve Arapça’da sen ve siz ayrımı yoktur ve bu ayrım Almanca’da ki du ile Sie arasındaki ayrıma da tam olarak denk düşmez; Japonca ya da Korece gibi dillerse, konuşucuları birbirine göre konumlandırabilmek için, çok daha ince ayrımlı yollara başvururlar (bu dillerde, kişi kendi yazmış olduğu kitap ile, toplumsal açıdan daha üst konum da bulunan, konuştuğu kişinin ya da üçüncü bir kişinin yazmış olduğu kitabı aynı sözcükle belirtmez). İkinci sorun daha çok tartışılmıştır. Üretici dilbilgisi uzmanları gibi bazı araştırmacılar, ikinci anlamıyla her türlü edimbilimsel [anlamsal] düzeyden bağımsız bir anlambilimsel [ anlamsal] düzey belirleyebileceklerine ve bu düzeyin de yalnızca, doğru ve yanlış olabilecek, gerçeklik görünümleri sağlayabileceğine inanırlar: “Mantıksal biçim” deyişi de işte bunu belirtir. Ama o zaman da şeylerin gösteriminin [edilmesinin] söylemdeki kişilerarası ilişkilerin düzenlenmesinden geçip geçmediği ve dilin de dünyanın bir tür” kavranışını [ tasarlanışını] sözlerle sunup sunmadığı sorusu sorulabilir. Bu durumda, anlambilimsel-edimbilimsel bir bileşenden ya da anlambilimin içine katılmış bir edimbilimden söz etmek durumunda kalırız. (...)

Bugün artık Fransız dilbilim kuramcıları arasında tartışılmaz bir yeri bulunan O. Ducrot’nun, yukarıda edimbilimi [ pragmatique] değişik tanımlarıyla tartışan bir metninin çevirisini sunuyoruz. Bkz.: 0. Ducrot ve J. -M. Schaeffer Nouveau dictionnaire encyclopédique des sciences du langage (Paris Seuil 1995 s 111-114) Çevirisini verdiğimiz parça, 0. Ducrot’nun bu ansiklopedik sözlükte yer alan “Composants de la description linguistique” (“Dilbilimsel Betimlemenin Bileşenleri”) başlıklı yazısından (s.101-114) alınmıştır. M.Rifat
XX.yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları, Mehmet Rifat, Om Yayınevi,2000

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-12-2009, 23:37   #3
Kullanıcı Profili
Kıdemli Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.395
Konular: 2201
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1918
Thanked 1530 Times in 882 Posts
IM
Standart

 
ROLAND BARTHES: Göstergebilimin İlkeleri

Göstergebilimsel Serüveni (İstanbul, Yapı Kredi Yay.; 3.baskı 1997; gözden geçirilmiş 4. baskı, Istanbul, Kaf Yay., 1999; çeviren: M. Rifat - S. Rifat). Aşağıda bu kitapta yer alan “Göstergebilim İlkeleri”nden (3. baskı, s. 19-85; gözden geçirilmiş 4. baskı, s.27-127) bazı kesitler (3. baskı, s.23-25, 33-35; 54-
55; 4.baskı, s.31-34, 44-49, 78-79) sunuyoruz. M.Rifat


Giriş.

İlk olarak 1916’da yayımlanan Cours de linguistique générale’inde (Genel Dilbilim Dersleri) Saussure, genel bir göstergeler biliminin ya da Göstergebilimin [Fr.Sémologie] varlığını ilke olarak ileri sürüyordu, dilbilim bunun ancak bir bölümünü oluşturacaktı. Demek ki, geleceğe yönelik olarak, göstergebilimin konusu, tözü ne olursa olsun, sınırları ne olursa olsun, her türlü göstergeler dizgesidir: Görüntüler, el kol baş hareketleri, ezgili sesler, nesneler, ve törenlerde, protokollerde ya da gösterilerde görülen bu tözlerin karmaşaları, “diller” oluşturmasalar da, en azından anlamlama dizgeleri oluştururlar. Kitle bildirişimlerinin gelişmesinin, günümüzde bu uçsuz bucaksız anlamlama alanına çok büyük bir güncellik kazandırdığı kesindir, bu da, dilbilim, bildirişim kuramı, biçimsel mantık ve yapısal insanbilim gibi bilim dallarının başarısının anlambilim çözümlemesine yeni olanaklar sağladığı bir anda gerçekleşmiştir. Günümüzde, birkaç araştırmacının hevesinden değil de modern dünyanın tarihinden kaynaklanan, göstergebilime yönelik ısrarlı bir istek vardır.

Bununla birlikte, her ne kadar Saussure’ün düşüncesi büyük gelişmeler göstermişse de, göstergebilim, kimliğini yavaş yavaş bulmaya çalışmaktadır Bunun nedeni belki de basittir Başlıca göstergebilimciler tarafından yeniden ele alınan Saussure, dilbilimin, genel göstergeler biliminin ancak bir bölümü olduğunu düşünüyordu. Oysa zamanımızın toplumsal yaşamında, insan dilinin dışında, belli bir genişlikte olan gösterge dizgelerinin bulunduğu hiç de kesin değildir. Göstergebilim şimdiye kadar yalnızca trafik kuralları (ulaşım düzgüsü [kodu] gibi inceleme açısından pek fazla ilgi çekmeyen düzgüleri ele almıştır; gerçek bir toplumbilimsel derinliği olan bütünlere geçildiğindeyse, yeniden dille karşılaşılır.

Kuşkusuz, nesneler, görüntüler, davranışlar anlam taşıyabilirler ve bunu çok sık olarak yaparlar, ama hiçbir zaman bağımsız bir biçimde olamaz bu, her gösterge dizgesi dille karışır Sözgelimi görsel töz, kendini dilsel bir bildiriyle destekleyerek anlamlarını pekiştirir (sinema, reklam, çizgi resimler, basın fotoğrafları, vb’nde durum böyledir); öyle ki, görüntüsel. bildirinin hiç değilse bir bölümü, dil dizgesiyle yapısal bir yineleme ya da yerini alma bağıntısı içindedir. Nesne bütünlerine (giysi, besin) gelince, bunlar dizge durumuna ancak dil aracılığıyla ulaşırlar. Dil bunların gösterenlerini dizelgeler biçiminde bölümler, gösterilenlerini de kullanımlarına ya da nedenlerine göre adlandırır: Biz, eskisinden çok daha fazla, ve görüntülerin her yanı sarmasına karşın, bir yazı uygarlığıyız. Son olarak çok daha genel bir biçimde, gösterilenleri dil dışın da var olabilecek bir görüntüler ya da nesneler dizgesi tasar giderek daha da güç gibi görünmektedir. Bir tözün ne anlama geldiğini algılamak, zorunlu olarak dilin bölümlenmesine başvurmak demektir: Yalnızca adlandırılmış anlam vardır; gösterilenler dünyasıysa dilin dünyasından başka bir şey değildir.

Böylece göstergebilimci başlangıçta her ne kadar dildışı tözler üstünde çalışırsa da, ilerlediği yol üstünde, er geç, dili (“gerçek anlamda dil”i) bulacaktır; bu dil de yalnızca örnekçe olarak değil de bileşen, aracı ya da gösterilen olarak kendini ortaya koyacaktır. Bununla birlikte, böyle bir dil, artık tam anlamıyla dilbilimcilerin dili de değildir: İkinci bir dildir bu; birimleri de, anlambirimler ya da sesbirimler değil ama söylemin daha büyük parçalarıdır; bunlar, dilin altında anlam taşıyan ama hiçbir zaman onsuz olamayan nesnelere ya da küçük küçük olaylara gönderir. Demek ki, göstergebilim belki de bir ötedilbilimin [ trans-linguistique] içinde yerini alacaktır; bu ötedilbilimin gereçleri de kimi zaman söylen [mit] anlatı,. gazete yazısı olacak, kimi zaman da konuşuldukları kadarıyla (basında, tanıtma ilanlarında, görüşmede, konuşmada ve hatta belki de düşsel türden iç dilde) uygarlığımızın nesneleri olacaktır. Kısacası Saussure’ün önerisinin günün birinde altüstedileceğini daha şimdiden kabul etmek gerekir: Dilbilim, ayrıcalıklı da olsa, genel göstergeler biliminin bir bölümü değil, göstergebilim dilbilimin bir bölümüdür. Söylemin anlamlı büyük birimlerini üstlenecek olan da kesin olarak bu bölümdür, günümüzde insanbilim, toplumbilim, psikanaliz ve biçembilimde anlamlama kavramı çevresinde sürdürülen araştırmaların birliği de böylece ortaya çıkacaktır.

Kuşkusuz bir gün dönüşüm geçirmek zorunda kalacak olan göstergebilim, yine de, öncelikle, kurulmasa da, en azından kendini denemeli, olanaklarını —ve olanaksızlıklarını— araştırmalıdır Bu da ancak hazırlayıcı bir araştırmadan kalkılarak gerçekleştirebilir Ama bu araştırmanın hem çekingen, hem de gözüpek bır nitelik taşıdığını önceden benimsemek gerekir: Çekingendir, çünkü göstergebilimsel bilgi, günümüzde dilbilimsel bilginin ancak bir öyküntüsü olabilir, güzüpektir, çünkü bu bilgi, en azından tasarı olarak, dildışı konulara daha şimdiden uygulanmak zorundadır.

Burada sunulan ilkeler’ in , dilbilime dayanarak çözümsel kavramlar ortaya koymaktan başka bir amacı yoktur önsel olarak bunların göstergebilimsel araştırmayı başlatabilecek ölçüde genel nitelikli olduklar düşünüyoruz. Söz konusu kavramları bir araya getirirken, bunların araştırma boyunca değişmeden kalacağı görüşünden yola çıkmadığımız gibi, göstergebilimin dilbilimsel örnekçeyi her zaman yakından izlemek zorunda olduğunu da söylemek istemiyoruz: Bir terimler bütünü önerip açıklamakla yetmiyor ve bu terimlerin, anlam aktarıcı olguların oluşturduğu karışık yığına —geçici de olsa— bır ilk düzen getirmesini diliyoruz Kısacası burada sorunları sınıflandırmaya ilişkin bir ilke söz konusudur.

Bu Göstergebilim İlkeleri’ni, yapısal dilbilimden kaynaklanan dört büyük başlık altında toplayacağız I. Dil ve Söz; II. Gösterilen ve Gösteren; III. Dizim ve Dizge; IV. Düzanlam ve Yananlam. Görüldüğü gibi bu başlıklar ikili karşıtlıklar biçiminde ortaya çıkmaktadır. Kavramların ikili karşıtlıklar biçiminde sınıflandırılmasına yapısal düşüncede sık rastlandığı söylenebilir: Sanki, dilbilimcinin üstdili, betimlediği dizgenin ikili yapısını değişik bir düzleme indirgeyerek yansıtıyormuş gibi. Bu arada çağdaş insan bilimlerindeki söylemde, ikili sınıflandırmanın üstünlüğünü incelemenin de, kuşkusuz çok öğretici olacağını belirtelim: Bu bilimlerdeki sınıflandırma iyi bilindiğinde, çağımızın düşünsel imgeler evreni diye adlandırabileceğimiz şeyin kavranmasını kesinlikle sağlayacaktır.



I. Dil ve Söz.
(...)
1.2. Göstergebilimsel bakış açılan.
1. Dil ile Söz arasındaki ayrımın, dilbilimsel incelemenin temelini oluşturduğunu gördük. Demek ki, bu ayrımı, anlambilimsel açıdan henüz incelenmemiş nesne, görüntü ya da davranış dizgeleri için hemen önermek yerinde olmaz. Yalnız, bu varsayımsal dizgelerin kimilerinde, bazı olgu kümelerinin Dil kategorisine, daha başkalarının da Söz kategorisine bağlanması öngörülebilir. Ama, bu göstergebilimsel geçişte, Saussure’ün yaptığı ayrımın değişimlere uğrayabileceğini de hemen vurgulamak, bunların neler olduğunu açıkça belirtmek gerekir. Sözgelimi giysiyi ele alalım; kuşkusuz burada, bildirişimde söz konusu olan töze göre üç değişik dizge ayırt etmek gerekir. Yazılı giyside, bir başka deyişle bir Moda dergisinde eklemli dil aracılığıyla betimlenen giyside, “söz” neredeyse yoktur: “Betimlenen” giysi, hiçbir zaman, Moda kurallarının bireysel bir uygulamasına denk düşmez; dizgeli bir göstergeler ve kurallar bütünüdür: Katışıksız bir Dildir bu. Saussure’ün taslağına göre, sözsüz bir dil olanaksızdır; burada bunu olanaklı kılan, bir yandan Moda dilinin “konuşan kitle” den değil, düzgüyü isteyerek oluşturan karar verici bir topluluktan kaynaklanması, bir yandan da, her türden Dilin içerdiği soyut lamanın burada yazılı dil biçiminde somutlaşmasıdır:Yazılı moda giysisi, giyimsel bildirişim düzleminde Dildir, dilsel bildirişim düzlemindeyse Sözdür. Foto çekilmiş giysideyse (sorunu yalınlaştırmak için dilsel biri betimlemenin görüntüye eşlik etmediğini varsayıyoruz) Dil her zaman karar verici çevrede (fashion-group) oluşturulur, ama bu aşamada bile soyutluğu içinde sunulmaz, çünkü fotoğrafı çekilmiş giysi, her zaman bireysel olarak bir kadın üstündedir. Moda fotoğrafının sunduğu, giysinin yarı dizgeli bir durumudur; çünkü, bir yandan moda Dili, sözde gerçek bir giysiden çıkar sanacaktır ve bir yandan da giysiyi giyen (fotoğrafı çekilmiş manken) neredeyse, kurallara uygun genelliği dolayısıyla seçilmiş, bu nedenle de her türlü birleşimsel özgürlükten yoksun, donmuş bir sözü yansıtan bir kural bireydir. Giyilen (ya da gerçek) giysideyse, Trubetskoy’un da belirttiği gibi,

Dil ile Söz arasındaki geleneksel ayrımla karşılaşılır. Giyim dili şunlardan oluşur:

1) Parçaların, üstparçaların ya da “ayrıntılar”ın karşıtlıkları; bunlardaki değişiklikler anlamda bir değişmeye yol açar (bir bere ya da melon şapka giymek aynı anlama gelmez);
2) parçaların, aralarında yukarıdan aşağıya ya da üstüste birleşmesini düzenleyen kurallar; giyim Sözü bütün düzensiz yapım olgularını (toplumumuzda artık bu türlü olgulara pek rastlanmaz) ya da bireysel giyinme olgularını (giysinin boyu, temizlik, eskilik derecesi, kişisel düşkünlükler, parçaların özgür birleşimleri) içerir. Burada giyim (Dil) ile giyinmeyi (Söz) birleştiren diyalektiğe gelince, bu dilyetisininkine benzemez. Kuşkusuz giyinme her zaman giyimden kaynaklanır (yadırgatıcı biçimde giyinme bunun dışında kalır, kaldı ki, bu türlü giyinmenin de kendine özgü göstergeleri vardır). Ama, hiç değilse günümüzde, giyim, giyinme’den önce gelir; çünkü, “hazır giyim”den, bir başka deyişle, bir azınlıktan kaynaklanır (bu azınlığın Büyük Terziler’den daha az tanınmış olması durumu değiştirmez).

1.2.3. Şimdi de bir başka anlamlama dizgesini, besini ele alalım. Saussure’ün yaptığı ayrım bu düzlemde de kolayca bulunur. Besin dili şunlardan oluşur:
1) Yasaklama kuralları (yiyecek yasakları);
2) belirlenmesi gereken birimlerin anlam aktarıcı karşıtlıkları (sözgelimi, tuzlu/şekerli);
3) zamandaş (tek yemek) ya da ardışık (art arda yenen yemekler dizisi, mönü) birleşim kuralları;
4) belki de bir tür besinsel söz sanatı [mönü] işlevi yerine getiren yaygın kurallar.

Çok zengin olan besin “söz”üyse, her türlü kişisel (ya da ailesel) yemek hazırlama ve birleştirme türlerini kapsar (bir ailenin, belli sayıda alışkanlıkların etkisi altındaki mutfağı, dilin bireysel kullanımı olarak ele alınabilir). Sözgelimi, aynı sofrada art arda yenen yemekler dizisi (mönü) Dil ile Sözün işleyişini, çok iyi açıklar. Her yemek dizisi bir yapıya (ulusal ya da bölgesel ve toplumsal) uyar, ama bu yapı tıpkı bir dilsel “biçim”in, konuşucunun özel bir bildiri için gereksinim duyduğu özgür değişim ve birleşimlerle dolması gibi, gününe ve kullananlara göre değişik biçimlerde dolar. Burada Dil ile Söz arasındaki bağıntı, dilyetisi düzleminde rastlanan bağıntıya oldukça yakındır: Kısaca belirtmek gerekirse, besin dilini oluşturan, kullanımdır, yani sözlerin bir tür çökelmesidir. Bununla birlikte, bireysel yenileme olguları (yeni oluşturulmuş yemek tarifleri) kuramsal bir değer de kazanabilir; her ne olursa olsun, burada, giysi dizgesine de karşıt olarak, eksik olan şey karar verici çevrenin eylemidir: Besin dili, yalnız ve yalnız geniş ölçüde toplumsal nitelikli bir kullanımdan ya da salt bireysel bir “söz”den kaynaklanarak oluşur.

1.2.4. Dil/Söz ayrımına bağlı bakış açılarıyla ilgili gözlemlerimize son verirken (aslında daha birçok örnek sıralanabilir) kuşkusuz birbirinden çok ayrı olan ama bir karar verici (üretici) çevreye bağımlı oldukları için ortak bir yanları bulunan iki nesne dizgesiyle, oto mobil ve mobilyayla ilgili birkaç öneride bulanacağız. Otomobil alanında, “dil” bir biçimler ve “ayrıntılar” bütününden oluşur; bunların yapısı, üretilen ilkörneklerin [prototypes] karşılaştırılmasıyla (“örnek”lerin [Fr. copies] sayısından bağımsız olarak) ayrımsal bir biçimde ortaya çıkar. “Söz” çok sınırlı kalır, çünkü, eşit koşullarda, modele ilişkin seçme özgürlüğü son derece sınırlıdır: Bu özgürlük ancak iki, üç “model”e, aynı model içinde de renk ya da süse ilişkin olabilir. Ama burada, belki de otomobil nesnesi kavramını, otomobil olgusu kavramına dönüştürmek gerekir. Bu durumda, otomobil sürme eyleminde, genellikle söz düzlemini oluşturan, nesnenin kullanımına ilişkin değişikliklerle karşılaşırız. Gerçekten de, kullanıcı, burada, doğrudan doğruya “model” üstünde etkide bulunarak onun birimlerini değişik biçimlerde birleştiremez. Gerçekleştirme özgürlüğü zaman içinde gelişmiş bir kullanıma ilişkindir ve bu kullanım çerçevesinde, dilden kaynaklanan “biçimler” gerçekleşebilmek için kimi uygulamaların aracılığından yararlanmak zorundadır.

Değinmek istediğimiz son dizge olan mobilyaya gelince, bu da anlamsal bir nesnedir; “dil”, hem işlevsel açıdan özdeş olan (iki tür dolap, iki tür karyola, vb.) ve her biri, “üslup”una göre ayrı bir anlama gönderen mobilya karşıtlıklarından, hem de oda düzlemdinde değişik birimlerin birleşim kurallarından, (“mobilya takımı”) oluşur. Burada “söz”, ya kullanıcının bir birime getire- bileceği anlamsız değişiklikler (sözgelimi, bir öğeye iliş kin küçük düzenlemeler, onarımlar), ya da mobilyaları kendi aralarında değişik biçimlerde yerleştirme özgürlüklerinden oluşur.


III. Dizim ve Dizge.
( …)
III.1.3. Jakobson’un, eğretilemenin [métaphore] egemen olduğu söylemlerle düzdeğişmecenin [Fr. métonomy] egemen olduğu söylemlere yönelmesi, dil bilimden göstergebilime bir geçiş başlatmıştır Gerçekten de, eklemli dildeki iki düzlemin dil dışındaki öbür anlamlama dizgelerinde de bulunması gerekir. Bir bölümleme işleminin ürünü olan dizim birimleriyle, bir sınıflandırma sonucu elde edilen karşıtlık dizelgeleri her ne kadar önsel olarak değil de, ancak, gösterenler ile gösterilenlere ilişkin genel bır değiştirim sınamasıyla tanımlanabilirlerse de, dizimsel birimlerin, dolayısıyla da bunların yol açtığı dizisel değişimlerin ne olduğu konusunda önceden bir yargıya varmadan, birtakım gösterge dizgeleri için dizim düzlemi ile dizge düzlemi belirtilebilir (bkz çizelge) İşte bunlar dilin iki eksenidir ve göstergebilimsel çözümlemenin özü de, dokumu yapılmış olguların dağılımını bu iki eksene göre belirlemektir İşe, dizimsel bölümlemeyle başlamak mantıksaldır, çünkü dizisel olarak da sınıflandırmak zorunda olduğumuz birimleri ilkece bize sağlayan, dizimsel bölümlemedir; bununla birlikte, bilinmeyen bir dizge karşısında da, deneyimsel olarak saptanmış birkaç dizisel öğeden kalkarak dizimden önce dizgeyi incelemek daha yerinde olabilir. Ama burada, Kuramsal İlkeler söz konusu olduğundan, dizimden dizgeye uzanan mantıksal düzene uyacağız.


Dizge
Dizim
Giysi
Bedenin aynı noktasında, aynı anda bulunamayacak olan ve değişimi giyimsel bir anlam değişmesine yol açan parçalar, ek parçalar ya da ayrıntılar öbeği: Takke / bere / şapka, vb.
Aynı kıyafette değişik öğelerin yanyana bulunması:
Etek, buluz, ceket.
Besin
Bir yemeğin, belli bir an lamla ilişkili olarak seçildi ği, benzerlik ve ayrılıklar sunan yiyecekler öbeği: Giriş yemeği, kızartma ya da soğukluk türleri.

- Yemek boyunca seçilen - yemeklerin gerçek zincirlenişi: Bu, mönüdür.
Lokantadaki “mönü” her iki düzlemi de gerçekleştirir:
Sözgelimi giriş yemeklerinin yatay okunuşu dizgeye, mö nünün dikey okunuşuysa dizime denk düşer.
Mobilya
Aynı mobilyanın (bir yatak) üslup değişikliklerinin oluşturduğu öbek.
Değişik mobilyaların aynı uzamda yan yana getirilme si (yatak, dolap, masa, vb.)
Mimarlık
Bir yapıdaki öğelerden birinin üslup bakımından gösterdiği çeşitlilik, değişik dam, balkon, giriş, vb. biçimleri.
Yapının bütünü içinde ayrıntıların birbirine bağlanışı.

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-12-2009, 23:37   #4
Kullanıcı Profili
Kıdemli Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.395
Konular: 2201
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1918
Thanked 1530 Times in 882 Posts
IM
Standart

 
UMBERTO ECO: Alımlama Göstergebilimi Üstüne Notlar.

ALIMLAMA GÖSTERGEBİLİMİ ÜSTÜNE NOTLAR

İtalyan göstergebilimcisi U.Eco (doğ.1932), hem alımlama estetiği hem de göstergebilim alanında sürdürülen çalışmaları bir bakıma kaynaştıran alımlama göstergebilimi konusundaki görüşlerini ilkin 1985’de Mantova’da verdiği bir konferansta sunmuş, bu konferans metni de 1986’da İtalyanca olarak Carte semiotiche (sayı 2) dergisinde çıkmıştı: “Appunti sulla semiotica della ricezione”. Söz konusu metin 1987’de Paris Göstergebilim Okulu’nun temsilcilerinden É.Landowski tarafından Fransızca’ya çevrilerek, söz konusu topluluğun yayın organı Actes s (Documents IX, 81, 1987, Paris, E.H.E.S.S. — C.N.R.S.) yayımlandı: “Notes sur la sémiotique de la réception” (“Alımlama Göstergebilimi Üstüne Notlar”). Göstergebilim tarihi açısından önem taşıyan bu metin, İtalyanca aslı da dikkate alınarak Fransızca’dan Türkçe’ye Sema Rifat tarafından aktarıldı: U. Eco, “Alımlama Göstergebilimi Üstüne Notlar”, Alımlama Göstergebilimi (İstanbul, Düzlem Yay., 1991). Aşağıda, bu Türkçe çeviriden bazı bölümler bulacaksınız. M.Rifat

Geçen yıl bu kongrenin konusu olarak “alımlama göstergebilimi”ni ben mi önerdim anımsamıyorum.

Özür dilerim ama, ne olursa olsun bugün sizlere eksiksiz bir sunuş değil de birçok kişiye henüz tutarsız gibi gelebilecek notlar sunacağım. Tembellikten değil ama! Bu deneme, benim daha önce yazmış ve yayımlamış olduğum bir iki şey ile, geçen yıl bir dizi konferansta, kendi bakış açılarım arasında bağlantı kurarak ve düzeltmeler yaparak yazıp sunduğum pek çok şeyi biraraya getiriyor. Bugün burada kararsızlıklarımın, kafamı kurcalayan soruların ne durumda olduğunu açıklayacağım. Bu işi de, konuyla ilgili olanlar karşısında yapacağım; biz, yatıştırıcı yanıtlar aramak için değil de tartışma yapmak için burada bulunuyoruz.

1. Okurun saati.
J. M. Castillet’nin otuz yıldan daha uzun bir süre önce yayımlanmış olan bir denemesinin başlığını burada kullanmama izin verin. Geride bıraktığımız son on yıl içinde, daha önceki eleştiri tartışmalarına göre bir paradigma değişikliği olduğu söylenir. Yapısalcılık ortamında, metnin, az çok kesin bir biçimcilik yardımıyla betimlenebilen, kendine özgü yapısal niteliklerle donatılmış nesne olarak çözümlenmesine önem veriliyordu; daha sonra tartışma bir okuma pragmatiğine yöneltildi. 1960’lı yılların başlarından bu yana Okur—Yazar ikilisiyle ilgili kuramların sayısı giderek arttı; öyle ki, günümüzde artık anlatan ve anlatılan kategorilerinden başka, bir yandan göstergebilimsel anlatıcılar, kurmaca anlatıcılar ve başkaları, sözceye dönüş(türül)müş sözcelemenin özneleri, odaklayıcılar, üstanlatıcılar, vb., öte yandan da bir o kadar gücül okur, ideal okur, örnek okur, üstün okur, oluşturulmuş okur, bilgilendirilmiş okur, arşiokur (çoğulokur), örtük okur, üstokur vb. ile ilgilenmeye başladık. Dolayısıyla alımlama estetiğinden tutun da yorumbilime, ideal okurla ya da örnek okurla ilgili göstergebilim kuramlarına, okura yönelik eleştiri (“reader oriented critism”) diye adlandırılan eleştiri anlayışına ve yapıbozma akımına kadar değişik yönelişler benimsenmiş, araştırma konusu olarak, yalnızca gerçek anlamda okumayla ilgili deneyimsel girişimler (bu bir alımlama toplumbilimi konusu olabilir) değil, metnin yapıkurmaya da yapıbozma— işlevi seçilmiştir (bu işlev, metnin metin olarak kendi gerçekleşme sürecinde, etkili ve gerekli koşul olarak, okuma edimi tarafından yerine getirilir).

Bütün bu eğilimlerin her birinin altında yatan sav şudur: Herhangi bir metnin (dilsel olmayan bir metin de olabilir) işleyişi, üretilme anının yanı sıra (ya da üretilme anı yerine) bu metnin anlaşılması, gerçekleşmesi, yorumlanması açısından hem alıcısının [gönderilenin] oynadığı rol, hem de metnin bu tür katılım -biçimlerini nasıl öngördüğü göz önüne alındığında açıklanabilir.

Okurun sorumluluğunu üstlenen yazar kavramından (“implied author carrying the reader with him”) ilk olarak açıkça söz eden, 1961 ‘deki The Rhetoric of Fiction (Kurmacanın Retoriği) adlı yapıtıyla Wayne Booth oldu. Ama daha sonra, birbirinden habersiz olarak, bir yandan göstergebilimsel—yapısal bir doğrultu, öte yandan da yorumbilimsel bir doğrultu gelişti. Bunlardan ilki özellikle Communications dergisinin 8. sayısında (1966) biraraya getirilmiş olan denemelerden kaynaklanır: Bu dergide Roland Barthes “anlatan”la birbirine karıştırılmayacak olan (somut, gerçek) bir “yazar”dan söz eder; Tzvetan Todorov “anlatan imgesi” ile “yazar imgesi” çiftini anımsatır ve Jean Pouillon’un 1946’da, değişik bakış açılan arasında yapmış olduğu ayrımları yeniden ele alıp soz konusu eder (ancak J Pouillon’un gerisinde Percy Lubbock, E. M. Forster ve Henry James’in çalışmaları vardır); Gérard Genette de, 1972’den sonra anlatanlar ve odaklaştırma kuramına dönüşecek olan kendi kuramını tasarlamaya başlar. Buradan hareketle Julia Kristeva’nın “metnin üretimselliği” üstüne çeşitli açıklamasından, Yuri Lotman’ın bazı çalışmalarından, Michael Riffaterre’in henüz deneyimsel nitelikteki “arşiokur” kavramından ve E. D. Hirsch’in eleştirili bakış açısından geçerek Maria Corti’nin ve Seymour Chatman’ın geliştirdikleri örtük okur ve örtük yazar kavramına (her ikisinin de düşünceleri doğrudan doğruya W. Booth’tan kaynaklanır) ve son olarak da bana ait olan Örnek Okur [Lettore Modello] kavramına varılır.

Örnek Okur kavramında bir kipler mantığı çerçevesi içinde Teun A. Van Dijk, Siegfried Schmidt ve Haraid Weinrich tarafından geliştirilen anlatısallık yaklaşımının yanı sıra kuşkusuz Luigi Pareyson’un düşüncesinin de büyük payı vardır. Bu düşünce, yazarın, yapıtın içinde yer alan soyutlaştırılmış bir yapı, bir kendilik olarak oluşturulma biçimini içerir. Ancak Maria Corti yazar konusuyla ilgili olarak, Michel Foucault’nun daha 1969’da yayımlanmış olan bir metninde, yapısalcılık sonrası bir çerçeve içinde, yazar sorununun, “söylemin var olma biçimi”, kavramsal tutarlılık alanı, biçem bütünlüğü, yazma birliği ilkesi olarak ortaya konduğunu anımsatır.

Öte yandan bir de Wolfgang Iser’in önerisi vardır. Iser, Booth’un terimlerini kullanmakla birlikte ondan tümüyle farklı bir geleneğe (Ingarden, Gadamer, Mukarovsky, Jauss; ama aynı zamanda Joyce eleştirisi ve anlatısallık alanında çalışan Anglosakson kuramcılara) dayanır; Iser daha sonra Jakobson’a, Lotman’a Hirsch’e, Riffaterre’e ve benim l960’lı yıllardaki bazı kısa açıklamalarıma başvurarak Der Akt des Lesens’te (Okuma Edimi) iki geleneğin birbirine yaklaştırılmasına katkıda bulunmuştur. Okumanın, yorumlamanın, alıcının işbirliğinin ya da katkısının gerçekleştiği “an” üstünde artık takınak denebilecek derecedeki bu ısrarlı duruş, Zeitgeist’ın (yüzyılın anlayışı) dolambaçlı tarihinde ilginç bir evre oluşturur Sözünü ettiğimiz bütün bu yayınlardan habersiz olarak çalışan, üretici anlambilim incelemelerinden ve Yapay Zeka araştırmalarından hareket eden Charles Fillmore’un İdeal Okur ve Gerçek Okur sorunu (“ideal readers and real readers”) üstüne (kuşkusuz yazınsal değil de gündelik metinler düzeyinde) 198l’de bir deneme yazmış olduğunu belirtmek gerekir.

Bu kuramlar karşısında, şimdi bizim yeni bir yönelişin söz konusu olup olmadığını ve eğer varsa, hangi doğrultuda olduğunu kendi kendimize sormamız gerekir.

Sorunun birinci bölümünde, estetik tarihinin, bir yorumlama kuramları tarihi ya da yapıtın alıcıda uyandırdığı etkinin tarihi biçiminde özetlenebileceğini kabul etmek gerekir. Aristoteles’in katarsis [arınma] estetiği, yanlış olarak Longinus’a mal edilen yapıttaki “yüce” estetiği kavramı, Ortaçağ’a özgü görme estetikleri, Aristoteles estetiğinin Rönesans’taki yeniden okunuşları, XVIII yy’a özgü “yüce” estetikleri, Kant estetiği, pek çok çağdaş estetik (fenomenoloji, yorumbilim, toplumbilimsel estetik, Pareyson’un yorumlama estetiği) hep yorumsal doğrultudadır.

Alımlama kuramıyla ilgili son kitabında Robert Holub, Konstanz okulunun sürdürdüğü araştırmaların geçmişteki örneklerini biçimcilere özgü yazınsal teknik, farklılaştırma (yabancılaştırma) ve egemen öğe kavramlarında bulur, yine aynı biçimde Roman Ingarden’e özgü olan, yapıtın, alıcının yorumuyla bütünlenecek bir taslak ya da bir iskelet olduğu veya alıcının, aralarında bir seçim yapacağı bir profiller bütünü olduğu görüşünde bulur; yine Prag yapısalcılığı kökenli estetik kuramlarında, özellikle de Mukarovsky’de bulur; Gadamer’in yorumbiliminde bulur; yazın toplumbiliminde bulur. Bu arada bu sorunun biçimci kökenleri konusunda da son günlerde Donatello Ferrari Bravo çok ilginç şeyler söylemiştir. Göstergebilim geleneğine gelince, Charles Morris’in daha “Foundations of the theory of signs”da (“Göstergeler Kuramının Temelleri”) bile, klasik göstergebilimlerde de her zaman için yorumcuya başvurunun bulunduğunu saptadığını anımsıyorum (söz konusu klasik göstergebilimler Yunan ve Latin retoriği, sofistlerin pragmatiği, Aristoteles retoriği, Augustinus göstergebilimi [anlamlama sürecini, göstergenin, yorumcunun zihninde yarattığı düşünceye başvurarak açıklar], vb.’dir).

Ayrıca kitle bildirişim göstergebilimi alanında çalışan İtalyan araştırmacılarının, 1965’teki Perugia kollokyumunda televizyon ve izleyicisi arasındaki bağıntılar konusunda katkısını da anımsıyorum. Orada Paolo Fabbri, ben ve başkaları, televizyon bildirisini ve etkilerini tanımlamak için, bildirinin, yalnızca kendi vericilerinin düzgülerine [kodlarına] uygun olarak, ne anlama geldiğinin incelenmesinin yeterli olmayacağını belirtmiş, bunun için ayrıca, kendi alıcılarının kodlarına bağlı olarak, ne söylediğinin ya da ne söyleyebileceğinin de incelenmesi gerektiğini vurgulamıştık.

Alımlamayla ilgili göstergebilimsel kuramlar, 1960’lı yıllarda şu olgulara karşı bir tepki olarak doğmuştur:
a) sanat yapıtını ya da metni dilsel nesne olarak kendi nesnelliği içinde açıklayabileceklerini ileri süren bazI yapısal yöntemlerin esnekliğini yitirmesi olgusu;
b) göstergelerin ya da sözcelerin, içinde verildikleri bağlama, kullanım koşuluna, duruma hiçbir başvuruyu göz önünde bulundurmamayı ileri süren Anglosakson kökenli bazı biçimsel anlambilimlerin (sözlük olarak anlambilim ve ansiklopedi olarak anlambilim arasındaki tartışmaydı bu) doğal katılığı olgusu;
c) bazı toplumbilimsel yaklaşımların deneyimciliği olgusu.

Elbette burada karşınızda konuşan kişi —bunu, söz konusu arkeolojik yeniden yapılanmanın duygusal nedenlerini anlatmak için söylüyoruz.— Opera aperta’ nın (AçıkYapıt) yani 1958 ile 1962 yılları arasında, henüz gelişmemiş araçlarla yazılmış olan bir kitabın yazarıdır; bu kitap sanat yapıtının işleyişinin tam temeline, yapıtı yorumlayıcısına bağlayan bağıntıyı yerleştiriyordu; söz konusu bağın, yapıtın buyurucu bir biçimde kurduğu bağıntıydı, ama aynı zamanda özgür ve önceden kestirilemez bir bağıntıydı; elbette böyle çelişkili gibi görünen anlatım ne kadar geçerliyse.

Burada söz konusu olan sorun, yapıtın, alıcı açısın dan bir psikolojik, kültürel ve tarihsel beklentiler dizgesini öngörmekle birlikte, James Joyce’un Finnegans Wake’te bir “ideal okur” (“ideal reader”) olarak adlandırdığı şeyi, nasıl kurmaya çalıştığını anlamaktı. Doğal olarak, o dönemde açık yapıttan söz ederken, beni en çok ilgilendiren şey, bu İdeal Okur’un, doğrudan doğruya metnin stratejisinden kaynaklanan —yine Joyce’un terimleriyle— “ideal bir uykusuzluk” çekmek zorunda kaldığı olgusuydu (bu strateji de ideal okurun yapıtı kesinlikle sonsuz bir sorgulamaya sürüklemesi için tasarlanmıştı). Bununla birlikte onun, kendi kişisel itkileri ni değil, bir “bağlılık ve özgürlük” diyalektiği içinde, bu yapıtı sorgulaması gerektiği konusunda ısrar ediyordum; burada yine Pareyson’un yorumlama estetiğinden esinlenmiştim (böylece, geçenlerde de söylemiş olduğum gibi, bu estetiğin bir bakıma “yeni ve Özgür” bir örneğini hazırlıyordum).
Ama, yorumlama özgürlüğüne çağrının da yapıtın biçimsel yapısına bağımlı olduğunu savunmakla, yapı tın kendi okurunu nasıl öngörebildiği ve nasıl öngörmesi gerektiği sorununu da ortaya atmış oluyordum.


2. Üç tür amaç.
Şimdi de günümüzdeki duruma gelelim üretici yaklaşım (yol açtığı etkilerden bağımsız olarak, betimlenebilir kabul edilen metinsel nesnenin üretim kurallarını öngörür) ıle yorumlayıcı yaklaşım arasındaki karşıtlık, yorumbilim çalışmaları çevresinde yaygın olan ve uçlu biçiminde eklemlenen başka bir tip bir karşıtlıkla türdeş değildir: Bu üçlü, yaratıcının amacının (intentio auctoris) araştırılması olarak yorum, yapıtın amacının (intentio operis) araştırılması olarak yorum ve son olarak da okurun amacının (intentio lectoris) verilişi olarak yorum arasındaki ayrımdır.

Her ne kadar son zamanlarda okurun girişimine (metnin tanımlanmasının tek ve biricik ölçütü olarak) tanınan ayrıcalık, son derece belirginleşmişse de, gerçekte klasik tartışma her şeyden önce şu iki program arasındaki karşıtlık çevresinde eklemleniyordu
  1. metinde, yazarın ne söylemek istediğini aramak gerekir;
  2. metinde, metnin ne söylediğini (yazarının amaçlarından bağımsız olarak) aramak gerekir.
Ve aşağıdaki karşıtlık da ancak bu karşıtlığın ikinci öğesi benimsendiğinde sağlanabilirdi:
  1. metinde, metnin ne söylediğini, metnin kendi bağlamsal tutarlılığına ve gönderdiği anlamlama dizgelerinin durumuna başvurarak araştırmak gerekir;
  2. metinde, alıcının orada ne bulduğunu, alıcının kendi anlamlama dizilerine ve /ya da arzularına, itkilerine,isteklerine başvurarak araştırmak gerekir
Ancak, sorun, bu biçimde ortaya konduğunda, üretici yaklaşım ile yorumlayıcı yaklaşım arasındaki söz konusu tartışmanın öğeleriyle örtüşemez Gerçekten de, bir metin, nesnel olduğu benimsenen özellikleri bakımından göz önünde bulundurularak —ve aynı zamanda onu açıklayan üretici taslağın, yazarın amaçları yeni den üretme yolunda olmadığı kabul edilerek— üretimsel açıdan betimlenebilir. Çünkü, içinde, dilin metinler biçiminde düzenlendiği soyut dinamiğin, kendine özgü yasaları vardır ve bu soyut dinamik, sözceleyen kişinin isteğinden bağımsız olarak anlam üretir.
Aynı biçimde, yorumbilimsel bir bakış açısı da benimsenebilir. Buna göre, yorumlamanın amacının, yazarın gerçekten ne söylemek istediğinin, ya da Varlık’ın dil yoluyla ne söylediğinin araştırılması Olduğu kabul edilir, ama Varlık’ın sözünün, alıcının itkilerine dayanılarak tanımlanabileceği kabul edilmez.

Demek ki, üretme ve yorumlama arasındaki seçim ile yazarın, yapıtın ya da okurun amacı arasındaki seçimin birleşmesinden doğan geniş tipolojiyi yakından incelemek gerekir. Bu tipoloji, yalnızca soyut birleşke açısından birbirinden son derece farklı en azından altı gücül eleştiri kuramının ve yönteminin tanınmasına yol açacaktır.

(…)

Bır metnin sonsuz sayıda yoruma açık olabileceği düşüncesini benimsemek yorumların sonsuzluğunun yazarın mı, yapıtın mı, yoksa okutun mu amacına bağlı olduğuna henüz karar vermiş olmak demek değildir.

(…)

Yorumlamanın yazarın amacına bağımlılığını ilke olarak öne süren bir göstergebilimle uyum içinde olan sanatsal metinlerin sonsuz yorumlanabilirliğine ilişkin bir estetiğin varlığından söz edilebilir, öte yan dan, yazarın amacına bağlılığı yadsıyan ve daha çok yapıtın amacına hak tanıyan, metnin tekanlamlı yorumuna ilişkin bir göstergebilim de var olabilir Gerçek ten de, yazarının kesinlikle tekanlamlı olarak tasarladığı bir metin, sonsuz kez yorumlanabilir bir biçimde okunabilir. (...)

Öte yandan yapıtın amacına göre kesinlikle tekanlamlı olan bir metin, göz önüne alınan türün uzlaşmalarına uygun davranıldığında, sonsuz kez yorumlanabilir bir biçimde okunabilir: Sözgelimi “yarın, 21 Salı, sabah 10.15’te geliyorum” diyen bir telgraf, tehdit edici olduğu kadar umut verici imalarla yüklü olabilir.

Ne var ki, iş bu kadarla kalmaz. Herhangi bir kişi, yazarının sonsuz kez yorumlanabilir olmasını istediği bir metni tekanlamlı olarak okuyabilir. (...) Son olarak, gerçekte yapıtın amacı açısından çeşitli yorumlara açık olan bir metin, en azından, dilin kurallarına uyulduğunda, tekanlamlı bir metin gibi okunabilir: Sözgelimi Kral Oidipus’u, yapıttaki en ilginç şeyin suçluyu bulmak Olduğu polisiye bir roman gibi okuyacak birinin okuması da böyle bir okuma olacaktır.
(…)

Sözgelimi yazın toplumbilimi, bir bireyin ya da bir topluluğun metinleri kullanış biçimine ayrıcalık tanır ve bu açıdan, gerçekte toplumun metinleri kullanış biçimlerini kaydettiği için, değişik “amaçlar” arasında ki seçimleri göz önünde tutmaz. Buna karşılık, alımlama estetiği, yapıtın, yüzyıllar boyunca kendisine getirilen yorumlarla zenginleştiğini öne süren yorumbilim ilkesini benimser; yapıtın toplumsal etkisi ile, tarihsel olarak yerlerini almış alıcıların beklenti ufku arasında ki bağıntının var olduğunu göz önünde tutar. Ama metne getirilen yorumların, metnin derin amacının öz niteliğiyle ilgili bir varsayımla bağıntılı olması gerektiğini de yadsımaz. Bir yorumlama göstergebilimi (örnek okur kuramı ile ortak çalışma edimi olarak okuma kuramı) genellikle metnin içinde, yapılanma halindeki okur figürünü arar ve dolayısıyla okurun amacına özgü belirtilerin değerlendirilmesini sağlayan ölçütü (o da yapıtın amacı içinde) arar.

Buna karşılık, değişik “yapıbozma” uygulamaları, alıcının girişimini ve metnin giderilmeyen anlam belirsizliğini vurgular; öyle ki metin bu yolla yorumsal sapmayı başlatan katışıksız bir uyarı olup çıkar. Ama söz konusu yapıbozmanın bir eleştiri kuramı değil de daha çok, değişik tutumların iç içe geçtiği bir “yamalı bohça” olduğu konusunda söylenmesi gereken en önemli şeyi Maurizio Ferraris söylemiştir.

XX.yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları, Mehmet Rifat, Om Yayınevi,2000
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-12-2009, 23:40   #5
Kullanıcı Profili
Kıdemli Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.395
Konular: 2201
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1918
Thanked 1530 Times in 882 Posts
IM
Standart

 
JACQUES FONTANILLE: Göstergebilim ve Yazın

Paris Göstergebilim Okulu’nun özellikle son on yıl içindeki önde gelen temsilcilerinden ve görece olarak genç kuramcılarından biri olan Jacques Fontanille, Limoges Üniversitesi’nde dilbilim ve göstergebilim profesörü, Institut universitaire de France’ta ise göstergebilim kürsüsü başkanıdır. Aşağıdaki yazı Sc et Littı de mdthode (Göstergebilim ve Yazın.Yöntem Denemeleri) [ P.U.F., 1995, s.1-21 dilimize
aktarılmıştır. M.Rifat


Söylem göstergebilimi.
Bu açıdan, metinlerin göstergebilimsel çözümlemesi, her söylemin bir makro-gösterge ya da göstergeler toplaşması değil de sözcelemenin üstlendiği bir anlamlama süreci olduğu ilkesinden hareket eder. Göstergebilim kuramı, demek ki, bir anlamlama bütünü olarak kabul edilen söylemin eklemlenmelerini açıklamak için tasarlanmıştır. Bu nedenle, söz konusu “anlamlama bütünü”nü daha iyi kavramak için onu yine de kesitlere ayırmak zorundadır; bu konuda başvurulabilecek yöntemlerden biri her metin içinde belli sayıda biçimsel birim bulmaktır; söz konusu birimlerin sınırlarıysa okuma sırasında saptanabilen farklı “ayrılmalar” ile belirlenecektir: Bunlar uzam, zaman, kişi, vb. ayrılmalarıdır. Ancak ne kadar gerekli olursa olsun, bu yöntemin kendi sınırları vardır: Sonunda o da “en küçük ayırıcı birimler” sorunuyla karşılaşır ve böylece, uzak durmak istediği halde göstergelere ayırma olgusuyla buluşur.

İşte bu yönden göstergebilim kuramı, konusunu da ha iyi kavrayabilmek ve bunu, konusunun özünü bozmadan yapabilmek için farklı bir tür kesitlemeyi benimsemiştir: Bu yöntem, bir anlamlama düzeyleri bütününü düzenler; temel olarak ve en soyuttan en somuta doğru, bu düzeyler şöyle sıralanabilir: temel anlam yapıları, eyleyen ve kip yapıları, anlatı ve izlek yapıları ve figüratif yapılar. Her düzeyin, en soyuttan en somuta doğru, bir sonraki düzeyde daha karmaşık biçimde yeniden eklemlendiği varsayılır.

Bu göstergebilim, daha çok gerçek anlamda göstergelere yaklaşım için değil de metinlere, anlamlı bütünlere, canlı söylemlere yaklaşım için hazırlanmıştı. Dolayısıyla bir an önce yazınsal metin ile ilgilenmesi oldukça doğaldı ; ama hemen belirtmek gerekir ki, o dönemde yazınsal metni söylenler [ ve masallar üstüne oturmuş olan özellikle biçimsel yöntemlerle ele alıyordu. Soruna bu açıdan bakıldığında, yazınsal göstergebilim yazınsal metnin bir tür “yapısal antropoloji”siydi. Yeni ve verimli bir açıklama biçimiydi kuşkusuz, ama yazın uzmanlarını tam anlamıyla memnun edemiyordu.

Göstergebilim giderek gelişme gösterdi ve bir söylem göstergebilimi haline geldi: Bu yolla, başlangıçta ne için hazırlanmışsa ona yöneldi, bir başka deyişle, bir gösterge kuramını değil de bir anlamlı bütünler kuramını hazırlamaya girişti; ancak bunu gerçekleştirmek için, kendine canlı söylemi, kendini dile getirmekte olan söylemi, kendine özgü biçimleri yaratan ve hiç değişmeyecek bir “hazine” içinde yapılar, motifler, durumlar ve birleşimler aramakla yetinmeyen söylemi yakalamaya olanak veren araçlar bulması gerekiyordu. Göstergebilim, yalnızca sözcelemede “görev alanlar”ın (anlatıcılar, gözlemciler, vb.) metin içinde canlandırılmasına değil ama, sözceleme edimine, sözceleme işlemlerine tam olarak yerini geri vererek bir söylem göstergebilimi haline geldi: Bu durumda da göstergebilim doğrudan doğruya yazınsal söylemi, yalnızca, özgül biçimler sunan bir sözce [ nonc değil de özel bir sözceleme [ nonciation] olarak, Jacques Geninasca’nın deyişiyle bir” yazınsal söz” olarak ele almak durumundadır.
(...)

XX.yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları, Mehmet Rifat, Om Yayınevi,2000

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-12-2009, 23:41   #6
Kullanıcı Profili
Kıdemli Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.395
Konular: 2201
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1918
Thanked 1530 Times in 882 Posts
IM
Standart

 
DİLİN BİYOLOJİK DAYANAKLARI

DENEYSEL KANITLAR, DİLİN DOĞUŞTAN OLMASINI DESTEKLİYOR MU?

Bora Lee
Çeviren: Gökçen YAŞAYAN

"Dil biçimleri içindeki gramerin prensip ve kuralları, düşüncenin evrensel biçimlerine karşılık gelmek için yapılmıştır... Her bir cümlenin yapısı, bir mantık dersidir."
John Stuart Mill

DİLİN BİYOLOJİK TEMELİ


"Gerçekte insan bilgisi, dil başarımı aracılığıyla dilbilimsel yeterlilik tarafından organize edilir ve gerçekliği keşfimiz her zaman dil aracılığıyla olur" (Danchin 29). Gelişmiş omurgalılar, türlerin yavaş evrimi sonucu "sezgisel bilgi"ye sahiptir. Bununla birlikte, dil yoluyla bilgi yaratma yeteneğine sadece insanlar sahiptir. Benjamin Whorf'a göre, "dil... sadece fikirleri seslendiren kopya edici araç değil; daha büyük ölçüde, fikirlere şekil verendir... Biz doğayı dilin ortaya çıkardığı sınırlar dâhilinde çözümleriz" (Joseph 249). Beraberinde, dilin gelişimi ve edinimi, "kompleks ardışık işlem, kavramlara şekil verme yeteneği ve basit uyarıcıları çoklu biçimde sınıflandırma" ile bağlantılıdır (Joseph 178). Antione Danchin, kendimizi, üzerinde araştırma yapılabilecek nesneler olarak algılamamızı sağlayan "kişiyle ilgili döngü" yoluyla çok daha yeterli olan gerçeklik modelleri oluşturmak için, evrenin geri kalanından kendimizi ayırt etmemizi sağladığını ileri sürer. Danchin'in iddia ettiği, tüm insanlarda ortak olan bu "nesneden özneye uzanan yol", dilin evrensel özelliğinin varlığını ileri sürer (29).

Dilin biyolojik buluntuları, bu evrenselliğe önemli derecede katkıda bulunabilir. Konu burada, dilin doğuştan olduğu değildir; çünkü, kesin olarak, dil öğrenilmelidir. Konu, dil öğrenme eğiliminin doğuştan olup olmadığı da değildir; dil öğrenmek için işlevsel bir beyne gereksinim vardır. Araştırılan soru, dil organizasyonunun kökünde biyolojik dayanak olup olmadığı ve dilin içyapısıdır.

Konuşulan dilin edinimi üzerine düşünen bilim adamları ikilemin içsel ve dışsal nedenleri konusunda bölünme yaşamaktalar. Dil edinimlerinin iki tipik modeli, "selektivist (seçici, çev.)" ve "konstruktivist (zihinsel inşacı, çev.)" modellerdir. Selektivist model, iç sebep görüşüne bağlıdır ve Noam Chomsky ile ilişkilendirilmiştir. Selektivist model, "dil kalıbı beyindeki sinirsel yapı tarafından önceden organize edilir, böylece varolan bir çevrenin gerekli parçası olma durumu, her bir bölünmez sinir yapısının sınırlarını oluşturur, bunu yaparken önceden varolmuş organizasyonu etkilemez" (Danchin 30) diye varsayar. [Demet Öngen'in araştırmasına göre; dil gelişimini biyolojik ve psikolojik temellere dayandıran Chomsky’nin “psikolinguistik” kuramına göre insanlar dil öğrenebilmek için özel bir beyin merkezine sahiptirler. Bu merkez, çocuğun ana babasından duyduğu dili içselleştirmesini, kuralları soyutlayarak öğrenmesini ve daha sonra da doğru dil bilgisi kuralları ile konuşmasını sağlar. Bu merkez sayesinde dünya üzerindeki tüm çocuklar aynı evrelerden geçerek, aynı, yürümeyi öğrendikleri gibi konuşmasını öğrenirler. Psikolinguistikçilerin çeşitli kültürlerde elde ettikleri verilerin çözümlenmesi, çocukların karşılaştığı kültüre ya da dile bakılmaksızın son derece benzer bir dil evrelerinden geçtiklerini ortaya koymaktadır. Başka bir anlatımla, Rus, Çin, Fransız ve Türk bebekleri aynı tür basamakları tırmanırlar. (çev.)] Dil ediminin dışsal sebeplerini varsayan konstruktivist model Piaget ve Skinner gibi davranışçıların izlerini sürer. Bu model, "Dil, sürekli iyi yapılanmış çevre ile devamlı etkileşimden kurulur." (Danchin 30) diye varsayar.



NOAM CHOMSKY'NİN DİLE BAKIŞI


Noam Chomsky temel görüşü; doğuştan dil edim aracı, (insanları) dil öğrenmeye hazırlayan sinirsel programın varolduğudur (Kandel 638). Chomsky, tüm dillerin altında yatan evrensel gramere dayandırdığı genetik olarak belirli kurallar sistemini varsayar. Chomsky'ye göre, dil kalıbı beyindeki özel bir "dil organı" tarafından kurulur. Chomsky, dil ediminde çevresel faktörlerin önemini inkâr etmez. O'nun iddiası, dilin işlevini yöneten değişmez biyolojik sabitlerin varolduğudur. Teorisinin konuşulan dilin bireyoluşsal (ontogenesis) açıklamasında, Chomsky önceden varolan insanları dayanak alır;

dil yapısı aklın becerilerinden biridir, türlerde ortaktır. Dil becerisi rasyonalist teoride iki temel işleve hizmet eder: Linguistik verinin ön analizi için duyu sistemi sağlar ve olabildiğince sınırlı olarak gramerlerin belirli sınıfını tanımlayan şemalama sağlar. Her bir gramer, kısmi dilin teorisidir, cümlelerin belirsiz dizilişinin sözlü ve anlamlı özelliklerini belirtir. Her biri kesin yapıya sahip bu cümleler, gramerce oluşturulan dili kurar. Böyle oluşturulan diller, normal yolla "öğrenilebilir"... Bu bilgi, sonra, duyulanı anlamak için ve öğrenilen prensiplerin sınırlarından ve uyaranların kontrolünden bağımsız olarak, aklın diğer becerileriyle kurulmuş durumların biçim uygunluğu içinde, düşünce ifadesinin karşılıklı konuşulmasını sağlar (Chomsky 12–13).



B.F. SKINNER'IN DİLE BAKIŞI

Davranışların bakışı, dil edimi sürecinin, bir bina yapımı gibi, çevreyle etkileşimden sonuçlandığıdır. Ana hatlarıyla onun savı, insanoğlunun davranışsal koşulları sonucu konuşulan dili edindiğidir. B. F. Skinner şöyle yazar:

Bir çocuk, nispeten seslenişleri kalıba oturtamaz, seçici olarak güçlenir, derece derece var olan sözel toplumda uygun sonuçlar üreten biçimleri ele geçirir, o zaman sözlü davranışı edinir. Bu süreci formüle ederken, geliştirilen davranışın önceden değinilen uyaranlarını yeniden ele almayacağız. İmkansız değilse de, genç bir çocuğun spesifik (çok özel, özellikli) vokal tepkilerini anımsatan uyaranları keşfetmek zordur. Ağzına bir damla limon koyarak ağzını sulandırıp ya da gözlerine parlak ışık verip gözbebeklerini küçülterek bir çocuğa “b” ya da “a” ya da “e” dedirten hiçbir uyaran yoktur. Sözel davranışın kurulduğu ham yanıtlar "aydınlığa çıkarılmış" değildir. Verilen yanıtı takviye etmek için, o olana kadar basitçe bekleriz (Skinner 31).

Skinner çocuğa "rastlantısal ortaya çıkan davranışın kazandırıldığı edimsel koşullanmanın edilgen öznesi" olarak bakar.



DİL EDİMİ VE GELİŞİMİ

John Hughlings Jackson "Öğretilmediği sürece hiçbir çocuk konuşamaz; hiçbir çocuğa, genetik olarak eğitilmeye hazır özel bir dizi sinire sahip olmadan, bir şey öğretilemez." diye yazmıştır (Marshall 41). Dil ediminin çocuklar için doğallığı şaşırtıcıdır: "Dil gelişimi, dilbilimsel olan materyali öğrenmek için çocuğun gösterdiği ilk çabalarla başlamaz" (Locke 268). Çocuklar doğumdan önce öğrenmeye hazırdır: "Vokal öğrenme gibi bazı dil edimleri, hamileliğin son trimesteri (3 aylık dönem) kadar erken başlar" (Locke 268).

Dil gelişimi, bebeklerin konuşma davranışının çeşitli bakış açılarına dikkatlerini vermeye ve karşılık vermeye eğilimi ile başlar. Genetik faktörler önemli bir rol oynar: bebeğin mimiksel ve vokal (seslik) aktiviteye yanıtına, ağırlıklı olarak genetik faktörlerin etki ettiği kabul edilir. Spesifik sinirsel preadaptasyonlar böyle davranışların temelini oluşturur: Klinik ve elektrofizyolojik araştırmalar, insanların yüz ve yüzsel aktiviteleri (Tranel, Damasio and Damasio, 1988 - Locke'dan alıntılanarak) ile ses ve sessel aktiviteleri (Creutzfeldt, Ojemann, and Lettich, 1989 - Locke'dan alıntılanarak) işlemeye yönelik benzer mekanizmalara sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Sosyal kavramanın uzmanlığının bu örnekleri, dil gelişiminde önemlidir. Tomasello ve meslektaşları (1986, Locke 269) 15 aylık bebeklerin anneleriyle beraber olaylara birlikte dikkat vermeye katılma süreleriyle, 21 aylıkların anlamlı sözcük miktarları arasında doğru ilişki bulmuşlardır Snow (1989, Locke 269). 14 aylıklarda sessel taklidin üretilen toplam sözcük sayısı olan üretilen isim ve fiillerin miktarına ve 20 aylıklarda anlaşılır sözcüklerle üretilen sözcüklerin oranına bağlı olduğunu bulmuştur. Bu bulgular, Chomsky’nin dil edinimiyle bağlantılı derin içyapıların varlığı görüşünü destekler.

Diğer etkileyici gerçek, çocukların dil edinme hızı oranlarıdır. Aşağıdaki tablo (Kandel'den adapte edilmiştir) 12–18 aylık çocukların 30–50 sözcük konuştuklarına işaret etmektedir. 18–24 aylık çocukların sözcük haznesi 50'den birkaç yüz taneye kadardır (bu demektir ki, 6 aylık bir sürede sözcük haznesi 2 kattan fazlaya çıkmıştır). Üç yaşında yürümeye başlayan bir çocuk, 1000 üzerinde sözcük bilir. Bu demektir ki, bir yıldan biraz fazla bir sürede, bir çocuk yaklaşık 900 sözcük kazanır-günde 25 sözcük!

Dil Ediminin Gelişme Aşamaları
Ortalama yaş - Dil Aşaması - Motor Aşama
6. ay Yumuşak çığlıklar, ünsüz harflere geçiş yapıldığından farklı mırıldanmalarına dönüşür.Desteklenmek için ellerini kullanarak oturur, tek yanlı ulaşır.
1 yaş Dili anlamaya başlar; tek sözcük ile ifade eder.Ayakta durur, tek elinden tutulduğunda yürür.
12.–18. ay Sözcükleri birer birer kullanır; 30–50 sözcüklük haznesi vardır (basit isimler, sıfatlar ve fiil sözcükleri), cümle kuramaz, bir kaç sözcüğü bir anda kullansa bile sözdizimi için gerekli diğer yapıları (ve, ile -abilmek, -ilmek gibi) kullanamaz, fakat anlamada hızla ilerler.Kavrar, serbest bırakıldığında yürür, aşağıya ve geriye doğru emekler.
18.–24. ay Sözdizimine uygun iki sözcüklük (telegrafik) cümleler kurabilir; 50'den birkaç yüze kadar sözcük haznesi vardır, teklif içeren cümleleri anlar.Koşar (ve düşer); tek ayağını öne atarak merdivenleri inip çıkar.
2–5 yaş Her gün yeni sözcükler öğrenir; üç ve fazlası sözcüğü farklı kombinasyonlarda kullanabilir; diğer gerekli yapıları kullanmaya başlar, pek çok gramer hatası ve özel durumlu ifadeler yapar, dili iyi anlamaya başlar.
Her iki ayağıyla zıplar.
3 yaş Tam cümleler kurar, az hata yapar, 1000 sözcük civarında haznesi vardır.Parmak ucunda yürür; diğer ayağını da kullanarak merdivenleri inip çıkar.
4 yaş Yetişkin konuşma tamlığına yakındır.İp üstünden atlar; tek ayağı üzerinde zıplar, çizgi üzerinde yürür.

Bazı hataların asla olmaması için, çocukların, hatalarının bazılarını doğrulamamayı öğrenmeleri gereklidir. Bir hata yapıldığında ve doğrulandığında, bu, alışılmış sözdizimsel yapıyla ilgili mantıksal hatadır (Danchin 32). Başka ifadeyle, tekrar ve tekrar düzeltilen hataları çocuklar tekrar etmez. Çocukların yeni sözcük öğrenirkenki titizlikleri çok şaşırtıcıdır. İki üç yaşlarındaki çocuklara, sözcükler tanım terimleri olarak öğretilmez. Sözün gelişinden sözcüklerin anlamlarını yakalarlar. Örneğin kalın ve siyah renkli bir kalem alıp onlara bunun bir "kalem" olduğunu söylediğimde, çocuklar "kalem" ile ne anlatmak istediğimi anlarlar. Nadir olarak "kalem"in kalınlıkla ya da siyah olmasıyla ilgili düşünce hatası yaparlar. Bu, dile dair birtakım sezgisel "kurallar" sisteminin varlığını önerir.


KRİTİK DÖNEM

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]

Diğer sinirsel işlevler gibi, dil öğrenme yeteneğinin de kritik bir periyodu vardır (bu kritik periyot, diğerleriyle karşılaştırıldığında biraz daha uzun olabilir). Pek çok teorik çalışma göstermiştir ki "(hücre sayısı dâhil) bağlantının önemli gerilemesi öğrenme süreci olarak yer alır." (Danchin 33). Beyin dil gelişimi olduğu esnada, gereksiz bağlantıları "budamaya" gider. Diğer bir ifadeyle, öğrenme sırasında, sinirsel sinaptik bağlar yaratılmaz ya da inşa edilmez; önceden vardır, dil öğrenimi yer aldıkça gereksiz olanlar sadece eksilir. Bu işlem, sinir sistemi sinapslarının oluşumu sırasında olur. Örneğin, görsel sistemin gelişiminde, sinaptik oluşum "beraber yan, beraber bağlan" (fire together, wire together) prensibini uygular. Gelişim döneminin erken evresinde, görsel sistem çok fazla miktarda bilgi alır ve sinaptik bağlarda fazla miktarda dallanma olur. Bazı bilgiler (sayısal ya da yoğunluk olarak) daha baskın olunca, bazı sinaptik bağlar güçlenir, bazı bağlar daha az gerekli olup azalır ve kaybolur. Hiç kimse sinirsel şekli yöneten katı biyolojik sınırlamaları reddedemez. Dil edinimindeki sinirsel gelişim sinir şeklinin gelişimine paralelse, bu, dilin çevreyle etkileşim sonucu kurulduğuna dayanan konstruktivist modele karşı güçlü bir kanıttır.

Sağır ebeveynlerin normal ebeveynlere göre çocuklarıyla sözsüz ‘linguistik’ iletişimi daha erkendir. Serazin'in gözlemine göre sağır ebeveynlerden doğmuş çocukların sinirsel gelişimi, normal ebeveynlerden doğmuş sağır çocuklara oranla daha normaldir (Danchin 33). Bu örnekler, bireysel performansın çevreyle iletişimin sonucu olmasına rağmen, sözdiziminin temel kurallarını sinirsel yapının etkilediğini gösterir.

Dil ediminin kritik periyodunu ve böylece sekektivist modeli destekleyen diğer gerçek, dil öğrenme yeteneğinin yaşla beraber gerilediğidir. "Amerika'ya göç etmiş Çinli ve Koreli çocuklar arasında, ergenliğe kadar, ülkeye geliş yaşları ve İngilizce yeterlilikleri arasında doğru orantı vardır" (Kandel 638). Çok geniş alanda fenomenin kabul ettiği bu gerçek, evrensel biyolojik temeli belirtir.

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-12-2009, 23:42   #7
Kullanıcı Profili
Kıdemli Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.395
Konular: 2201
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1918
Thanked 1530 Times in 882 Posts
IM
Standart

 
LATERİZASYON [1]

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]

Şüphesiz, dilin biyolojik temeli vardır. Çok sayıda sinirsel yapı ve lifli yolaklar bir konuşmanın formülasyonunda, ifadesinde ve konuşma ve sözlü düşüncenin kavranmasında yer alır (Joseph 253). Beyindeki dil düzeninin derinlemesine incelemesi, kaç tane dil ediminin biyolojik yapılarca nasıl yönetildiğine dair önemli ipuçları verebilir.

Dr. R. Joseph, beynin sağ ve sol yanının farklı iletişim durumlarını kullandığını ve bazen farklı dil sistemlerine bağlı olduğunu öne sürmüştür (11). Beynin her bir yarımküresine bilgi aktarımının farklı taşınması buna güçlü bir delildir. İnsanların çoğunda, sol yarımküre konuşulan dili yönlendirmede etkiliyken, sosyal ve duygusal sesleri yönlendirmede büyük ölçüde zayıftır. Sağ yarımkürede sosyal ve duygusal seslerde çok etkiliyken, dil yetileri konusunda yetersizdir (Joseph 12).

İnsan beyninin simetrik olmadığı gerçekte iyi bilinir. Birkaç istisna dışında sağ elini kullanan insanların sol yarımküreye bağlı olarak dildeki uzmanlığı, bir asırdan uzun süredir kabul edilir (Bogen 13). Son çalışmalar (sol yarımkürenin dil kolaylaştırıcı olmasına karşı) beyindeki dil işlevlerinde tamamlayıcı yarımküresel uzmanlaşmayı öne sürse de, dil işlevinde sağ ve sol yarımkürenin farklılığına dair kanıt hala desteklenmektedir.

Hemisferectomi sonrası ya da "tüm serebral yarımküresi cerrahi olarak ayrılmış" hastalar üzerinde yapılan çalışmalar, beynin dilsel işlevinin laterizasyonunu destekler (Code 51). Bazı araştırmacılar sağ yarımkürenin bazı dil kabiliyetlerine sahip olduğunu öne sürse de, genel olarak, sağ yarımkürenin fonksiyonlarının sol yarımkürenin altında olduğu açıktır.
[1] Laterizasyon: Beynin sağ ya da sol tarafında işlevin yerleşimi, çev.




LOKALİZASYON

Dil fonksiyonu çalışmalarında çok kullanılan yollardan biri, çeşitli dil bozukluklarını ve hasarlarını analiz etmedir. Korteksin çeşitli bölgelerindeki lezyonlar, bazı işlevlerin kaybolmasına ya da hasarına neden olur. Dil performansının beyindeki lezyonlarla birlikte incelenmesi, yaklaşık 100 yıldır bilinir. Genel olarak bu çalışmalar beyinde dil işlevlerinin lokalizasyonunu varsayar: Beynin belli bölümündeki lezyon, konuşulan dili kavrama yeteneğini etkilemeden dil üretimine engel olabilir. Afazi (aphasia-konuşamama) sıklıkla üç tipe ayrılır: Kavramada büyük hasarla karakterize Wernicke Afazisi; üretimin hasarıyla karakterize Broca Afazisi ve Broca Afazisi ile Wernicke Afazisi'nin sendromlarının kombinasyonu ile karakterize İleti Afazisi.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]

Wernicke afazisindeki lezyon, Wernicke alanındadır ve sıklıkla temporal lobun superior kısımları olan Brodmann’ın 39 ve 40 no'lu alanına ve Brodmann’ın 37 no'lu alanındaki inferior kısmına kadar genişlemiştir. Wernicke alanı, beynin sol posterior inferior frontal parçasındadır ve lateral sulcus (beyin kıvrımı)'a bitişiktir. Önceden sözü edildiği gibi, böyle lezyonlar dil kavramayı etkiler. Görsel ve işitsel girdiler hasar görür. Konuşmanın akıcı olmasına rağmen, Wernicke afazisinde dil üretimiyle ilgili bazı güçlükler çeşitli şekillerde vardır: parafazi (paraphasia) hastaların konuşma sırasında yanlış sözcük ya da yanlış sözcük kombinasyonları kullandıkları rahatsızlıktır. Sözcüklere fazladan hece ya da cümlelere fazladan sözcük eklenir. Neolojizm, yeni sözcük üretimiyle ilgilidir. Konuşmanın farklı bölümlerinde, isimler değiştirilmeye çok eğilimlidir. Logorrhea aşırı konuşmayla ilgilidir. Logorrhea olan hastalar, konuşma makinesi olarak adlandırılan fenomeni sergilerler: düşüncelerini açıklamada gereksiz sözcükler kullanabilirler. Boş konuşma akıldaki fikirlerin ifade edilme bozukluğudur. Bu bozukluğu olan insanlar, bu hastalığa sahip olduklarının farkında değildir (Kandel 640).

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]

Broca Afazisine frontal lobdaki motor asosiasyon korteks hasarı neden olur, genellikle frontal operculum'un (Broca alanı) parçası olan üçüncü frontal gyrus'un posterior kısmına yayılır (Brodmann’ın 44 ve 45 no'lu alanları). Ayrıca çeşitli nedenlerle çevredeki premotor ve prefrontal bölgeler (6, 8, 9, 10 ve 46 no'lu alanlar) hasar görür (Kandel 640).

Broca Afazisinde büyük çeşitlilikte hasarlar varolur. Hastalar yavaşlatılmış, neredeyse tam sessizlik durumundaki konuşmadan ıstırap çekebilir. Sözcükler unutulabilir, çoğul isimler tekil olarak ifade edilebilir, fiiller mastar ekiyle bırakılabilir. Broca Afazisi hastaları (Wernicke Afazisinden farklı olarak) genellikle bozukluğun farkındadır. Yüksek sesle okuma yeteneği ve yazma yeteneği Broca Afazisinden etkilenir.

Broca Afazisi hastası Leborgne, tarihte muhtemelen en çok tanınan afazik hastadır. Bu ünlü afazik hasta, takma adı Tan ile bilinir. "Tan", O'nun konuşmaya çalıştığında çoğu kez ürettiği anlamsız otomatik sözcüktür. Böyle sözcükler günümüz literatüründe konuşma otomatizmi olarak adlandırılır. Genellikle "tümel afazik" olarak tanımlanan konuşma otomatizmi hastalar, "çeşitli biçimlerde ifadede ya da kavramada" sözdizimi, anlambilim ve sesbilim kullanma yeteneklerinde pek çok hasar vardır.

Üç ana tipin sonuncusu olan İleti Afazisi ana dil alanlarını (Broca ve Wernicke alanları) birleştiren merkezdeki hasar sonucu olur. Bu merkez, arcuate fasciculus, temporal lobda beyaz maddeye uzanır. Parietal lobun supramarginal gyrus'u ile sol temporal lobun posterior ve superior tarafları hasarı, fasciculus'da hasara neden olabilir (Kandel 641).

Afazi çalışmaları, beynin dil organizasyona inanılmaz bir bakış açısı getirebilir. Spesifik dil bozuklukları oluşumu, beynin belli parçalarındaki lezyonlar sonucu olur, çoğunlukla beyin işlevleri lokalizasyonuyla açıklanır. Varolan çeşitli dil bozukluklarını, beynin spesifik alanındaki fiziksel bozuklukla ilişkilendiririz. Bu kanıtlar, beyinde önceden varolan evrensel biyolojik düzeni destekler. Eğer önceden varolmasaydı, birçok beyin, hatta farklı dilleri konuşan insanların beyinleri, birbirine benzer sinaptik bağları nasıl kurabilirdi? Beyindeki dilbilimsel işlevlerin yerleşimi, dil öğrenimimizi yöneten doğuştan gelen fiziksel yapıya işaret eder.




SİNİRSEL YAPININ ESNEKLİĞİ [2]

Kurallarda istisnalar her zaman vardır. Belli sayıdaki insanlarda, dil işlev yeri tamamıyla farklı organize edilmiştir. Örneğin, dil kullanımında önemli olduğu düşünülen beyin parçalarında kortikal lezyonlarla doğan çocuklarda ya da erken gelişenlerde, hasar gören parçaların görevlerini diğer parçaların "üstlendiği" görülmüştür. Gelişimin erken devresinde sol yarımküresinde ciddi ölçüde hasar olan çocukların dil yetenekleri oluşmamıştır. Sağ yarımküre de dil merkezleri içerir. Bu kanıtlar gerçekten dili oluşturan, önceden varolan biyolojik koşulların oluşmadığını mı gösterir? Bu sorunun yanıtı için dil edinimi ve kritik dönem tartışmalarına dönelim: Kanıt, dil edinimi ve gelişiminin yer aldığı sinirsel bağlantıda gerileme olduğunu öne sürer. Daha önceden başlayacak olursak, beyin, rasgele bir yapı olmayıp, beyinde önceden varolan sinaptik bağlantıları "budar"; bu bağlantıların yapılabileceği çok yol vardır. Ayrıca, beyin yapabileceği en iyi şekilde oluşan durum ve işlevlere adapte olur. Örneğin beyin yarımküreleri arasındaki bağ cerrahi olarak ayrılan hastaların çeşitli davranışsal eksiklikler gösterdiğini biliriz. Bununla birlikte corpus callosum'un basitçe noksanlığına bağlı doğuştan hasarlı insanlarda davranışsal bozukluk ya hiç yoktur ya da çok azdır. Bu, beynin iki yarımküresinin bilgi değişimi için başka bir şekilde adapte olduğunu gösterir. Böyle örneklemeler sadece beynin bağlantılarının esnekliğini gösterir.
[2] Esneklik (Plasticity): Yapı ve/ya işlevde değişikliğe uğrama kapasitesi, çev.




KONSTRUKTİVİST YA DA SELEKTİVİST MODEL?

Dil işlevinin arkasında yatan katı biyolojik sınırların varlığına dair yeterli kanıt var gibi görülüyor. Biyolojik kanıtlar, Chomsky'nin izinde yürüyen selektivist modeli destekler; esnek önceden organize edilmiş beyin yapısı, son şekline çevre etkileşimi sonrası girer. Burada, dil işlevini düzenleyen biyolojik sınırlamalar vardır. Bununla birlikte, bu iddialar eleştirisiz varolmamıştır. Beynin iki yarımküresinde işlevsel asimetri olmasına dair biyolojik kanıt, hala birincil ilişkidir. 1926 gibi erken bir zamanda, baş "dille ve diğer ileri işlevlerle" ifade edilirdi, "topografik tanımlama diye bir şey yoktu, işlevsel terminolojik tanım tek mümkün yoldu." (Caplan 121). Ya da Luria'nın ısrar ettiği gibi, Chomsky’nin gramer anlayışı ve onun dönüştürülmüş kuralları, konuşmanın kaydını ve formatını içeren gerçek işlemlerin tanımlamalarından çok sınırlı açıklamalardır (Luria qtd. Vocate 3).
Yakın bir zamanda dilin asıl sinirsel temelini anlamamız mümkün gözükmemektedir. Beynin kendisi hakkında hala çok az biliyoruz. Dilin gerçekte beyne nasıl işlendiğini bilmiyoruz. Tüm bildiğimiz dilin fiziksel beyinle nasıl bir ilişkide olduğu ya da tersine, fiziksel beynin dille nasıl bir ilişkide olduğu; bu, sadece çeşitli beyin lezyonları üzerinde çalışmalarla ve bu lezyonu izleyen çeşitli konuşma bozukluklarıyla, önerilen kanıtları temel alarak varsaydığımız bir ilişkidir. Hala hasardan zarar görmüş bu alanlara, işlevler için uygun ortam sağlayan farklı sinirsel bölgelerin doğru yapısı hakkında çok az fikrimiz var (Marshall 53). Aynı zamanda dil edinimi ve gelişimi mekanizmasında önemli tek şeyin çevreden gelen uyarılar olduğuna dayanan kanıt yok. Dil işlevlerinin laterizasyonu, beyindeki dil merkezlerinin düzenlenmesi, çocukların dil öğrenimindeki çabukluğu tüm yönlerden, sıkı biyolojik sınırların varlığını savunan selektivist model tarafındadır. Kısaca, beynimizde önceden varolup dil yeteneklerimizi yöneten koşullara itibar etmemek için çok fazla kanıt vardır. Beyni ve dilin sinirsel temelini anlayana kadar, tartışma açık uçlu kalacaktır. Chomsky’nin kendi cümlelerini alırsak: "Her ne olursa olsun, gelişen sistem aslında deneyimle biçimlenir ya da deneyimle desteklenen içsel işlem ve yapıları yansıtır."



Çevirenin Kaynakcası
ÖNGEN, Demet. AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ EĞİTİM FAKÜLTESİ BÜLTENİ YIL 2 SAYI 8
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-12-2009, 23:44   #8
Kullanıcı Profili
Kıdemli Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.395
Konular: 2201
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1918
Thanked 1530 Times in 882 Posts
IM
Standart Kuantum Fiziği / Kuramı

 
Kuantum Fiziği / Kuramı
Kuantum Fiziği / Kuramı

NE BİLİYORUZ Kİ
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] ERROR: If you can see this, then [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] is down or you don't have Flash installed.

NE BİLİYORUZ Kİ? WHAT THE BEEP DO WE KNOW?
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] ERROR: If you can see this, then [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] is down or you don't have Flash installed.


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] ERROR: If you can see this, then [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] is down or you don't have Flash installed.


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] ERROR: If you can see this, then [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] is down or you don't have Flash installed.


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] ERROR: If you can see this, then [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] is down or you don't have Flash installed.

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] ERROR: If you can see this, then [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] is down or you don't have Flash installed.




Konunun Fıkrası: Bir gün Bohr ile Einstein kırda kuantum kuramını tartışarak geziyorlarmış. Tartışmanın hararetli bir anında karşılarına iri yarı bir ayı çıkmış. Bohr,hemen ayakkabı bağcıklarını sıkıcı bağlamak üzere eğilmiş. Onu izleyen Einstein "Yahu Niels ne yapıyorsun,ayıdan daha hızlı koşacağını mı sanıyorsun?" diye sormuş. Bohr da "Hayır Albert, ayıdan daha hızlı koşacağımı düşünmüyorum. Sadece senden daha hızlı koşmayı düşünüyorum" demiş!

Kuantum Kuramının Keşfinin Öyküsü
Kuantum kuramının temel fikirlerini önce1900 yılında Max Planck ortaya attı;ama sonraki açıklama ve matematik formülasyonlarda Einstein, Bohr, Schrödinger, Louis de Broglie, Heisenberg,Born ve Dirac'ın da aralarında bulunduğu çok sayıda bilim adamı rol oynadı. Kuantum kuramının keşfinin öyküsü, 1900 yılında ilk adım olarak Max Planck (1858-1947) 'ın siyah cisim ışıma yasasını bulmasıyla başladı.

Cisimler,bazen termik ışıma da denen bir ışıma yayar. Bu ışımanın özellikleri, cismin sıcaklığına bağlıdır. Düşük sıcaklıklarda termik ışımanın dalga boyları,esas olarak kızılötesi bölgededir ve bu nedenle gözle görülmez. Cismin sıcaklığı yükseltilince,kızarmaya başlar. Sıcaklık daha da yükseltilirse,bir ampulün içindeki tungsten telin parlaması gibi, cisim beyazlaşır,akkor haline gelir. Termik ışımanın ayrıntılı bir incelemesi, tayfın(spektrumun),kızıl ötesi, görünür bölge ve morötesi dalga boylarının sürekli bir dağılımından oluştuğunu gösterir. Kırmızı ışığın fotonlarının frekansı,mor ışığınkilerin yaklaşık yarısı kadardır.

19. yy sonlarına doğru,termik ışımayı açıklamakta sorunlar görüldü. Temel sorun da bir siyah cisimden yayınlanan ısı(termik) ışımanın dalga boylarının gözlenen dağılımının açıklanmasıydı. anım olarak siyah cisim,üzerine düşen tüm ışımayı(radyasyonu) soğuran ideal bir sistemdir. Bu da örneğin oyuk bir cismin içi ya da kovuğudur. Işıma,bu kovuğun duvarlarından yayılır. Klasik fiziğe göre,kovuğun duvarlarındaki atomlar,tüm dalga boylarında elektromanyetik dalgalar yayan bir titreşimler topluluğu olarak düşünülür.

Belli bir sıcaklıkta dalga boyu ile ışık şiddeti ilişkisi büyük dalga boylarında kuramsal ve deneysel öngörülere uyduğu halde, dalga boyu kısaldıkça,ışık şiddetinin sonsuza doğru gitmesi gibi bir sonuçla karşılaşılıyordu. Hesaplar, çok uzak morötesinde aşırı derecede ışınım salınımı olması gerektiğini gösteriyordu. Bu çelişkiye mor ötesi felaket adı verilmişti. Kuşkusuz olup biten bu değildi,şu oluyordu: Işınım şiddeti belirli tipik bir dalga boyunda daha büyük ve daha küçük değerlerde sıfıra doğru yaklaşıyordu.

Bir de klasik kurama göre tüm dalga boyları olanaklı olduğu için sonsuz bir toplam enerji yoğunluğu öngörülüyordu. Elbette, elektromanyetik alanda sonsuz bir enerji,fiziksel olarak olanaklı değildir. Fizikçiler,önceleri Planck’ın kuantum fikrini- doğanın kesintili bir özelliği olduğu fikrini- klasik Newton fiziği içine yerleştirme çabası güttüler. Max Planck,siyah cisim ışıması üzerine çalışmasında fiziğe atomik süreçlerde kesintililik miktarının bir ölçüsü olan ‘h’ olarak simgelenen yeni bir değişmez(sabit) getirdi.

1900'de, Planck çalışmasını yaptığında fizikçiler atomların toplam enerji olarak bir değere sahip olabileceğini düşünüyorlardı-enerji sürekli olarak değişkendi. Fakat Planck’ın kuantum önermesi, enerji değişiminin kuantlaşmış olduğu (niceliği olduğu ) anlamına geliyordu. Bir kuantum enerjisinin getirilişi klasik fizikte hiçbir temele sahip değildiyse de, henüz, yeni kuramın klasik kavramlardan köklü bir kopmayı gerektirdiği açık değildi. Belirttiğim gibi kuramsal fizikçiler,bu kavramı klasik fizikle uzlaştırmaya çalışıyorlardı.

Max Planck, o zaman "morötesi felaket" denen bir zorluğa çözüm yolu olarak bir öneri getirdi. Planck, enerjinin eş dağılım yasasında öngörülen tek bir titreşim modunun alabileceği enerji miktarının belli bir değerden az olamayacağını kabul ederek çelişkinin önlenebileceğini önerdi. Işınımın belli büyüklükteki paketler halinde yayıldığını ileri sürdü. Planck, siyah cisim ışınımı için,tüm dalga boylarında deneyle tam bir uyuşma halinde olan bir formül buldu. Enerji dağılım eğrilerinin, sıcak cisimlerin deney emisyon eğrisine uydurulabilmesi için bu en küçük ışınım enerjisinin kabul edilmesi gerektiğini kanıtladı.

E= hf (Planck sabiti çarpı ışığın frekansı)

Burada E, bir paketin (fotonun) enerjisini;n, ışığın frekansını; h ise Doğa'nın yeni ve temel bir sabitini (Planck sabitini) gösteriyor. Kuantum sabiti de denen Planck sabiti(h) 'nin sayısal değeri pek küçüktür(santimetre-gram- saniye birimlerinde on üzeri eksi yirmi yedi veya Joule. saniye birimiyle 6.626x10-34 ) 60 Watt' lık bir elektrik ampulü, saniyede on üzeri yirmi iki(1022) adet ışık fotonu yayar. Buna göre ışınım yayan,titreşen moleküller kesikli birimlere sahip olabilir. Planck'ın kuramındaki ana unsur, kuantlaşmış enerji düzeyleri gibi köklü bir varsayımdır. Moleküller,foton denen ışık enerjisinin kesikli birimleri cinsinden enerji yayar ya da soğurur. Onlar bunu,bir kuantum düzeyinden diğerine sıçrayarak yapar. Ardışık iki kuantum düzeyi arasında enerji farkı bir fotonun enerjisine karşılıktır.

Planck'ın çalışmasının,matematiksel işlemlerden daha fazlasını içerdiğini vurgulamalıyız. Gerçekten Planck,siyah cisim dağılım eğrisini çıkarmak için altı yıldan fazla uğraş verdi. Yayınlama problemi ile ilgili çalışmaları için "mutlak bir şeyler gösterir ve tüm bilimsel çalışmalarımın en yüce amacı olarak daima mutlağı aramaya çalıştığım için büyük bir şevkle çalışmaya koyuldum" demiştir. Bu çalışma,formülün fiziksel bir açıklamasını araştırmak ve kuantum kavramını klasik kuram ile uzlaştırmak için yaşamının büyük bir kısmını aldı. Bilim adamlarının önemli bir kesimi, tutucu devrimcilerdir.

Deneysel kanıt ya da mantıksal ve kavramsal sorunlar onları yeni, bazen devrimci bir görüş açısına zorlayana kadar, denenip test edilmiş ilkelerden vazgeçmezler. Bu türlü tutuculuk, sorgulamanın kritik yapısının çekirdeğinde bulunur. Kuantum kuramının öncülerinden Werner Heisenberg (1901-1976) “Modern kuram, doğrusunu söylemek gerekirse, gerçek bilimlere dışarıdan getirilen devrimci fikirlerden çıkmamıştır. Tersine, devrimci fikirler, klasik fiziğin programını tutarlı şekilde yürütmeye çalışan araştırmaya zorla girmişlerdir- onun doğasından çıkmışlardır.” demiştir. Yani eski kuantum kuramı, kuantumu klasik fizikle uzlaştıracak bir programı temsil etmiştir.


Konu şiiri:
Senin içine girdiğim zaman
Dışımda kalıyorsun.
Senin dışından sana bakınca
İçime sığmıyorsun.
Özdemir Asaf(1923-1981)


Kuantum Kuramı,
20. yy'ın büyük kuramlarından biridir. Kuantum ne demektir? Kuantum kuramı, nedensellik kavramını,yani determinizmi nasıl etkilemiştir? Elektron nedir,bir parçacık mı,bir dalga mıdır? Yoksa her ikisi midir? Işık nedir? Bir parçacık (foton) sağanağı mıdır, elektromanyetik bir dalga yayılması mıdır? Einstein, kuantum kuramının kurucuları arasında bulunduğu halde, sonradan neden ve nasıl bu kurama karşı çıkmıştır? Einstein, 1930 Solvay konferansına nasıl bir düşünce deneyi ile geldi? Ona "Einstein,senin adına utanıyorum. Çünkü yeni kuantum kuramına senin karşıtlarının görelilik kuramına karşı ortaya koydukları kanıtlarla karşı çıkıyorsun" diyen dostu kimdir? EPR Deneyi, kuantum kuramının eksik olduğunu göstermiş midir?Bell Teoremi/Esitsizligi neyi kanıtlamıştır?

Yine kuantum kuramının kurucularından Erwin Schrödinger, "Schrödinger'in Kedisi" diye ünlenen düşünce deneyi ile bu kurama neden ve nasıl karşı çıkmıştır? Kuantum kuramı, deneylerle test edilmiş midir? Karadeliklerin gönülsüz babası kimdir? Werner Heisenberg belirsizlik ilkesi nedir? Bu ilke araçlarımızın yetersizliğinin bir sonucu mudur? Her şeyi bilebilir miyiz? Bir gizemli sayı daha:1/137'nin anlamı nedir?


Sizleri, bir kısmını buraya sıraladığım soruların yanıtı için atom ve moleküller dünyasında bir gezintiye çağırıyorum. Bu atomaltı dünya (mikrodünya), makrokosmos kadar çeşitli, ilginç, renkli, neşeli, kafa karıştırıcı ve heyecan verici... Aşağıdaki açıklamaları yazarken kaynaklar bölümünde belirttiğim eserlerden neredeyse tümüyle alıntılar yaptım. Benim yaptığım, zaman zaman araya girerek yazarlığı hepten kaynakların yazarlarına kaptırma endişemi gidermek oldu!. Örneğin Belirsizlik ilkesini Hawking'e, olasılık ve belirsizlik açısından doğayı Feynman'a anlattıracağım. Bohr ile Einstein'nin Solvay Konferanslarındaki tartışmalarını ve o yılların iklimini W. Heisenberg bize sunacak. Yani kuramı, ustalarından dinleyeceğiz.

Kimya derslerinden bilir misiniz? Tüm maddeler atomlardan ve her bir atom da pozitif elektrikle yüklü bir çekirdek ve negatif yüklü elektronlardan oluşur. O halde, çok küçük atomik ölçekte kütle, atomik kütlelere karşılık gelen kesikli niceliklerden oluşur. Yani modern fizik dilinde kütlenin kuantumlanmış olduğu söylenir. Enerji içeren pek çok nicelik de kuantumlanmıştır. Enerjinin kuantumlu tabiatı özellikle atom ve atomaltı dünyada ortaya çıkar.


İLK KUANTUM FİZİKÇİLERİ
Önce Özetler!
1900 yılında Max Planck,siyah cisim ışımasını açıklamak için ışığın kuantumlu olabileceğini ileri sürdü. O zamana dek,ışığın şiddetiyle enerjisinin doğru orantılı olduğu sanılıyordu. Oysa ışığın frekansıyla enerjisi doğru orantılıydı... 1905'te Einstein bu kurama dayanarak fotoelektrik olayı açıkladı. Işık,dalga özelliği yanında foton denen kuantum (enerji paketleri) özelliği de gösteriyordu. 1924'te Fransız fizikçi Louis de Broglie, çok çarpıcı bir düşünce üretti. Basit bir matematikle, hareketli her parçacığın aynı zamanda dalga özelliği göstermesi gerektiğini ileri sürdü.

1927'de Amerikalı bilimciler C.Davisson ve L.Germer, elektronların tıpkı bir ışık gibi,kristallerde kırınım gösterdiğini buldular. Yine aynı yıl Werner Heisenberg, ünlü belirsizlik ilkesini ortaya koydu . Fizikçiler arasındaki görüş ayrılıkları 1927 Solvay konferansında dışa vurdu. Tartışmaların başını N.Bohr ile A.Enstein çekiyordu. 1930'da yine büyük bir tartışma yaşandı. Einstein,yavaş yavaş arka sıralarda oturmaya başladı. Gelin öyküyü baştan alalım.


" Olabilir desinler, ama olur demesinler."
Cicero
"Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.."
Atasözü


Niels Bohr şöyle dedi: " Bir süre önce yine burada Kopenhag' da özellikle olguculuk yanlılarının katılmış olduğu bir felsefe konferansı vardı. Bunda Viyana Okulu' nun üyeleri büyük rol oynadılar. Bu filozofların önünde kuantum teorisinin yorumunu yapmaya çalıştım. Konferansımı verdikten sonra karşıt hiçbir düşünceyle ve zor herhangi bir soruyla karşılaşmadım. Ama bunun benim için çok korkunç olduğunu itiraf etmeliyim. Çünkü bir insan kuantum teorisinden ürkmezse, onu anlaması da olanaksızdır. Belki de o kadar kötü bir konferans verdim ki, kimse neden söz ettiğimi anlamadı."


Klasik Fiziğin Çözemedikleri
Kuantum kuramının doğuşunu kavrayabilmek için biraz gerilere gitmemiz gerekiyor. 19. yy sonlarına. Üç önemli problem,klasik görüşlerle açıklanamıyordu:

1. Siyah cisim ışımasının enerji dağılımı (morötesi felaket!)
2. Fotoelektrik olay
3. Atomların kararlılığı

Gazların kinetik kuramı, klasik fiziğin çok önemli başarılarından biriydi. Bu kurama göre, hiç bir molekülü dışarı kaçırmayacak ideal bir gaz kabındaki N molekülün toplam enerjisi E olsun. Bu toplam enerji (E) , enerjinin eşit dağılımı yasası diye bilinen temel bir istatistiksel teoreme göre ortalama olarak moleküllere eşit olarak dağılmıştır. Ortalama diyoruz, çünkü istatistiksel açıdan kesin veriler değil, ancak ortalama değerler elde edilebilir.

Lord Rayleigh (1842-1919)ve Sir James Jeans(1877-1946)gazların kinetik kuramına başarıyla uygulanan istatistiksel modeli, iç duvarları kusursuz ayna olan kutuda hapsedilmiş "ışık" dalgalarına uygulamaya çalıştılar. Ama burada temel bir zorlukla karşılaştılar. Bir gaz kabındaki molekül sayısı çoktu; ama "sonlu" ydu,oysa ışığın hapsolduğu ideal bir ayna cidarlı kutuda farklı titreşim tiplerinin sayısı "sonsuz"du. İşi basitleştirmek için “Jean Küpü”nün yalnızca sağ ve sol iç duvarları arasında gidip gelen dalgaları düşünelim. Bu dalgalar, duvarlarda zamanla genliğin kaybolacağını söyleyen sınır koşullarına uymalıdır...

Bunu üç boyutta düşündüğümüzde "sonsuzluk" sayısının daha da artacağı açıktır. Titreşim modu (düğüm noktası) sayısı sonsuz, ama enerji sonlu. Yani titreşim modu başına düşen enerji = E/ sonsuz = tanımsız. Bu, kuşkusuz saçma bir sonuçtur. Yani açıkça, klasik kuram, artık cisimlerin doğasına ilişkin bilgilerimizle çelişmekteydi. Atomik ölçekte,maddenin davranışını açıklamak için klasik fiziğin uygulama denemeleri tamamen başarısız oldu. Siyah cisim ışıması,fotoelektrik olay ve bir gaz deşarjında atomların yaydığı keskin çizgiler klasik fizik çerçevesinde anlaşılamadı. George Gamow 'un dediği gibi:" Bir kuram, cisimlerin doğası ile ilgili bilgilerimizle çeliştiği zaman, cisimlerin yapısı değil kuram yanlış olmalıdır". Doğaya yeni bir bakış açısıyla bakmak gerekiyordu. Bu devrim, 1900 ile 1930 arasında gerçekleşti. Kuantum Mekaniği denen bu yeni yaklaşım atom,molekül ve çekirdeklerin davranışını başarıyla açıkladı.


Elementlerin Parmak İzi : Atomların Tayf Çizgileri
Kuantum kuramının ilginç,gizemli,şaşırtıcı sağ duyuya aykırı dünyasında yeterince donanımlı dolaşabilmek için atomlardan yayılan ışık hakkındaki bilgilerimizin gelişimine kısaca göz atmalıyız. Bir ışımanın, içerdiği farklı frekanslı(farklı dalga boylu) bileşenlerine ayrılmasına tayf (spektrum) denir. Belirli bir sıcaklıktaki tüm cisimler, dalga boylarının sürekli bir dağılımı ile karakterize edilen termik ışınım yayınlar. Dağılımın şekli cismin özelliklerine ve sıcaklığa bağlıdır. Kızgın katıların yaydığı ışınlar bir prizmadan geçirilirse,bütün frekansların yan yana bulunduğu kesiksiz (sürekli) tayf elde edilir. Yani arada karanlık çizgiler olmaksızın tüm renkler birbirini izler. Elektrik ampulü ve mum ışığı kesiksiz tayf oluşturur.

Bir gaz ya da buharın yaydığı ışık ise iki tür olabilir: Gaz molekülleri (iki ya da daha çok atomlu moleküller) şeritli (bantlı) tayf verir; gaz atomları ve bir atomlu iyonlar ise çizgili (hatlı) tayf verir. . Verilen bir çizgi spekturumunda dalga boyları,ışığı yayan elementin karakteristiğidir. Yani her element,tıpkı bir insandaki parmak izi gibi,kendine özgü bir tayf oluşturur. En basit çizgi spektrumu, atom halindeki hidrojende gözlenmiştir. İki element aynı çizgi tayfında yayınlamadıkları için bu olay bize bir örnekteki elementleri tanımak için pratik ve duyarlı bir teknik sunar(spektral analiz). Helyum, talyum ve indiyum elementleri, bu yöntemle bulunmuştur.
Bilim adamları, 1860'tan 1885'e kadar spektroskopik ölçümleri kullanarak önemli veriler topladılar.

İsviçreli bir öğretmen olan Johann Jacob Balmer (1825-1898) 1885'te hidrojenin dört görünür yayınlama çizgisinin (kırmızı, yeşil,mavi ve mor) dalga boylarını doğru olarak öngören bir formül türetti. Balmer' in keşfinden sonra hidrojenin diğer tayf çizgileri de bulundu. Bu tayflara bulucularının onuruna Lyman(1874-1954), Paschen (1865-1947)ve Brackett (1896-..)serileri denir. Atomların yaydığı ve soğurduğu karakteristik tayf çizgilerinin anlamı klasik fiziğin açıklayamadığı bir olaydı. Her elementin belirli dalga boyunda tayf çizgileri yayınlamasını nasıl açıklamalıyız? Ayrıca her elementin yalnızca yayınladığı dalga boylarını soğurmasını nasıl açıklayacaktık?Bu soruların açıklamasını Bohr yaptı. Bohr, Planck'ın kuantum kuramını, Einstein'in ışığın foton kuramını ve Rutherford'un atom modelini birleştirdi.

1913'te Danimarkalı fizikçi Niels Bohr (1885-1962), hidrojen atomunun tayf çizgilerini kuantum kuramına dayanarak açıkladı. Buna göre çekirdek çevresindeki elektron, her enerjiyi değil, ancak belirli enerjileri alabiliyordu. En düşük enerjili durumdaki atoma temel durumdaki atom,enerji verilmiş atomlara da uyarılmış atom denir. Elektron yüksek enerjili durumdan daha düşük enerjili duruma sıçrayarak düşer,bu sırada ışık yayınlanır. Bohr modeli hidrojen atomunun yanı sıra bir elektronlu helyum(+1 yüklü helyum iyonu) ve lityum iyonu (+2 yüklü lityum iyonu) tayf çizgilerini başarıyla açıkladı. Bununla birlikte,kuram çok elektronlu atom ve iyonların karmaşık tayf çizgilerini açıklamakta yetersiz kaldı.Bohr'un düşüncelerinin ayrıntılarını atom modelleri bölümümüzde bulabilirsiniz.

Compton Olayı
1952 yazında, Kopenhag' da atom fiziğinin eski dostları bir kongrede bir araya geldi.

Werner Heisenberg, Niels Bohr ve Wolfgang Pauli ile aralarında geçen bir konuşmayı anlatır : "Üçümüz, bir kış bahçesinde oturduk ve kuantum teorisinin tamamıyla anlaşılıp anlaşılmadığı ve bizim ona burada 25 yıl önce vermiş olduğumuz yorumun fizikte genel geçer bir düşünce olarak kabul görmediği konularında konuştuk". Bohr şöyle dedi: "Bir süre önce yine burada,Kopenhag'da özellikle olguculuk yanlılarının katılmış olduğu bir felsefe konferansı vardı. Burada Viyana okulunun üyeleri büyük rol oynadılar. Bu filozofların önünde kuantum kuramının yorumunu yapmaya çalıştım. Konferansı verdikten sonra karşıt hiçbir düşünceyle ve zor herhangi bir soruyla karşılaşmadım. Ama bunun benim için korkunç olduğunu itiraf etmeliyim. Çünkü bir insan kuantum kuramından ürkmezse,onu anlaması da olanaksızdır. Belki de o kadar kötü bir konferans verdim ki kimse neden söz ettiğimi anlamadı."


BİR SÜPERMEN, İŞİ ÇÖZEMEZ Mİ?
Dalga-parçacık ve konum-momentum ikiliğinden kurtulamaz mıyız? Bu ikiliği tekilliğe indiremez miyiz? Yani elektronun hem konumunu hem de momentumunu ölçecek araçlar yapamaz mıyız? Bir süpermen çağırmadan önce soruyu bir kez daha soralım: Konum ve momentumu aynı anda ölçmeyi engelleyen nedir?

Max Born bunu şöyle açıklıyor:
" Uzay koordinatlarını ve zamanın anlarını ölçmek için, sağlam ölçü çubukları ve sağlam saatler gerekir. Momentum ve enerji ölçümleri için nesnenin etkisini almak ve göstermek üzere hareketli parçalarla düzenlemeler yapılması gerekir. Eğer kuantum mekaniği nesne ve ölçü cihazının etkileşimini tanımlarsa, her iki düzenleme mümkün değildir" (Kozmik Kod, s:89) Born, aynı anda konum ve momentumu ölçen bir aygıt yapamayacağımızı yineledi. Bu iki ölçüm için yapılacak denel düzenlemeler birbirini dışlar. Kuantum mekaniği, aynı anda hem ölü hem diri olunabileceğini (Schrodinger' in Kedisi) kabul eder ama, konum ve momentumun aynı anda tam bir kesinlikle belirlenemeyeceğini söyler. Neyse bu noktayı daha tartışırız. Bir ayna olmadan başınızın arkasındaki uzayı göremezsiniz. Bakmak üzere geri döndüğünüzde de kafanızın arkasındaki uzay döner. Aynı anda hem önünüzdeki hem de arkanızdaki uzayı göremezsiniz.


Max Born :
" Einstein, Bohr ve benim (Born) dahil olduğum nesile bizden bağımsız, değiştirilemez yasalara göre gelişen nesnel bir fiziksel dünya olduğu öğretilmişti; biz, bir tiyatroda seyircilerin bir oyunu seyretmesi gibi bu süreci seyretmekteyiz. Einstein hâlâ bunun bilimsel bir gözlemci ile onun konusu arasındaki ilişki olmaması gerektiğine inanıyor " (Heinz Pagels,Kozmik Kod, s: 91)

Fakat kuantum kuramına göre insanın niyeti fiziksel dünyanın yapısını etkiliyor.

Özetle Kuantum Kuramı
Kuantum kuramının özetlenmesine geldik.
Özeti iki noktada toplayabiliriz: Birinci nokta, kuntum gerçekliği belirli (kesin) değil, istatistikseldir. Olgular ve olaylar (fenomenler) arasında nedensellik bağı değil, olasılık bağı vardır. İki olay arasındaki etkileşimde ya da bir olayın gelecekteki evriminde hangi sonuçların doğacağını değil, hangi sonuçların daha olası olduğunu kestirebiliriz. Ama kestirimlerimiz doğru olmayabilir. Her bir olaya bir neden arayan insanlar, yalnız düşünce dünyasında değil, gündelik yaşamda da sıkıcıdır. Onlar gerçekten çok sıkı ve sıkıcı deterministlerdir. İkinci sorun, kuantum nesnelerini gözleme için kullanacağımız ölçme düzenimiz. Kuantum gerçekliği, kısmen " gözlemcinin yarattığı bir gerçekliktir" . Evet, bu kitabın ciddi okurları gerçeklik olayını i yi düşünmeli. Kara deliklere adını koyan John Wheeler şöyle demişti: " Gözlemlenmiş bir fenomen olana kadar hiçbir fenomen, bir fenomen değildir".

Hiçbir süpermen, belirsizlik ilkesini aşamaz. Üzücü bir sonuç, ama böyle!
Niels Bohr, yalnızca bir fizikçi değildi, bir filozoftu, bir kompozitördü, yorumcuydu. Felsenin fiziğini değil, fiziğin felsefesini o yarattı. Fiziğin, daha doğrusu doğal bilimlerin sorunlarıyla insansal sorunlar arasında bağ kurmaktan kaçınmadı. Parçacık ve dalga özelliklerinin birlikteliğini " bütünlerlik" olarak yorumladı ve bunu yaşama uyguladı. Örneğin Sofokles' in Antigone adlı eserinde "topluma karşı görev" ile " ailesel görev" kavramları tamamlayıcı ( birbirini bütünleyen, tamamlayan) kavramlardı. Ama bunlar, aynı zamanda, birbirini dışlayan kavramlardı. Antigon, "iyi" bir yurttaştı. Kardeşi, kralı öldürmeye çalışırken öldürülmüştü. Kral ve topluma karşı görevi, kardeşini reddetmesini gerektiriyordu, kardeşi bir haindi! Yine de ailesel ve belki de dinsel duyguları onun vücudunu gömmesini ve anısına saygı gösterilmesini istiyordu. Bu örnek ne anlama geliyor? Biz, bir organizmanın moleküler yapısını öğrenmek için onu "öldürmeliyiz". Bu durumda biz ölü şeyin yapısını biliyor oluruz.Yaşayan bir organizmada yapıyı bilemeyiz. Çünkü " yapıyı belirleme hareketi, aynı zamanda organizmayı öldürür. Şüphesiz, molekül biyologlarının yaşamın moleküler temelini kurarken gösterdikleri gibi, bu son görüş tümüyle yanlıştır. Bu örneği verişimin nedeni, Bohr, kadar akıllı olsanız bile, bilimin ilkelerinin her zamanki uygulama alanları dışına uzatılmasının yüzeysel sonuçlar verebileceğini göstermektir"(Heinz Pagels,Kozmik Kod,Çev:Nezihe Bahar,Sarmal Yay)

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] ERROR: If you can see this, then [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] is down or you don't have Flash installed.

çift yarık deneyi
1803'te ve 1807'de İngiliz Thomas Young ( 1773-1829) ışık dalgalarının girişimini gösteren deney sonuçlarını yayımladı. Deneyinde bir pencere pancurunda bulunan bir delikten gelen ince bir demet halindeki Güneş ışınlarının,bir mukavva parçası üzerindeki iki ince paralel yarık üzerine düşmesini sağladı. Yarıkların ilerisine konulan bir gözetleme ekranı üzerinde saçaklar denilen aydınlık ve karanlık bölgelerin birbirini izlediği bir desen gözledi. Onun bu saçakları gözlemesi ve ışığın bir dalga olrduğu kanısına varması,ona ilk kez ışığın dalga boyunu hesaplama şansını verdi.Bu deneye göre iki yarık özdeş dalgalar gönderen iki ışık kaynağı gibi davranır. Parlak saçaklar bu konuda doğru gelen dalgaların birbirini kuvvetlendirmesinden dolayıdır.

Kuantum kuramının en ilginç deneylerinden birisi çift yarık deneyidir. Bu deneyi ustaların ağzından size sunacağım. Burada ışığın elektron gibi elektronun da ışık gibi davrandığını,ikisinin de aynı ölçüde acayip olduğunu göreceğiz. Bir boncuk gibi düşündüğümüz parçacıkların (örneğin fotonun ve elektronun) aynı anda iki delikten geçtiğini göreceğiz. "Ama nasıl olur,ya şu delikten ya bu delikten geçmiş olmalı. Atladığımız bir şey olmalı. Bir kere daha denesek!.." diyeceksiniz. Her seferinde parçacık aynı anda iki delikten geçecek. Burada "bilimin doğal olmayan doğası" bir kere daha bizi sarsacak. Elektronların tenis toplarına ışığın da su dalgalarına hiç benzemediğini göreceğiz. Doğanın bizim gördüğümüzden daha harikalar yarattığını görerek şaşıracağız. Kim bilir bütün bunlar, bize daha ne kadar çok çalışmamız gerektiğini düşündürür. Dosyamızda iki büyük usta konuyu anlatacak: Richard Feynman ve Roger Penrose.


Çift Yarık Deneyi -1
Olasılık ve Belirsizlik: Kuantum Mekaniği Açısından Doğa

Kuantum fikirleri,sağduyu diyebileceğimiz şeyi tam kalbinden vurur. Bu fikirlerden en önemlisi ünlü "çift yarık" deneyidir. Feynman'ın bu deneyi çözümlemesi,bilimsel açıklama tarihinde bir klasik olmuştur. Kuantum mekaniği açısından doğanın yorumunu, büyük fizikçi Richard Philip Feynman(1918-1988)dan (1965 Nobel)sunuyorum:

“Deneysel gözlem sürecinin geçmişteki aşamalarında veya herhangi bir şeyin bilimsel açıdan gözleminde,olaylara makul bir açıklama getiren şey sezgi olmuştur. Sezgi ise günlük şeylerle ilgili basit deneyimlerimizden kaynaklanır. Gördüklerimizi daha kapsamlı ve tutarlı bir şekilde açıklamaya çalıştıkça,alan genişlemeyip çok daha çeşitli olgularla karşılaştıkça,açıklamalar da basit açıklamalar yerine yasa dediğimiz şeylere dönüşür. Yasaların tuhaf bir özelliği vardır;sağduyudan ve sezgisel olarak apaçık olandan uzaklaşıyor gibi görünüyor. Buna bir örnek olarak görelilik kuramını ele alalım. Önerilen şudur: İki şeyin aynı anda olduğunu düşünüyorsanız,bu sizin kanınızdır;başka birisi olaylardan birinin diğerinden önce olduğu sonucunu çıkarabilir; bu nedenle de “aynı anda olma” durumu, yalnızca subjektif(öznel) bir izlenimdir.”

İşlerin başka türlü olmasını beklemek için bir neden yoktur. Çünkü,günlük yaşamdaki deneyimler çok yavaş hareket eden şeylerle ya da çok özel koşullarla ilgilidir; dolaysıyla doğadaki çok kısıtlı olguları temsil ederler. Doğal olguların ancak çok küçük bir bölümü doğrudan deneyim yoluyla anlaşılabilir. Daha geniş bir bakış açısını ancak hassas ölçümler ve dikkatli denemeler sonucu kazanırız. O zaman da hiç beklenmeyen şeyler görürüz; tahmin edebildiğimizden çok farklı, hayal edebileceğimizden öte şeyler... Hayal gücümüz, sonuna kadar gerilir;kurgu romanlarda olduğu gibi gerçekte varolmayan şeyler hayal etmek değil, varolan şeyleri kavramak için. Konuşmak istediğim konu da budur.


Işık kuramının tarihçesi ile başlayalım.
Önceleri ışığın yağmur gibi, tüfekten atılan mermiler gibi, bir parçacıklar, tanecikler sağanağına benzer şekilde davrandığı varsayılıyordu. Daha ileri araştırmalar sonucunda bunun doğru olmadığı, ışığın gerçekte dalga gibi,örneğin sudaki dalgalar gibi davrandığı ortaya çıktı. Sonra 20. yy’da yeni araştırmalar, ışığın bir çok yönden gerçekten parçacıklar gibi davrandığı izlenimini uyandırdı. Foto-elektrik etkilerle bu parçacıklar sayılabiliyordu-şimdi onlara foton deniliyor. Elektronlar,ilk keşfedildiklerinde tamamen parçacıklar gibi, mermiler gibi davranıyorlardı. Daha sonraki deneyler;örneğin elektron kırınım deneyleri,elektronların dalga gibi davrandığını ortaya koydu. Zaman geçtikçe elektronların nasıl davrandıkları konusunda giderek artan bir şaşkınlık baş gösterdi dalga mı, parçacık mı, parçacık mı dalga mı? Eldeki veriler ikisine de benzediklerine işaret ediyordu.

Gittikçe artan bu kargaşa 1925/1926'da kuantum mekaniği için doğru denklemlerin bulunmasıyla çözüme kavuştu. Elektronların ve ışığın nasıl davrandıklarını artık biliyoruz. Nasıl mı davranıyorlar? Parçacık gibi davrandıklarını söylersem yanlış izlenime yol açmış olurum. Dalga gibi davranışlar dersem yine aynı şey. Onlar kendilerine özgü, benzeri olmayan bir şekilde hareket eder. Teknik olarak buna “kuantum mekaniksel bir davranma biçimi” diyebiliriz. Bu, daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir davranış biçimidir. Daha önce gördüğünüz şeylerle edindiğiniz deneyimler eksiksiz değildir. Çok küçük ölçekteki şeylerin davranışı için söyleyeceğimiz tek şey, onların farklı davrandıklarıdır. Bir atom, bir yay ucuna asılmış sallanan bir ağırlık gibi davranmaz. Küçücük gezegenlerin yörüngeler üzerinde hareket ettikleri minyatür bir güneş sistemi gibi de davranmaz. Çekirdeği saran bir bulut veya sis tabakasına da pek benzemez. Daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir şekilde davranır.

En azından bir basitleştirme yapabiliriz:Elektronlar bir anlamda tıpkı fotonlar gibi davranırlar;ikisi de “acayiptir”,ama aynı şekilde.
Nasıl davrandıklarını algılamak bir hayli hayal gücü gerektirir;çünkü açıklayacağımız şey bildiğiniz her şeyden farklıdır. En azından bu yönüyle,soyut olması ve deneyimlerimizden farklı olması yönüyle,bu ders belki de bu dizinin en zor dersi olacaktır. Bunu önleyebilme olanağım yok. Fizik yasalarının özellikleri hakkında bir dizi konferans verip küçük ölçekteki parçacıkların gerçek davranışlarından söz etmesem işi yarım bırakmış olurum. Bahsedeceğim şey, doğadaki bütün parçacıklara özgü evrensel bir özelliktir. Öyleyse, fizik yasalarının özelliklerini bilmek istiyorsanız, bu özel konunun anlatılması zorunludur. Bu zor olacak. Ancak gerçekte bu zorluk psikolojiktir, kendinize sürekli “ama bu nasıl olabilir” diye sormanın yarattığı sıkıntıdan kaynaklanır. Sorduğunuz bu soru,onu alışılmış bir şeyler cinsinden görmek arzusu gibi dayanılmaz fakat son derece olanaksız bir arzunun dışa vurumudur. Onu alışılmış bir şeye benzeterek açıklayacak değilim;yalnızca açıklayacağım.

Bir zamanlar gazetelerde görelilik teorisinin sadece on iki kişi tarafından anlaşıldığı yazılmıştı. Hiçbir zaman öyle bir dönem olduğunu sanmıyorum. Onu yalnız bir tek kişinin anladığı bir dönem olabilirdi;çünkü daha kaleme almadan önce bu teoriyi fark eden kişiydi o. Ancak onun çalışmasını okuyan birçok kişi görecelik teorisini şu veya bu şekilde anladı;bunların sayısı da kuşkusuz on ikiden çoktu. Buna karşın, kuantum mekaniğini kimsenin anlamadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu nedenle, anlatacaklarımı gerçekten anlamanız gerektiğini düşünerek dersi çok da ciddiye almayın;gevşeyin ve keyfini çıkarın! Size doğanın ne şekilde davrandığını anlatacağım. Onu, bu şekilde davranabileceğini kabul ederseniz,çok sevimli ve büyüleyici bulacaksınız. Eğer yapabilirseniz, kendinizse sürekli “ama bu nasıl olabilir?” diye sormayın;çünkü çabanız boşunadır;şimdiye kadar hiç kimsenin kurtulamadığı bir çıkmaz sokağa girersiniz. Bunun neden böyle olabildiğini kimse bilemiyor.

Şimdi sizlere elektron ve fotonların, kuantum mekaniksel olarak nasıl davrandıklarını anlatacak ve bunu yaparken hem benzetme, hem de karşıtlardan yararlanacağım. Yalnızca benzetmelerden yola çıkarsak başaramayız;açıklayacağımız şeyleri, bildiğimiz şeylere benzeyen ve ters düşen yönleriyle ele almak gerekir. Benzetme ve karşıtlığı, önce parçacıkların davranışı için mermiler sonra dalgaların davranışı için su dalgalarını kullanarak yapacağım. Bunun için özel bir deney düzenleyeceğim. Sizlere önce parçacıklar kullandığımda deneyin nasıl gelişeceğini;sonra da dalgalar için neler olabileceğini;son olarak da sistemde gerçekten elektronlar ve fotonlar olduğu zaman gerçekleşecekleri anlatacağım.

Kuantum mekaniğinin bütün sırlarını içeren bu tek deneyle sizi doğanın tuhaflıkları,gizemleri ve paradoksları ile yüz yüze getireceğim. Kuantum mekaniğinde karşılaşılacak herhangi başka bir durumun “İki delikle yapılan deneyi anımsıyor musunuz? Bu da aynı şey” diyerek açıklanabileceği anlaşılmıştır. Şimdi sizlere iki delikle yapılan deneyi anlatacağım. Deney bu anlaşılmaz şeyin tümünü içeriyor. Hiçbir şeyi atlamayacağım ve size doğayı en zarif ve zor şekliyle, bütün çıplaklığıyla ortaya koyacağım...
Werner Heisenberg( 1901-1976),kuantum mekaniği yasalarını bulduğu zaman,bir şeyin farkına vardı: Keşfettiği yasalar, ancak deneme yetimize,daha önce fark etmediğimiz bazı temel sınırlamalar konulduğu zaman tutarlı oluyorlardı. Başka bir deyişle deneylerde istediğiniz ölçüde hassas olamazsınız.

Heisenberg bir belirsizlik ilkesi öne sürdü. Bizim deneyimiz içeriğinde onu şöyle ifade edebiliriz(Kendisi farklı bir şekilde ifade etti. Ancak,ikisi tamamen denktir; birinden diğerine geçebilirsiniz): “Elektronun hangi delikten geçtiğini saptayan ve aynı zamanda elektronu girişim düzenini yok edecek ölçüde etkilenmeyen bir cihaz yapmak olanaksızdır.” Hiç kimse bunu önleyecek bir yol bulamamıştır. Hepinizin elektronun hangi delikten geçtiğini saptayacak yöntemler keşfetmek için sabırsızlandığımızdan eminim; ancak, bunların her biri dikkatle incelendiğinde bir aksaklık olduğunu göreceksiniz. Elektronu etkilemeden buna başarabileceğinizi düşünebilirsiniz;ama daima bir aksaklık ortaya çıkacaktır ve her zaman eğrilerdeki farklılığa,elektronun hangi delikten geçtiğini saptayan cihazların yol açtığı ortaya çıkacaktır.

Bu, doğanın temel bir özelliğidir ve bize her şey için geçerli olan bir şey anlatır. Eğer yarın yeni bir parçacık,"kaon", keşfedilirse-gerçekte kaon keşfedilmiştir;onu sırf isim vermek için kullandım-ve onun elektronla etkileşimini elektronun hangi delikten geçtiğini bulmak için kullanırsam,bu yeni parçacığın davranışı hakkında,sanırım,önceden bildiğim bir şey vardır: Elektronun hangi delikten geçtiğini saptayabiliyorsam,onun bu işi elektronu etkilemeden,girişim olan bir düzenden girişim olmayan bir düzene değiştirmeden yapabilecek bir özelliğe sahip olamayacağı. Bu nedenle belirsizlik ilkesi bilinmeyen nesnelerin birçok özelliklerini önceden tahmin etmemizi sağlayan, genel bir ilke olarak kullanılabilir. Bu özellikler,benzer şekilde,sınırlıdırlar.

A önermesine dönelim. "Elektronlar ya bir delikten ya da öbüründen geçmeye zorunludurlar".

Bu doğru mu yoksa yanlış mı? Fizikçilerin,tuzağa düşmelerini önleyen bazı yöntemler vardır. Düşünce kurallarını şu şekilde açıklarlar: Bir elektronun hangi delikten geçtiğini saptayabilen bir cihazınız varsa (ve böyle bir cihazınız olabilir) o zaman ya bir delikten ya diğerinden geçtiğini söyleyebilirsiniz;bu mümkündür. Baktığınızda her zaman ya bir delikten ya da öbüründün geçiyordur. Ancak hangi delikten geçtiğini saptayacak bir cihazınız yoksa o zaman onun bu delikten ya da öbür delikten geçtiğini söyleyemezsiniz (bunu söylemeniz her zaman mümkündür;yeter ki düşünmeyi derhal kesin ve bundan hiçbir sonuç çıkarmayın. Fizikçiler şu anda susmayı düşünmemeye yeğliyorlar). Bakmadığınız zaman elektronun ya bu delikten ya öbüründen geçtiğini söylemek hatalı bir öngörü olur. Doğayı yorumlamak istiyorsak üstünde cambaz gibi yürüyeceğimiz mantıksal ip budur.

Sözünü ettiğim bu önerme genel bir önermedir. Eğer bir deney, hangi seçeneğin kullanıldığını belirleyecek şekilde gerçekleşmişse,olgunun gerçekleşme olasılığı farklıdır;her seçeneğin olasılıkları toplamıdır. Yani,girişimi kaybedersiniz.

Yarıkların,bir fotonun her ikisinden aynı anda geçmesini sağlayacak kadar birbirine yakın olmaları gerekmez. Yarıklar birbirinden ne kadar uzak olursa olsun bir kuantum parçacığının 'aynı anda iki yerde' bulunabildiğini anlamak için,iki yarık deneyinden biraz farklı tasarımlanmış bir deney ortamı düşündüm. Daha önce olduğu gibi,tek tek foton yollayan monokromatik bir ışık kaynağımız olsun; fakat bu kez ışığı bir çift ince uzun yarıktan geçirmek yerine,ışık demetini 45 derece açıyla konumlanmış yarı saydam bir aynadan yansıtalım.(Yarı saydam ayna, üzerine düşen ışığın tam yarısını geçirirken,diğer yarısını yansıtan bir aynadır).

Işığın aynaya düşmesiyle fotonun dalga fonksiyonu ikiye ayrılarak,bir bölümü yan tarafa yansıtılır ve geriye kalan bölümü fotonun geliş yönünde ilerlemeye devam eder. Dalga fonksiyonu tıpkı iki yarık deneyinde olduğu gibi yine iki sivri tepe kazanmıştır. Fakat şimdi bu iki tepe noktası birbirinden çok daha geniş bir mesafeyle ayrılmış olup,tepelerden birisi yansıtılan fotonu, diğeri ise iletilen fotonu tanımlar. Üstelik,zaman ilerledikçe,bu sivri tepeler arasındaki uzaklık da artar ve sonsuza gider. Dalga fonksiyonunun iki bölümünün uzaya kaçtığını ve bütün bir yıl beklediğimizi varsayın.

Bu durumda,fotonun dalga fonksiyonunun iki tepe noktası arasında bir ışık yılı uzaklık bulunacaktır. Nasıl oluyorsa,foton kendini birbirinden bir ışık yılından daha uzak iki yerde aynı anda buluyor!Böyle bir tanımı ciddiye almak için neden var mı? Fotonun herhangi bir noktada bulunması için yüzde 50,bir başka noktada bulunması içi yüzde 50 olasılığa sahip olduğunu düşünebilir miyiz? Hayır,düşünemeyiz! ne kadar uzun yol almış olursa olsun foton demetinin iki bölümünün geriye yansımaları olasılığı ve böylece birbirleriyle karşılaşılarak,iki seçeneğe ait olasılıkların içermediği girişim etkilerini yaratmaları olasılığı her zaman vardır.

Işık demetinin her bir bölümünün,ışık demetlerini tekrar başlangıç noktasında biraraya getirecek şekilde konumlanmış,tam yansıtıcı birer aynayla karşılaştıklarını düşünün. Karşılaşma noktasına başka bir yarı saydam ayna yerleştirelim ve bu aynayı bir öncekiyle aynı açıda konumladığımızı varsayalım. Işık doğruları üstüne iki fotosel yerleştirirsek(1 ve 2) ne gözleriz? Fotonun bir yolu izleme olasılığı yüzde 50,öteki yolu izleme olasılığı yüzde 50 olsaydı,detektörlerden birinin fotonu kaydetme olasılığı yüzde 50,diğer detektörün kaydetme olasılığı yüzde 50 olurdu.

Ancak bu hiç de böyle olmuyor. İzlenebilecek iki yol, tamamıyla aynı uzunlukta iseler fotonun,ilk hareket yönü doğrultusundaki 1 Dedektörüne ulaşma olasılığı yüzde 100,diğer 2 dedektörüne ulaşma olasılığı yüzde 0 olur ve kuşkusuz foton 1 dedektörüne çarpacaktır!(Bunu,iki yarık deneyi için biraz önce verdiğimiz sarmal tarifinden yararlanarak anlayabiliriz).
Işık yılıyla ölçülen uzaklıklara dayalı böyle bir deney kuşkusuz yapılmamıştır ama varsayılan sonuçtan hiç de ciddi şekilde kuşku duyulmamaktadır(geleneksel kuantum fizikçilerine göre!). Bir kaç metrelik uzaklıklara dayalı benzer deneyler yapılmıştır ve sonuçlar kuantum mekaniksel öngörülerle gerçekten tam bir uyum içerisindedir(bkz.Wheeler 1983).

Fotonun yarı yansıtıcı bir aynayla ilk ve son karşılaşması arasında fotonun varoluşunun 'gerçekliği' hakkında böyle bir deney bize ne bildirir? Fotonun bir anlamda,aynı anda her iki yolu da gerçekten izlemiş olması kaçınılmaz görünüyor! Çünkü fotonun izlediği iki yoldan birine soğurucu bir ekran yerleştirilse 1veya 2 noktalarına ulaşılması olasılığı eşit olur;fakat her iki yol açık olduğu(ve eşit uzunlukta olduğu) takdirde yalnız 1 noktasına ulaşılabilir. Yollardan birinin kapatılması durumunda yalnız 2 noktasına ulaşılabilir! Her iki yol açıksa foton, 2'ye ulaşmasına izin verilmediğini bir şekilde 'bilir';demek ki her iki yolun var olduğunu aslında bilmektedir. Niels Bohr'un iki ölçme arasında fotona hiç bir somut anlam yüklenemeyeceği görüşü bana,foton durumlarının gerçekliği hakkında aşırı kötümser bir görüş gibi geliyor. Fotonun konumu hakkındaki gerçeği tanımlamamız için kuantum mekaniği bize bir dalga fonksiyonu sunmaktadır ve yarı saydam aynalar arasında fotonun dalga fonksiyonu iki sivri tepeli durumda olup iki tepe noktası arasındaki uzaklık bazen büyük boyutlara ulaşabilmektedir(Kralın Yeni Usu-2,s:129-131)

Şimdi sorunumuz bunun gerçekte nasıl olduğudur. Bunu gerçekleştiren mekanizma nedir? Hiç kimse herhangi bir mekanizma bilmiyor. Hiç kimse size bu olgunun benim anlattıklarımdan daha derinlemesine bir açıklamasını,anlatımını yapamaz. Girişimi yok etmeden elektronun hangi delikten geçtiğini saptamanın olanaksız olduğu gösteren başka deneyler yaparak daha etraflı açıklamalarda bulunanlar,iki delikle girişim deneylerinden daha farklı deneylerden söz edenler çıkabilir. Ancak bunlar, daha iyi kavramanız için yapılan tekrarlardan ibarettir. Daha derin değil,daha geniştirler. Matematik ifade daha kesin biçimlerde verilebilir;onların gerçel( reel) değil,karmaşık sayılar oldukları söylenebilir;veya ana fikirle ilgili olmayan başka birkaç nokta belirtilebilir. Ancak,derin gizem benim anlattığımdan başka bir şey değildir; henüz kimse daha derinlere inememiştir.

Buraya kadar bir elektronun gelme olasılığını hesapladık. Şimdi soru belirli bir elektronun gerçekten nereden geldiğini bulabileceğimiz bir yol olup olmadığıdır. Durum çok karmaşık bir hal aldığında olasılık teorisi kullanmaya,yani olasılıkları hesaplamaya karşı değiliz. Havaya bir zar atıyoruz;çeşitli dirençler,atomlar, bütün karmaşık işler karşısında belirli bir tahmin yapmak için yeterli ayrıntıyı bilmediğimizi kabul ediyoruz;bu nedenle de onun şu yolla veya bu yolla gelme olasılığını hesaplıyoruz. Burada öne sürdüğümüz şey, en derinlerde de olasılık bulunduğu,fiziğin temel yasalarında beklenmeyen şeyler olduğudur.

Gelecekte Bu Sorunu Çözebilecek miyiz?
Işık söndürüldüğünde girişimin elde edileceği bir deney düzenlediğimi varsayalım. Sonra,ışık olduğu zaman bile elektronun hangi delikten geçtiğini bilemeyeceğimi söylüyorum. Bildiğim tek şey, ya bu deliğe ya da öbürüne baktığım. Hangi delikten geçeceğini önceden bilmemi sağlayan bir yol yok. Sözün kısası,gelecek tahmin edilemez. Elde olan herhangi bir bilgiyi kullanarak elektronun hangi delikten geçeceğini veya hangi delikte görüneceğini herhangi bir şekilde bilmek olanaksızdır.

Bunun bir anlamı da şudur: Fizikçinin başlangıçtaki amacı-herkesin varsaydığı gibi- belirli koşullar altında daha sonra ne olacağını tahmin edebilmek için yeterli bilgiye sahip olmak idiyse,artık bundan vazgeçmiş gibidir. İşte koşullar: elektron kaynağı,güçlü ışık kaynağı,iki deliği olan tungsten levha. Şimdi bana elektronu hangi deliğin arkasında göreceğimi söyleyebilir misiniz? Bir teoriye göre,elektronun hangi delikten geçeceğinin bilinememe nedeni,bunun daha önceden,kaynaktaki bazı karmaşık şeylerle önceden belirlenmiş olması,hangi delikten geçeceğine karar veren iç çarklar,iç vitesler bulunmasıdır. Olasılık yarı yarıyadır;tıpkı bir zar gibi rastgele düşer. Fizik henüz tamamlanmış değildir;yeterince eksik bir duruma geldiğinde hangi delikten geçeceğini tahmin edebileceğiz. Buna “gizli değişkenler teorisi” deniliyor. Bu teori doğru olamaz;tahmin yapamama nedenimiz ayrıntılı bilgi eksikliğinden ileri gelmiyor.

Işığı yakmazsam girişimi elde edeceğimi söyledim. Bu girişim olgusunu elde ettiğim koşul var ise onu Delik 1 ve Delik 2’den geçme bağlamında değerlendirmem olanaksızdır; çünkü bu girişim eğrisi çok basit ve diğer iki olasılık eğrisinin katkısı göz önüne alındığında matematiksel olarak çok farklıdır. Eğer ışık yanarken bir elektronun hangi delikten geçeceğini saptama olanağımız olsaydı, o zaman ışığın yanıp yanmaması bir fark yaratmazdı. Kaynakta varolan,gördüğümüz, ve bize onun Delik 1 veya Delik 2’den geçeceğini söylememize olanak veren çarkları ışık yokken elektronun hangi delikten geçtiğini söyleyebilirdik. Bunu yapabilseydik elde edeceğimiz eğri Delik 1’den ve Delik 2'den geçenlerin toplamı olarak ifade edilebilirdi;ama edilemiyor. Demek ki ışık açık olsun olmasın, deneyin ışıksız ortamda girişim oluşturacak şekilde düzenlendiği herhangi bir durumda,elektronun hangi delikten geçeceğine dair önceden bilgi sahibi olmak olanaksız olmalıdır. Doğanın yapısında olasılık varmış gibi görünmesi bizim iç çarklar,iç karışıklıklar konusundaki bilgisizliğimizden kaynaklanmıyor. Bu sanki doğanın iç yapısında varolan bir şey.

Birisi bunu şöyle ifade etmişti: “elektronun ne yönde gideceğini doğanın kendisi bile bilmiyor.”

Bir zamanlar bir filozof “Bilimin varolabilmesi için benzer koşulların benzer sonuçlara yol açması gereklidir” demişti. İyi ama açmıyorlar. Her seferinde aynı koşullarla durumu belirliyorsunuz ve elektronu hangi delik arkasında göreceğinizi kestiremiyorsunuz. Ancak benzer koşulların her zaman benzer sonuçlar vermemesine karşın,bilim varlığını sürdürüyor. Ne olacağını önceden tam olarak bilememek bizi mutsuz yapıyor. İnsanın bilmesinin zorunlu olduğu çok tehlikeli ve ciddi durumlar olabilir;ama yine de bunları önceden bilemiyorsunuz. Örneğin bir fotoelektrik pil ve tek bir elektronun geçebileceği bir düzen kurabiliriz- kurmasak daha iyi olur,ama kurabiliriz. Eğer elektronu Delik 1’in arkasından görürsek atom bombasını harekete geçirip Üçüncü Dünya Savaşı'nın başlatabiliriz. Ama eğer onu Delik 2’nin arkasında görürsek barış antenleri çıkıp savaşı bir süre erteleyecektir. O zaman, bilim ne denli ilerlese de,insanın geleceği,önceden kestiremeyeceği bir şeye bağımlı olacaktır. Gelecek, önceden bilinemez.

“Bilimin varolması için” gerekli olan şeyler,doğanın özellikleri,tantanalı ön-koşullarla belirlenmezler;onlar, daima üstünde çalıştığımız maddeyle,doğanın bizzat kendisiyle belirlenir. Bakarız ve ne bulduğumuzu görürüz. Ama ne olacağını önceden isabetle söyleyemeyiz. Akla en uygun olanaklar çoğunlukla doğru çıkmaz. Bilim ilerleyecekse,gerekli olan şey deney yapmak, sonuçları dürüstçe açıklamak-sonuçlar,birisi onların nasıl olmalarını arzu ettiğini söylemeden önce açıklanmalıdır ve son olarak da sonuçları yorumlayacak zekaya sahip olmaktır. Bu zeka konusunda önemli olan bir nokta,sonuçların ne olması gerektiği hakkında önceden çok güvenli olmamaktır. Önyargılı olunabilir ve “ bu olamaz,bunu beğenmedim” denebilir. Önyargılı olmak kesin olarak emin olmaktan farklıdır. Kesin ön yargılı olmayı değil, yalnızca eğilimi kastediyorum. Sadece eğiliminiz varsa fark etmez;çünkü, eğiliminiz yanlışsa art arda gelen deney sonuçları durmadan canınızı sıkar ve sonunda onları artık göz ardı edemezsiniz. Ancak önceden bilimin sahip olması gereken bir önkoşuldan çok kesin olarak emin iseniz sonuçları göz ardı edebilirsiniz. Gerçekte bilimin varolabilmesi için bizim filozofumuzunki gibi doğaya yerine getirmesi gereken ön koşullar ileri sürmeyen beyinlere gerek vardır.
(R.Feynman, Fİzik Yasaları Üzerine,TÜBİTAK yay, s: 148-174 )


Çift Yarık Deneyi-2
Çift yarık deneyi,kuantum kuramının en ilginç deneylerinden birini oluşturur. Şimdi bu ilginç konuyu bir büyük ustadan dinleyelim.

Anlatan: Roger Penrose Şimdi izin verirseniz biraz da kuantum mekaniğinin ne olduğundan söz etmek istiyorum. Ünlü çift yarık deneyini anlatalım. Kuantum mekaniğine göre ışık foton adı verilen parçacıklardan oluşmaktadır. Tek renkli bir ışığın fotonlarını tek tek gönderebilen bir ışık kaynağının önüne çift yarıklı bir levha konuyor. Çift yarığın ardında da bir ekran var. Fotonlar ekrana ayrık birer olay olarak ulaşmakta ve sanki sıradan parçacıklarmışçasına ayrı ayrı saptanabilmektedirler. Kuantum davranışındaki gariplik ise şu noktada ortaya çıkmaktadır: İki delikten birini açtığımızda fotonları beklediğimiz bölgelerde bulabiliyoruz. Fakat iki yarığı da aynı anda açık tutarak fotonları yollarsak fotonları tek yarık açıkken bulduğum bölgelerde bulamıyorum.”Fotonun yapmayı seçebileceği iki olası şey her nasılsa birbirini götürmektedir. Bu tarz bir davranışa klasik fizikte rastlamak mümkün değildir. Ya birisi olmaktadır ya öbürü; olması mümkün olan (önünde bir engel bulunmayan) iki olası şeyin ikisini de aynı anda elde edememektesiniz,çünkü bir birlerini yok etmek için her nasılsa birbirlerine tuzak kurmaktadırlar.

Kuantum kuramına göre bu deneyin sonucunu şu şekilde açıklamaktayız: Foton, kaynakla ekran arasında seyir halindeyken içinde bulunduğu kuantum hali, yarıkların birinden ya da diğerinden geçmesiyle belirlenen durum değil, daha çok ikisinin karmaşık sayılardan oluşan çarpanlarla oranlanan gizemli bir birleşimidir....

Buna göre her iki seçeneğin de önlerindeki çarpanların karmaşık sayı olması önemlidir. Birbirini götürmelerinin meydana gelmesinin nedeni budur. Belki fotonun davranışını seçeneklerden birini ya da diğerini yapma olasılığı cinsinden açıklayabileceğiniz,bu yüzden W ve Z çarpanlarının reel sayılardan oluşan olasılık çarpanları olması gerektiğini düşünebilirsiniz. Ancak bu yorum doğru değildir. Çünkü W ve Z karmaşıktır. Kuantum mekaniğine göre bu önemli bir noktadır. Kuantum parçacıklarının doğasındaki dalga özelliğini,seçeneklere ait " olasılık dalgaları" cinsinden açıklayamazsınız. Bunlar seçeneklere ait karmaşık dalgalardır. Buna göre karmaşık sayılar hem eksi bir sayının karekökünü, hem de bildiğimiz reel sayıları içeren sayılardır. Genel olarak karmaşık sayı, sadece gerçel(reel) sayılarla sadece sanal ( imajiner) sayıların bir birleşimidir;örneğin 2+3 kare kök(-1)=2+3i.. Kuantum kuramının temellerinin inşasında bu sayıların da işin içine girmiş olması,insanların zihninde,bu kuramın soyut ve anlaşılmaz türden bir şey olduğu kanaatinin uyanmasına yol açmaktadır. Halbuki karmaşık sayıları bir kez benimsediğinizde,hele bir de Argand diyagramından yararlanarak türlü işlemler yapmaya da alıştıysanız,artık sizin için hayli somut nesneler durumuna gelmektedirler. Böylelikle siz de eskisi kadar aldırış etmemeyi öğrenmiş olursunuz.

Ne var ki kuantum kuramı,karmaşık sayılardan oluşan çarpanlarla oranlanan kuantum hallerinin üst üste binmesinden ibaret değildir. Şu ana dek yalnızca U ile gösterdiğim kurallar bütününün uygulandığı kuantum seviyesinde kaldık. Bu seviyede sistemin hali,mümkün olan bütün seçeneklerin karmaşık çarpanlarla oranlanarak üst üste binmesinden meydana gelmiştir. Kuantum halinin zaman içendeki gelişimi üniter gelişim (ya da Schrödinger gelişimi) adıyla bilinir ki,U ile temsil edilmeye çalışılan asıl şey de budur. U’nun önemli bir özelliği lineer olmasıdır. Yani iki halin üst üste binmiş hali daima, zamana göre sabit karmaşık çarpanlarla oranlı olarak üst üste binmeleri şartıyla,aynen iki halden her birinin gelişimi gibi gelişmektedir. Söz konusu lineerlik Schrödinger Denklemi’nin en başta gelen özelliğidir. Kuantum seviyesinde,karmaşık çarpanlarla oranlanarak üst üste binme durumu daima mevcuttur.

Öte yandan bu olayı klasik seviyede büyüttüğünüzde bütün kuralları değiştirmiş olursunuz. Klasik seviyeye büyütmekten kastım,üstteki U seviyesinden alttaki C seviyesine geçiştir. Söz gelimi ekranda beliren bir noktayı gözlemlemekle yaptığımız şey, fiziksel olarak böyle bir duruma karşılık gelmektedir. Küçük ölçekte meydana gelen bir olay,klasik seviyede gerçek olarak gözlenebilecek daha büyük ölçekli bir olay meydana getirmek üzere fitili ateşlemektedir. Starndart kuantum kuramıyla çalışanlar bu noktada,tombaladan çıkarırcasına,kimsenin pek fazla sözünü etmek istemediği bir şey ortaya atarlar. Bu şey dalga fonksiyonunun çökmesi veya hal vektörünün indirgenmesi olarak bilinir. Bu yönteme karşılık olarak R harfini kullandım. Bu noktada yaptığımız şey üniter gelişimle ilgili olarak yapılandan tamamıyla farklıdır.İki seçeneğin üst üste bindirilmesi amacıyla iki karmaşık sayıya bakar ve modüllerinin karesini alırsınız; yani Argand düzleminde her iki noktanın merkez noktasına olan uzaklıklarının karesini hesaplarsınız. Böylece kareleri alınan bu iki modül, iki seçeneğe ait olasılıkların oranını verir. Ancak bu yol, yalnızca “bir ölçüm yapmanız”,bir başka deyişle,”bir gözlem yapmanız” durumunda geçerlidir. Burada izlenen yol,olayın U seviyesinden C seviyesine büyütülmesi olarak düşünülebilir. şte bu aşamada kuralları değiştirmiş olursunuz. Artık lineer tarzda üst üste binmeler geçerli değildir. Bir de bakmışsınız,bu modüllerin karelerinin oranı size vere vere olasılıkları vermiştir. Belirlenmezciliği işin içine bulaştırdığınız tek yer işte bu U seviyesinden C seviyesine geçiş aşamasıdır. Yani belirlenemezcilik R ile birlikte devreye girmektedir. U seviyesinde kalındığı sürece her şey belirlenircidir. Kuantum mekaniği yalnızca,”ölçüm yapma” denilen işlemi gerçekleştirmeniz durumunda belirlenmezci bir hal alır.

Standart kuantum mekaniği kapsamında işler işte bu sistem dahilinde yürümektedir. Temel sayılan bir kuram için bu, bir hayli tuhaf bir sistemdir. Eğer daha temel seviyede başka bir kuramı hedef alan bir yaklaşıklık hesabından ibaret olsaydı, böylesi belki daha çok akla yatardı. Oysa bu melez yöntem bütün uzmanlarca zaten başlı başına temel bir kuram olarak görülmektedir!

Şimdi yeniden karmaşık sayılara dönelim. İlk bakışta insana boş boş oturan soyut şeylermiş gibi gözükseler de,modüllerinin karelerini alır almaz olasılık değerine dönüştüklerini görürsünüz. Aslına bakılırsa çoğu kez sağlam bir geometrik yapıları vardır. Anlamlarına daha iyi vakıf olabilmeniz için size bir örnek vermek istiyorum.

Ancak önce kuantum mekaniği hakkında birkaç şeyi daha hatırlatacağım. Dirac parantezleri adıyla bilinen şu acayip görünüşlü ünlü parantezleri kullanacağım. Bu parantezler,sistemin halini belirtmek için basit birer gösterimdir. IA> gösterimini kullanmakla,sistemin A ile belirtilen kuantum halinde olduğunu anlatmaya çalışmaktayım. Yani parantez içindeki ifade kuantum halinin bir gösteriminden ibarettir. Çoğu zaman sistemin tümünün kuantum mekaniksel hali Psi ile gösterilir. Bu, sistemin diğer hallerinin bir üst üste binmesidir... Kuantum mekaniğinde sayıların kendi büyüklükleriyle,oranlarıyla ilgilendiğimiz kadar ilgilenmiyoruz.

Kuantum mekaniğinde şöyle bir kural vardır: Kuantum halini bir karmaşık sayıyla çarpmanız (bu karmaşık sayı sıfır olmadığı sürece) fiziksel açıdan durumu değiştirmeyecektir. Bir başka deyişle,bizin için fiziksel açıdan doğrudan anlamı olan tek şey bu karmaşık sayıların oranıdır. R işin içine girdiğinde peşin olduğumuz şey olasılıklardır,bu amaçla modüllerin karelerinin oranına ihtiyacımız vardır. Ama kuantum seviyesinde kalsak ve bu karmaşık sayıların modüllerini hesaplamasak dahi,oranlarına belli bir anlam yükleyebiliriz. Riman küresi,karmaşık sayıları bir küre üzerinde temsil etmenin bir yoludur. Daha doğrusu burada sadece karmaşık sayıların kendileriyle değil, oranlarıyla da ilgilenmekteyiz. Oranlar söz konusu olduğunda dikkatli olmak zorundayız. Çünkü paydadaki sayı sıfır olduğunda oran sonsuzlaşır. O yüzden biz bu sonsuzluk durumunu da göz önüne almak zorundayız. Sonsuzluk durumuyla birlikte bütün karmaşık sayıları,bu yakışıklı izdüşüm yardımıyla bir küre üzerine yerleştirebiliriz. Burada Argand düzlemi,küreyi kürenin ekvatoru konumunda bulunan birim çember seviyesinde kesen ekvator düzlemidir. Hiç kuşkusuz,ekvator düzlemi üzerinde bulunan her noktayı,kürenin güney kutbuna göre izdüşüm alarak Riemann küresi üzerine izdüşümleyebiliriz. Bu izdüşüm işlemi sonucunda Riemann küresinin güney kutbu,diyagramdan da anlaşılabileceği gibi,Argand düzlemine göre ‘sonsuza karşılık gelen nokta’dır.

Eğer bir kuantum sisteminin seçenek olarak iki hali varsa,bu ikisini birleştirmek suretiyle oluşturulabilecek değişik haller bir küre ile betimlenir. Bu aşamada bu soyut bir küredir. Ancak onu gerçek anlamda görebildiğiniz kimi durumlar da yok değildir. Aşağıdaki örnek benim çok sevdiğim bir örnektir. Şayet elimizde elektron,proton veya nötron gibi spin-1/2 parçacığı varsa,bunun kuantum spin hallerinin türlü bileşimlerini geometrik olarak canlandırabiliriz. Spin-1/2 parçacıkları iki farklı spin halinden birisinde bulunabilirler Bunlardan birisi dönme vektörünün yukarı doğru,öteki aşağı doğru olduğu hallerdir.(s: 81) Bu spin hallerinin türlü bileşimleri bir başka eksen etrafında dönme durumuna karşılık gelir. Eğer bu eksen yerini öğrenmek isterseniz,w ve z karmaşık sayılarının oranını alırsınız ki bu da size u= z/w gibi bir başka karmaşık sayı verir. Bu yeni u sayısını Riemann küresi üzerine yerleştirdiğinizde,bu karmaşık sayının merkezden itibaren işaret ettiği yön,size spin ekseninin yönünü verir.

Görüyorsunuz ki, kuantum mekaniğinde karşımıza çıkan karmaşık sayılar, ilk bakışta göründükleri kadar soyut şeyler değillerdir. Kimi zaman bulup çıkarması zor olsa da aslında oldukça somut anlamları vardır. Örneğin bir spin-1/2 parçacığı için taşıdıkları anlam apaçık kendini göstermektedir.
Spinli parçacıklara ilişkin olarak yapılan bu inceleme, aslında bize başka bir şey anlatmaktadır: Aşağı spin ve yukarı spin hallerinde bir keramet yoktur. Canımın istediği ekseni sola sağa öne veya arkaya seçmekte serbestim;hiçbir şey değişmeyecektir. Demek oluyor ki (seçilen iki spin hali birbirine zıt yönlü olduğu sürece)hangi iki halle işe başladığımızın önemi yoktur. Kuantum mekaniğinde işleyen kurallara göre hangi spin haline adım atarsanız atın, ilk ikisi kadar geçerlidir. Bu örneğin anlatmaya çalıştığı şey budur.(EPR Deneyi)

Roger Penrose, Büyük, Küçük ve İnsan Zihni, Sarmal Y s: 35-82
Roger Penrose, Kralın Yeni Usu-2,Fiziğin Gizemi,TÜBİTAK yayınları,s:103-115

Kaynak: [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-12-2009, 23:45   #9
Kullanıcı Profili
Kıdemli Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.395
Konular: 2201
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1918
Thanked 1530 Times in 882 Posts
IM
Standart

 
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] ERROR: If you can see this, then [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] is down or you don't have Flash installed.

. . . Birinin aydınlatılması ile olur. Kuantum mekaniği fiziksel varlığı olmayan özgürlük olgusuna izin verir... insan doğasına dokunması için. Kuantum fiziği, Kısa ve öz olarak Bir an durup kendinize son gözlemcinin gözünden baktınız mı?

Ben düşündüğümden daha fazlasıyım.
Bundan daha fazla da olabilirim.
Çevremi etkileyebilirim,
İnsanları, Uzayın kendisini etkileyebilirim.
Geleceği etkileyebilirim.
Bütün bunlardan sorumluyum.
Ben ve etraf ayrı değiliz.
Hepsi tekin parçası.
Hepsiyle bağlantılıyım.
Yalnız değilim.

Evrenin bu birbirine bağlılığı...
Hepimizin birbirine bağlılığından ve evrenle bağlantımızdan ileri geliyor temel seviyede...
Maneviyat için yerli yerinde bir tanım bence.

Buradaki amacımız benim inancıma göre...
İsteyerek kabiliyetlerimizi geliştirmek...
ve nasıl etkili yaratıcılar oluruz onu öğrenmek.

Biz burada yaratıcılarız.
Boşluğu fikirlerle ve düşünce konaklarıyla doldurmak için buradayız.
Bu hayattan bir şeyler yapmak için buradayız.

Kuantumu fark etmek, gerçekten seçimimiz olan yeri fark etmek...
zihni fark etmek için. Bakış açısının değişimi...
Birinin aydınlatılması ile olur.

Kuantum mekaniği fiziksel varlığı olmayan özgürlük olgusuna izin verir...
insan doğasına dokunması için.

Kuantum fiziği,
Kısa ve öz olarak söylersek...
Olasılıkların fiziğidir.

Esas itibariyle şu soruyu ortaya çıkarır;
kimin olasılıkları...
ve kim seçiyor bu olasılıklar arasından...
Deneyimin gerçek olayını bize vermek için.
Mantıklı ve anlamlı tek cevap...
her şeyin temeli olan bilinç.

Bilgiyi kovalamalıyız...
Bağımlılıklarımızın müdahalesi olmadan...
ve eğer bunu yapabilirsek,
Gerçek olarak bilgiyi ortaya koyarız...
ve vücutlarımız bunu tecrübe eder,
Yeni yollar, yeni kimyalarla,

Yeni hologramlarda...
Düşüncenin başka yerlerinde...
Vahşi rüyalarımızın ötesinde.

Hepimiz bir gün avatarların
((dönüşüm. değişim. serüven.
Hintçede insan vücudunun yeniden doğması.
gerçek benlik
avatarın yansıması dış dünyadaki temsilcilerdir))
seviyesine ulaşacağız...
tarihte okuduğumuz gibi—
Buda ve İsa.

Cennetin krallığına hoş geldiniz...
yargılama olmadan,nefret olmadan...
imtihan olmadan,hiçbir şey olmadan.

Bu gerçekliğe gerçek demeye izin verdik...
Hayal gücüyle...
Hareketsizliği kırmak için,
Kaostan çıkmak için
ve onu biçiminde tutmak için
ona madde diyoruz.

Etkileri nasıl ölçebiliriz?
Hayatımızı yaşamaya başlıyoruz ve sonra hayatımızın bir yerinde...
bir şey değişiyor.
Eğer değişiyorsa, hayatımızın bilim adamları oluyoruz...
neden burada olduğumuzun nedeni de bu zaten.

Görünen değerine göre almayın.
Deneyin ve doğruluğunu görün.


Ramtha
Ramtha Aydınlanma Okulu Baş Öğretmeni

Dr. William Tiller
Madde Bilimi ve Mühendislik Emekli Prefesörü
Stanford Üniversitesi

Stuart Hameroff
Anesteziyoloji ve Psikoloji Profesörü
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-12-2009, 23:46   #10
Kullanıcı Profili
Kıdemli Üye
 
melek5810 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
özgürlük ateşimelek5810
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Eki 2009
Üye No: 6
Mesajlar: 4.395
Konular: 2201
Teşekkür Grafikleri
Thanks: 1918
Thanked 1530 Times in 882 Posts
IM
Standart

 
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] ERROR: If you can see this, then [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...] is down or you don't have Flash installed.


deneyime...

Kafasını topladığı zaman ve bir şey istediği zaman ulaşır.

Bu kuantum fiziğinin hareketidir.

Gerçeği ortaya koyar. Tam etkili gözlemcidir.

Bilincin etrafındakileri etkiler Ne istediğimizi formüle etmemiz gerekiyor,
Ona konsantre olmamız...

Ona odaklanmamız ve onun farkında olmamız gerekiyor...


o zaman izimizi kaybederiz.

Zamanın izini kaybederiz.
Kimliğimizin izini kaybederiz.

Bu deneyimle içli dışlı olduğumuz zaman...


İzimizi kaybederiz, zamanın izini kaybederiz...

O resim gerçek olan tek resimdir. Herkes bu deneyime...

Kafasını topladığı zaman ve bir şey istediği zaman ulaşır.

Bu kuantum fiziğinin hareketidir.


Gerçeği ortaya koyar.


Tam etkili gözlemcidir.


Bilincin etrafındakileri etkiler.

Maddesel özellikleri etkiler.

Geleceğini etkiler.

Geleceğini yaratıyorsun.


Dikkat ettiğinin bir işaretini gönder.

Benim yarattığım şeylerden herhangi birine...

ve onları tahmin edemeyeceğim bir hale sok...

Böylece ben de bu şeyleri tecrübe ederek kabiliyetime şaşırayım...


ve bunu öyle bir yap ki, bunun senden geldiğine dair en ufak bir şüphem olmasın...
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin TIKLAYINIZ...]

melek5810 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
dİl, gÖrÜŞler, kavramlar, terİmler, ÜstÜne


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Susmak Üstüne / Esin Ardıç Eylem Güzelim Kültür Sanat Bölümü 1 27-09-2011 15:33
Eşitsizlik Üstüne ÖZEL MÜLKİYET meleni_deniz Özlü Sözler 0 20-08-2011 22:26
Genel KAVRAMLAR... Ekim38 Kavramlar - Sözlük 0 31-01-2010 14:27
Sosyolojİ İle İlgİlİ kavramlar melek5810 Siyaset Felsefesi 0 28-11-2009 00:22


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 07:59.
 
ÖZGÜRLÜKATEŞİ.NET Forum Kategori Arşiv Görünümü
3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 58, 59, 270, 70, 71, 72, 73, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 168, 169, 170, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 183, 184, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 244, 245, 246, 248, 250, 251, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 262, 272, 273, 274, 275, 293, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 284, 288, 287, 289, 290, 291, 292, 294, 297, 295, 296, 298, 299, 300, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 58, 59, 270, 70, 71, 72, 73, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 168, 169, 170, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 183, 184, 186, 187, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241, 242, 243, 244, 245, 246, 248, 250, 251, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 262, 272, 273, 274, 275, 293, 276, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 284, 288, 287, 289, 290, 291, 292, 294, 297, 295, 296, 298, 299, 300,

Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan "yer sağlayıcı" olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz "uyar ve kaldır" prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, info@ozgurlukatesi.net mail adresinden bize ulaşabilirler. Buraya ulaşan talep ve şikayetler Hukuk Müşavirimiz tarafından incelenecek, şikayet yerinde görüldüğü takdirde ihlal olduğu düşünülen içerikler sitemizden kaldırılacaktır.
Yasal Uyarı
www.ozgurlukatesi.net / com aracılığı ile indirmiş olduğunuz dosyalar, her sanatçının kendi isimleri ile tescil edilmiş eserlerin dijital kopyalarıdır! Bu dosyalar size tanıtım amaçlı sunulmaktadır! Müzik dosyalarını bilgisayarınızdan 24 saatten fazla tutmanız T.C. yasalarına göre suç sayılır! Bu tür yasal işlemlerde www.ozgurlukatesi.net / com ve hosting şirketimiz bu duyurunun yayınlanmasını takiben sorumluluk kabul etmeyecektir!